Ruşen Alkar: Kürtçe müziğin sesi doğduğu topraklarda bile kısık

Kürtçe müziğin başarılı temsilcilerinden Ruşen Alkar, yeni albüm hazırlıkları sürerken Gazete Duvar’a konuştu. Müziğini Güneydoğu’da dinleyicisiyle buluşturmanın zorluğundan yakınan Alkar, “Doğup büyüdüğün coğrafyada konser vermekte zorlanmak çok saçma bir durum. Bu müziği dinleyen kitle zaten yorgun. Sen umut oluyorsun bir noktada ama senin de mücadelen çok bireysel düzeyde kaldığı için ‘Ne zaman yorulacağım’ der gibi yürüyorsun…” diye konuştu.

O, yedi çocuklu bir ailenin üçüncüsü olarak Diyarbakır’ın bir köyünde dünyaya geldi. İlk, orta ve lise eğitimini Diyarbakır’da tamamladı. Ailesiyle ciddi çatışmalar yaşamasına rağmen olağanüstü hal şartlarında tiyatro, şiir, konser gibi hiçbir kültür sanat etkinliğinden geri kalmadı. Ve tüm baskılara rağmen içindeki müzik aşkından ödün vermeden bugünlere geldi. Hayatının her döneminde notalarla iç içeydi. Fakat biz Ruşen Alkar ismini 2015 yılında duyduk. Alkar, Sebr/ Sabır albümüyle profesyonel müzik yaşamına adım atmış oldu. Kuvvetli ve kendinden emin bir adım. Kürtçe/Türkçe sözlerle müzik yapan Alkar’ın dili olduğu kadar tarzı da bir o kadar iddialı. Kürtçe halk ezgileri, rock, caz ve funk ile buluşarak Alkar’ın hüznü çağrıştıran sesinden dinleyiciye geçiyor. Şimdilerde ikinci albümünün hazırlığını yapan Alkar ile müzik serüvenini konuştuk.

Ruşen Alkar

Bir önceki albüm olan Sebr’den nasıl dönüşler aldınız?

Benim açımdan İstanbul’a gelme süreciyle birlikte o albümü yapıyor olmanın iştahıyla hayatımda yeni bir kapı açıldı. Ben burada çok güzel müzisyenlerle temasa geçmiş olmanın deneyimini yaşadım. Sebr süreç olarak zor bir zamana denk geldi ama dirayet göstererek bol bol konser verdim, konser mekanlarını keşfettim. Müzikal arayış anlamında öğretici ve geliştirici bir süreçti. Bir taraftan da bu albüm müzikal olarak kendi içimdeki arayışın belli bir noktasına getirdi beni.

Bu arayış sizi nasıl bir noktaya getirdi?

Üretkenlik iniş çıkışları olan bir süreç olduğundan yaptığın şeyin tadı, kıvamı değişiyor. Dinlediğin müzikle ve içindeki yolculukla birlikte sözlerin ve melodi anlayışın değişiyor. Doğal olarak yeni bir basamağa çıkıyorsun aslında. Kendini tanımak ve müziğe tutunma biçimini itibariyle daha olgun bir evreye geçtiğimi söyleyebilirim.

Sebr’de şarkı sözlerini İngilizce, Kürtçe ve Türkçe açıklamalarıyla birlikte yazmıştınız. Bu bir noktada müziğin evrensel boyutuna dokunuyor. Yeni albümde de bu şekilde mi olacak?

Şarkılarımın, müzikal ve söylemsel olarak evrensel bir duruşa sahip olduğuna inanıyorum. Albümün kitle olarak iki ayağı var zaten. Kürtçe, Türkçe dinleyenler var. Albümün yüzü, müzikal olarak Batı’ya dönük. Birbirimizi anlama kanallarımızı mümkün olduğu kadar açık tutmak için bunu tercih ettim. Bir sonraki albümde yine olacak aynı şey.

Doğu batı harmanı son dönemde batı da da yapılmaya başlandı. Bu birleşimi nasıl açıklarsınız?

Bu iç içe geçiş halinden zengin bir ses dünyası çıkıyor bence. Her topluluğun kendine has bir dokusu var, ki bu doku da büyük oranda komşu kültürlerden etkilenmiş. Ortak acı ve mutluluklardan farklı sesler üretmiş insan. Dolayısıyla iki nehrin aynı noktada buluşup birbirine karışması kadar doğal bir harman çıkıyor. Batı’nın Doğu müziğini merak etmesi oryantalist bir meraktan gelişmiş olabilir. Ama dinlemekten çok keyif aldığım popüler ya da virtiöziteye dayalı çok başarılı sentezler var…

Işıl Çalışkan ve Ruşen Alkar

‘YAŞADIĞIM DÜNYAYI ELEŞTİRİYORUM’

Yaptığınız müziğin popüler olduğunu düşünüyor musunuz?

Teorik olarak, evet. Rock müzik de popüler müziğin bir alt türüdür. Dünyada popüler müziğin benim de hayranlık duyduğum çok iyi örnekleri var elbette. Ama bu müzik anlayışında, “az emek eşittir çok para” mantığı hâkim genelde. Yaşadığım dünyayı eleştiren ve kendi özgünlüğünü önemseyen bir yanı var müziğimin. Daha çok insana ulaşmak arzusu var ama kendinden kolaylıkla ödün verecek bir müzik değil yaptığım…

‘İRAN, IRAK GİBİ YERLERDEN DİNLEYİCİLERİM VAR’

Bir önceki röportajımızda dünyanın her yerinde geçerli olan müziğin pop ve İngilizce olduğunu söylemiştiniz. Peki Kürtçe sözlere yurtdışından ilgi nasıl?

Bence dünya piyasasında müziğin dili çok belirleyici değil. Orada da yine iki mantık var. Pazarlanabilir müzik ya da ana akımın dışında, bağımsız müzik. Her zaman olduğu gibi ana akım müzikte daha çok kapital var. Muhalif olan müziğin finansmanı daha zor. Yurtdışında yaşayan Türkler ya da Kürtler var. Benimle İngiltere, Amerika, İran, Irak gibi ülkelerden iletişime geçenler var. “Burada dinleniyorsun neden buralara gelmiyorsun?” diye soruyorlar.

Peki Kürtçe müziğin Türkiye’deki dönüşleri nasıl?

Gerçekten cesaret gerektiriyor. Çok politize olmuş bir alan. Güneydoğu’ya bağımsız olarak çalışan birkaç organizasyon şirketi var. Onlarla gidiyorsun veya kendin organize ediyorsun konserlerini. Doğup büyüdüğün coğrafyanda konser vermekte zorlanmak çok saçma bir durum. Zaten Anadolu’nun farklı yerlerine çağrılma ihtimali hiç yok. İstanbul biraz daha bağımsız bir alan ama burada da dilden ötürü çalamadığın yerler var. Mekanlar risk almak istemiyor. Bu müziği dinleyen kitle zaten yorgun. Sen umut oluyorsun bir noktada ama senin de mücadelen çok bireysel düzeyde kaldığı için ben ne zaman yorulacağım der gibi yürüyorsun…

‘KURUMSAL DÜZEYDE GÖRÜNMEZ OLMAK RAHATSIZ EDİCİ’

Kendi kitleniz tarafından yeterince destek görmediğinizi düşünüyorsunuz musunuz?

Bireysel düzeyde değil. Ama kurumsal olarak, evet… Müziğimi dinlemeye değer bulan insanların yorgun olmak için maddi, manevi bir dolu haklı gerekçeleri var. Ama kurumsal düzeyde bu kadar görünmez olmak rahatsız edici. Hem Türkiye hem de diasporadaki sanat kurumlarından, konser mekanlarından ve festival topluluklarından bahsediyorum. Yenilikçi üretimlere sahne açarak onlara bir tutunma alanı yaratmak bu tarz oluşumların/ kurumların varlık sebebidir diye düşünmekteyim. Umarım bu kafa karışıklığı aşılır.

Yeni albüm hazırlıkları ne aşamada?

Eylül ayında kayda giriyoruz. Şu an finansman ve takvimi oturtmaya yönelik bir mesaimiz var. Albümün hayata geçirilmesinde bize inanan insanların desteğini almak çok önemli. Birlik olma halinde, gücümüz yettiğince, bize umut veren çalışmalara destek olmalıyız… Böylesi bizim için daha anlamlı. Cansun Küçüktürk’ün ev stüdyosunda demo kayıtlarımızı tamamladık. Kasım, en geç Aralık’ta ikinci albümü dinleyiciyle buluşturmayı planlıyoruz.

Albümün konsepti nasıl olacak?

Albüm, Türkçe, Kürtçe bestelerimin yanında yine birkaç halk şarkısı düzenlemesi içeriyor. Besteci ve aranjör Şevket Akıncı prodüktörlüğünde çalışıyoruz. Ayşe Tütüncü, Cem Aksel, Onur Duygulu, Yıldırım Yalçınkaya albümün asıl kadrosunu oluşturuyor. Yine içimdeki öfke ve hüznü yansıttığım bir albüm olacak. Rock temelli fakat, stilistik yelpazesi oldukça geniş, maceracı ve deneysel unsurları kattığımız bir konsept inşa ediyoruz…

‘YAŞAMASI ZOR BİR COĞRAFYADAYIZ’

Bir önceki albümde de öfke ve hüznü müziğinize yansıtmıştınız. Bu durumun yaşadığınız coğrafyayla nasıl bir etkileşimi var?

Ben aslında kendimi bu topluma entegre olmuş gibi hissetmiyorum. Ötekilik hallerinden birine ve birkaçına sahip olmak da sürekli bir savunma hali getiriyor. Çünkü varlığını hiçleyen bir argüman var toplumda. Çocuk ve hayvan suistimalinin sıradanlaştığı, belli bir hassasiyetlere sahip insanlar yaşaması zor bir coğrafya burası. Duyarsızlaşmayı beceren biri değilim. Nasır tutamıyorum. Sonuç olarak, mermer bir zeminde kayan bir buz parçası gibiyim. Yerleşmek için bir yuva ararken eridiğimi hissediyorum. Bunu da sanatla dışa vurmak yapabileceğimiz en onarıcı ve barışçıl tavır…

Bir konuşmanızda “İşi sanat üretmek olan her insanın olması gerektiği gibi, ben de günümüz Türkiye’sinin içinde bulunduğu sanatsal kısırlıktan alnım ak çıkmaya çalışıyorum. Yaptığım müziğin dili beni/bizi “ötekilik” piramidinin bir tık altına düşürüyorken üstelik…” şeklinde bir açıklamanız var. Bu ötekilik piramidini açar mısınız?

Yaptığım müzik Kürtçe Türkçe olduğu için ‘değil’ desem de ‘muhalif’ kategorisine otomatik olarak giriyor zaten. Türkçe rock yapan bir grup için bu tabir o kadar kolay yapılmaz; sözlere bakmak gerekir falan… Yani Türkiye’nin batısındaki bir rock festivaline muhalif bir Türkçe rock grubunun çıkması ile Kürtçe söyleyen bir gurubun çıkması kitle üzerinde aynı tesiri yaratmaz. Bu nedenle organizasyon şirketleri benim gibi müzik yapan gruplara çok daha uzaklar. O piramidi görebilmek en başta farkındalıkla alakalı. Her kadın değersizleştiriliyor bu coğrafyada ama bulunduğu yerden memnun olan var, olmayan var. Dolayısıyla burada belirleyici olan şey, farkındalık yaratabilmek…

‘HEPİMİZ BİRBİRİMİZE BENZEMEYE ÇALIŞIYORUZ’

Peki nasıl olmasını dilerdiniz?

Farklılıklara tahammülümüzün bu denli azalmış olması çok üzücü. Herkes istediği müziği yapar ve dinler. Eleştirmek gibi değil ama bence kopyala yapıştır müziklerin üretilmesi fikir tıkanıklığının göstergesi. Hepimiz birbirimize benzemeye çalışıyoruz. Bu daha güvenli gelmeye başladı belki de. Bunda sosyal medyanın da çok büyük etkisi var. Sanki seni bir kabın içinde tutuyor. Yeniliklere açık, tüketmeye değil üretmeye, yıkmaya değil korumaya yönelik bir toplum sisteminde yaşamak her şeyi en baştan değiştirirdi…

Kaynak: Gazete Duvar

İlginizi çekebilir