Malum, Romalı senatör Cato’nun ünlü takıntısıdır Kartaca ve senatoda yaptığı her konuşmasının sonu mutlaka “Kartaca yıkılmalıdır” sözü olur. Ona göre Kartaca yıkılırsa Roma imparatorluğunun tüm sorunları çözülecektir. Kartaca, Kuzey Afrika’da Tunus yarımadasında Fenikelilerin kurduğu bir kolonidir ve Roma İmparatorluğunun Akdeniz’deki başlıca rakibidir. Senatör Cato için antik Kartaca neyse Türkiye’de rejim için de İşid ve El Nusra çetelerinin, şiddetli çatışmalardan sonra kesin yenilgiye uğratıldığı 2014 yılından beri Rojava odur.  Kürtçede “Batı” anlamına gelen Rojava Suriye’nin kuzeyinde Afrin, Kobane ve Cezire kantonlarından oluşan bir bölge.  Cihatçılara karşı sokak savaşlarıyla tam bir şehir savaşı verilen Kobane, Rojava’daki direnişin odak noktasıydı. Hani o sırada Erdoğan’ın gizleme gereği duymadığı bir sevinçle  “düştü düşecek” dediği Kobane düşmemiş, tersine İD/İŞİD canilerine karşı direnişin kalesi, sonunda zaferin kazanıldığı yer olmuştur.

Suriye’deki Kürtler 2011 yılı baharında başta rejim muhaliflerinin direnişi olarak ortaya çıkan, fakat zamanla dünyanın her yerinden gelen İŞİD ve El Kaide bağlantılı İslamcı cihatçıların Esad güçleriyle savaşına dönüşen çatışmalara katılmadılar. 2012 yılında Kobane’de etkin olan PYD’nin öncülüğünde  (Demokratik Birlik Partisi), demokratik meclisler yoluyla başlayan öz örgütlenme süreci içinde, 2014 yılı sonunda üç kantonun birleşmesiyle Rojava’da kendi anayasası olan bir ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” inşa edildi.

Bugün Rojava’da Süryaniler, Araplar, Hıristiyan Asuriler ve Ezidîler, Ermeniler ve Çerkesler gibi farklı etnik grup ve inançtan topluluklar, Kürt çoğunlukla birlikte yaşamaktadır. Türkiye ve İran’ın komünalizm üzerinde yapılanan bu modelin kendi ülkelerine yayılmasından dehşete kapıldığı bilinen bir gerçek ve sırf bu nedenle her iki ülke yönetimi de bir dönem Suriye’de etkin olan ve kendisini İslam Devleti olarak adlandıran İD/İŞİD’ çetelerinin başta Kobane olmak üzere Rojava’daki katliamlarını seyretmekle yetindi. Daha sonra da Türkiye, Suriye ile arasına ördüğü yüzlerce kilometre uzunluğunda beton duvar yetmezmiş gibi Rojava ile ulaşım ve ticaret ilişkilerinin yanı sıra insanî yardımların bölgeye ulaşmasını da engelleyerek tam bir izolasyon politikası izledi ve halen de izlemeye devam ediyor.

Her vesileyle olduğu gibi Pazar günü düzenlenen bombalı saldırıdan hemen sonra yapılan açıklamalarla da kamuoyunun dikkati – daha doğrusu bu iğrenç saldırı sonrasında nefreti ‒ özellikle Soylu’nun gayretleriyle Rojava’ya çekiliyordu. Ancak bu açıklamanın hemen ardından gerek HPG gerekse PYD ve YPG tarafından saldırıyı gerçekleştiren kadın militanın kendi örgütleriyle bir ilişkisi olmadığı açıklandı. Geride pek çok soru işareti olan bu saldırının faili, Soylu’ya göre Kobane’de eğitilip Afrin üzerinden Türkiye’ye özel olarak gönderilmiş olan PKK/PYD’li bir teröristti.

İstiklal caddesinde saat 16.20’de gerçekleşen patlamadan henüz bir saat sonra, tüm toplumu ilgilendiren bu tür toplumsal hadiselerde mutat olduğu üzere derhal haber karartması ‒ yayın yasağı‒uygulandı. Yayın yasağını RTÜK duyurdu. Yasak, ilginçtir İçişleri bakanlığı tarafından değil, Turizm ve Kültür Bakanlığı tarafından getiriliyordu. Kısa bir süre sonra da İletişim ba(ş)kanı Fahrettin Altun getirilen yasağın amacını/gerekçesini açıklıyordu: “ toplumda korku, panik ve kargaşa oluşturabilecek, terör örgütlerinin amaçlarına hizmet edebilecek yayınlara mani olmak”.

Soma, Ermenek, Amasra’da olduğu gibi maden ocaklarında yüzlerce işçi ölünce yayın yasağı; patlayan bombalardan sonra yayın yasağı, yerleşim yeri içinden geçen, şehirlerarası hatta sınır kapısına giden yol olması nedeniyle uluslararası karayolunda giden Tırların, frenleri tutmayarak yayaların içine dalmasıyla 20 insanın yaşamını yitirdiği ve 26 kişinin de yaralandığı trafik “katliamından” sonra yayın yasağı; üstelik İstiklal Caddesinde son patlatılan bombadan sonra teknik adını da bu vesileyle öğrendiğimiz ‘bant daraltma uygulaması’yla İnternet, Facebook ve Twitter yavaşlatılarak sosyal medya üzerinden haberleşmenin engellenmesi – tam da olay mahallinde veya yakınında bulunan insanların yakınlarıyla haberleşmek istediği bir anda bunun engellenmesi; tüm bunlara bir de pandemide verilerin gizlenmesi, enflasyon ve işsizlik verilerinin “makul” veya “arzu edilen” ve/veya “istenen” seviyelerde ilanı vb. eklendiğinde ülkede ‘iletişim’in içler acısı manzarası daha iyi görülür. Ayrıca zaten iktidarın beğenmediği haberlerin iletilmesi “yanlış bilgi yayma” gibi kulağa hoş gelen bir bahaneyle engellenebilmekte ve hatta bu tür haberlere geçtiğimiz günlerde getirilen ve kamuoyuna güya ‘dezenformasyon’ olarak sunulan, fakat düpedüz sansür düzenlemesi olan bir yasayla üç yıla kadar hapis cezası verilebilmektedir; üstelik hangi bilginin “yanlış” olduğuna da iktidar sahipleri karar verecek.

Bu koşullarda iktidar sahiplerince “biz ne diyorsak ona inanın” şeklinde formüle edilebilecek bir ‘iletişim ortamı’nda, yurt içinde istendiği gibi bazı kişiler hedef gösterilebiliyor, yurt dışında da sonuçta milyonlarca Suriyelinin göçüne neden olan ve asıl ülke güvenliğini tehlikeye atan marazi politikalar (yeni-osmanlıcılık, İhvan’la içli dışlı ilişkiler, Emevi camisinde namaz düşü, ‘günümüzün kuvayı milliyesi’ etiketi yapıştırılan cihatçılardan derlenmiş paralı birlikler vb.) hiç tartışma konusu yapılmadan, adeta bunlar hiç olmamış gibi toplum yönlendirilerek Suriye’nin kuzeyindeki küçücük bir bölge, sanki koca bir ülkenin güvenlik sorununun kaynağıymış gibi hedef gösterilmek isteniyor‒  tıpkı La Fontain’in Kurtla Kuzu masalında, kurdun uydurduğu bahaneler gibi, Rojava’yı yok etmek için de bahaneler bulunuyor… Terör, deniyor fakat daha bunun doğru dürüst bir tanımı dahi yapılmış değil ve yeri geldiğinde muhalefet partileri dâhil, sürekli ihtiyaca göre yeni yeni “teröristler” yaratılıp duruyor.

Sonunda Kartaca’nın tarih sahnesinden silinmesiyle sonuçlanan Romalılarla Kartacalılar arasındaki savaşlar yüz yıl kadar sürmüştü. “Kobane düştü, düşecek” lafını başlangıç alırsak yaklaşık dokuz yıldan beri pompalanan Rojava düşmanlığının daha kaç yıl süreceğini ve bunun nasıl sonlanacağını kuşkusuz zaman gösterecek. Ancak bizim en içten dileğimiz bu düşmanlığın, bundan böyle daha fazla uzamadan ve ne Türkiye’de ne de Suriye’de, Rojava’dan dolayı kimse mağdur olmadan bir an önce son bulması ve coğrafi bakımdan küçük, tarihsel bakımdan büyük Rojava özerk yönetiminin özgürce yaşamasıdır.

Kaynak: Siyasihaber