Raúl Zibechi ile söyleşi: Latin Amerika’da devlet, iktidar ve toplum – George Ygarza

Devlet şiddeti ve neoliberal istihraçtan Kolombiya’nın genel grevine ve Zapatizm’e, militan gazeteci Raúl Zibechi Latin Amerika’nın bugününü dile getiriyor

Raúl Zibechi ile söyleşi: Latin Amerika’da devlet, iktidar ve toplum – George Ygarza

2021 Mayıs’ında, ülkenin yakın geçmiş hafızasında yer alan en karanlık dönemlerinden birinde yüz binlerce insan Kolombiya sokaklarına çıktı. Dört gün önce, Ivan Duque hükümeti tarafından önerilen neoliberal paketi reddetmek için bir genel grev -biz konuşurken hala sürmekte olan- çağrısı yapılmıştı. Devlet bu protestolara eşi görülmemiş bir şiddet kullanarak karşılık verdi ve onlarca göstericiyi öldürdü.

Bu, 2016’da Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile bir barış anlaşmasının imzalanmasının ardından, çatışma sonrası denilen dönemde geldi. Yine de ülke çapında çevrecilere ve toprak savunucularına yönelik suikastlerin artması, protestolara verilen tepkinin aslında şiddet ve militarizasyon modellerine çok uygun olduğunu gösteriyor.

Bu arada, Atlas Okyanusu’nda, yedi Zapatista, ilk aşaması kendilerini Avrupa’ya getirecek olan Yaşam Yolculuğu seferinin bir parçası olarak La Montaña adlı bir gemide bulunuyor. Pek çok örgütün davetlerini kabul eden heyet, Zapatistaların “tarihlerini, acılarını, öfkelerini, başarılarını ve başarısızlıklarını” Avrupa kıtası ile paylaşma yolunda ilerliyor.

Bu iki hikâye, 21. yüzyılda Latin Amerika’nın iki karşıt gerçekliğini somutlaştırıyor. Birinde, devletin konsolide edici gücüne ve kriz halindeki bir haklar rejimine sahipsiniz. Diğerinde, devlete paralel topluluklar tarafından şekillendirilen yeni dayanışma ve topluluk geleceklerine sahipsiniz.

COVID-19 pandemisi, 2019’un sonunda ortaya çıkan kemer sıkma karşıtı isyanları, patriyarkaya ve diğer tartışmalı politikalara karşı hareketleri geçici olarak altüst etti. Bununla birlikte, şimdi yeni dönüştürücü seçim kampanyalarına kanalize edilmekten Latin Amerika’nın genelinde büyüyen otonom tarza kadar farklı şekillerde yeniden ortaya çıktılar.

Militan gazeteci Raul Zibechi, Latin Amerika’daki toplumsal hareketler üzerine en üretken yazar ve siyasi düşünürlerden biridir. Zibechi, Chiapas’taki Caracol’lardan1Bolivya, El Alto’daki Aymara topluluğu üyelerinin kışlalarına kadar devlet iktidarına karşı yaşayan ve örgütlenenlerin açtığı yollarda uzun yıllar yürüdü.

Bugün Zibechi, COVID-19 salgını sırasında hareketin içindeki topluluklara eşlik etmeye devam ediyor. Devleti tek işleyen iktidar alanı olarak gören sosyal bilimlerin egemen kurumsal ve devlet merkezli çerçevelerine meydan okuyarak, gruplar ve halklar arasındaki gündelik karşılaşmaların unsurlarını kendi ifadeleriyle inceliyor. Aşağıdaki, iktidarı yukarıdan ve aşağıdan keşfederek, bu güncel çağın geniş ve incelikli bir analizini sağlayan, devam eden diyaloglarımızdan bir alıntıdır.

Bu röportaj, İsrail saldırganlığının Filistin’deki en son tırmanışından önce tamamlanmıştı, bu yüzden bu diyaloğun bir parçası değildi. Bununla birlikte Zibechi, İsrail devletinin şiddetine ilişkin bir açıklama yapıyor:

[Filistin’deki durum] söz konusu Venezüella olduğunda çemkiren ancak Filistinli çocuklar ölürken sanki bu hayatlar önemli değilmiş gibi yüzünü başka yöne çeviren Batı’nın çifte standardına ışık tutuyor. Filistinli çocukların hayatı önemli mi? Belki de Biden ve bir bütün olarak devlet için, Filistinlilerin hayatları Amerika’nın banliyölerindeki Siyahlarınki kadar önemli. Brezilya’da Siyahlara, Kolombiya’da Yerli halklara, Filistinlilere ve ABD’de Siyahlara karşı işlenen suçların ayrı değil, bağlantılı olduğunu anlamamız önemlidir. Tek bir suç var: Sermayenin halklara ve Toprak Ana’ya karşı savaşı.

George Ygarza: Küresel / makro düzeydeki siyaset üzerine en son eleştirel yazınızda, dünyanın, özellikle Çin merkezli Asya’ya kayan yeni bir hegemonik düzenin dönüm noktasında olduğu son birkaç yılı “geçiş uğrağı” [junctural moment] olarak tanımladınız. Çin’in yükselişi, muazzam bir savaş ekonomisine dayanmaması ve benzeri görülmemiş bir ölçekte ve hızda sanayileşme geçirmesi bakımından oldukça benzersizdir.

Aynı zamanda Çin, devletin varlığını ve gücünü genişletmesine izin veren devasa bir gözetim aygıtını geliştiriyor. Benzer şekilde, Batı’nın genel ekonomik büyümesi nispeten durgunlaşırken, askeri harcamaları artmaya devam ediyor. Bugün, Kale Avrupası (Fortress Europe) gibi askerileştirilmiş sınırlar ve kavramlar artık uç noktalardaki fikirlerden ibaret değil.

Batı’nın liberal demokrasileriyle karşılaştırıldığında Çin’in otoriter kapitalizm biçiminin pandemiye farklı şekilde yanıt vermesini nasıl görüyorsunuz? Ve gözetim devletinin genişleyen varlığı halk hareketleri için ne anlama geliyor?

Raúl Zibechi: Çin’in tepkisi ile Batı demokrasilerinin tepkisi arasındaki fark konusunda o kadar net değilim. Batı’da, Amerika Birleşik Devletleri ve Brezilya’dan Avrupa ve diğer birçok ülkeye göre değişen, sınırlama önlemleri açısından çok daha kısıtlayıcı olan çok farklı tepkiler olmuştur. Benim görüşüme göre Çin’i farklı kılan şey, dijital teknolojilerin desteğiyle büyük ölçekli kontrolün ve neredeyse her evi kapsayan bir ağ geliştiren yüz tanımanın, tamamıyla Komünist Parti ordusunun elinde birleşmesi. Bu, nüfusun birbirini denetlediği ve sağlık önlemlerine uymayanları ihbar ettiği bazı durumlar dışında, Batı ülkelerinde mümkün olmamıştır.

Büyüyen gözetim devleti, toplum ve toplumsal hareketler için büyük ve benzeri görülmemiş bir meydan okuma sergiliyor. Son karşılaştırılabilir sosyal kontrol mekanizmaları 80 yıldan fazla bir süre önce Nazizm ve Stalinizm altındaydı ve bu nedenle bugün bu gerçekliğe dair hafızalarda taze bir hatıra yok. Bugün aktivistler sıfırdan öğrenmeli ve istisnai durumlarda yeni hareketler ve taktikler oluşturmalıdır.

Bununla birlikte, hükümetlerin ve rejimlerin ötesinde, pandemi dünyanın her yerinde son derece zorlu bir durumdur. Latin Amerika’da, bölgelerinin büyük kentsel yoğunlaşmalardan uzak olduğu göz önüne alındığında hem doğayla ilişkilerine hem de kendi tarihlerine ve dünya görüşlerine dayanabilen Yerli halklar az çok kapsamlı bir şekilde yanıt verebilmiştir. Tam tersine, burada büyük şehirlerde kendimizi mahkûm ve aslında felce uğramış gibi hissediyoruz.

Pandemi, yazdığınız gibi, neoliberal küresel ekonominin kırılgan temelini ortaya çıkardı. Salgının küresel merkezlerini, en katı neoliberal politikaları destekleyen ve yine Brezilya ve Hindistan gibi gerici diktatörlerin ve Trump yönetimindeki Amerika Birleşik Devletleri’nin başını çektiği ekonomilerde bulmamız şaşırtıcı değil.

Şiddet hâlâ devletin dili. Kadın cinayetleri, Siyah karşıtı şiddet, mülksüzleştirme ve diğer baskı biçimlerinin tarihsel sürekliliği ABD, Hindistan, Kolombiya ve başka yerlerde gözlemlenebilir. Son birkaç on yılda devlet içinde şiddetin rolü zihninizde nasıl değişti ve pandeminin diğer ucunda devletin kendini yeniden inşa ettiğini nasıl görüyorsunuz?

Buna cevap verebilmek için neoliberal dönüşümün başlangıcından bu yana geçen 30 yılda neler olduğuna bakmamız gerekiyor. Bugün -geçici ve eksik de olsa- gözlemleyebildiğimiz şey, baskı aygıtlarının güçlenmesi ve sağlıktan eğitime kadar kamu ve sosyal hizmetlerin artan bir şekilde özelleştirilmesidir. Latin Amerika’da toplumların militarizasyonunda artış görüyoruz. Brezilya ve Kolombiya’da ve giderek artan oranda And ülkelerinde olduğu gibi, bazı ülkelerde bu, uyuşturucu kaçakçılığı grupları ve paramiliterlerle ittifak halinde gerçekleşiyor. Bunu, iç militarizmde bir büyümenin olduğu Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi Küresel Kuzey’de de görebiliriz; bu süreç, 11 Eylül 2001’deki terörist saldırılardan bu yana en dikkat çekici şekilde ABD’de yaşanıyor.

Devletlerin ve yönetici elitlerin narkotik unsurlarla, en ufak bir sorun yaşamadan, kendi varlıklarının toplumsal uyum ve toplum olarak kabul edebileceğimiz bir şeyin hayatta kalması için bir tehdit olduğunu düşünmeden nasıl birlikte bir arada var olduklarına dair titiz bir analiz yapmamız gerekir. Bölgenin en önemli ülkesi Brezilya’da, muhafazakâr valilerin desteğiyle milislerin oluşumuna tanık oluyoruz ve bu valiler de Evanjelik kiliseler ve uyuşturucu kaçakçılarıyla ittifaklar kuruyor. Tabii ki, bu halka açıklanmadı, ancak bunu doğrulayan pek çok araştırma var. 26 yıldır Rio de Janeiro’da paramiliter grupları araştıran sosyolog José Cláudio Souza Alves, bunu bir cümleyle sentezliyor: “[milis] paralel bir iktidar değil. Bu, hükümetin kendisinin iktidarıdır.”

Bu, devletin çok az dikkat edilen gizli kısmıdır, aksi takdirde siyasi sınıfın ve iş dünyasının büyük bir kısmı düşecektir. Brezilya’da askeri diktatörlük döneminde milisler, askeri polisle birlikte ortaya çıktı ki bu günümüzde devletin en büyük sorunlarından biridir. Ölüm mangaları, kimsenin dokunmak istemediği gruplar buradan çıkıyor. Lula bile buna cesaret edemedi.

Derin devlet yapılandırmalarıyla karşı karşıya olduğumuza inanıyorum. Bu yeniden yapılandırmalar, bir yanda halk kesimlerinin tabi kılınması mantığı olarak devlet aygıtı ve diğer yanda zor yoluyla tahakküm içinde egemen olmaya başlar. Başka bir deyişle, toplumun belirli kesimlerinin haklarını inkâr etmek için polislik ve militarizasyon mantığı uygulanmalıdır. Bu anlamda bir tür sınıf, ten rengi ve coğrafi bölge ayrımına doğru gidiyoruz. Bu halihazırda, Fransa’da gördüğümüz gibi demokratik geleneklere sahip ülkelerde yaşanıyor. Ötekileştirilmiş gruplar, haklarını kullanamazken, hakların yerini bu grupların açlıktan ölmemesi için ancak yetecek sosyal ve hedefli yardım alıyor.

En az on yıldır Latin Amerika’daki haklar rejiminin aşındığı söylenebilir. Latin Amerika’daki devletler yüzyılın başlarında liberal cumhuriyetçilik temelinde güçlü çok kültürlü demokrasiler geliştirmeyi arzularken, bugün farklı bir yola giriyor gibi görünüyor. Yeni ilişkiler -sadece özel ve kamusal alan arasında değil, yukarıda tanımladığınız narkotik varlıklar ile- son zamanlarda Cali sokaklarında ve Kolombiya’daki diğer şehirlerde son zamanlarda olduğu gibi, Nisan ve Mayıs başında şiddet ve baskı kullanımının artmasına yol açtı.

Bu çağdaş döngüyü nasıl tanımlarsınız? Derin devletin yeniden yapılandırılmasının ötesinde devlet içinde siyaset yapmanın yeni bir dönüşümüne dair kanıt var mı? Kapitalizmin son aşamalarında bir dönüştürücü döneme mi tanık oluyoruz yoksa devlet sadece gerçek özünü mü gösteriyor?

Benim izlenimim, politik ve ekonomik olanın birbirinden ayrılmaması gerektiğidir. Ayrıntılara gireceğim. Egemen sınıfların saf kötülükten baskıya yöneldiğine inanmıyorum. Konu çok daha karmaşık. Bölgemizde neoliberalizm, açık ocak madenciliği, monokültürler, büyük altyapı çalışmaları ve şiddetli kentsel emlak spekülasyonu şeklini alıyor. Bu modelin ciddi toplumsal sonuçları var: bütünleşmiyor, parçalanıyor ve nüfusun yüzde 50 ilâ 70’inin düzgün ve istikrarlı bir işe erişememesine neden olan devasa yoksulluk kümeleri2 yaratıyor. Ayrıca köylüler, Yerli halklar ve Afro-nesiller topraklarından veya soylulaştırma projelerinin hedefindeki merkezi mahallelerinden tahliye ediliyor. Her şey spekülasyon ve bu yetmezmiş gibi bu model çevreyi yok ediyor.

Bu mevcut istihraççı model yerine oturdukça, iki temel gerçeği anlamaya başlıyoruz. Birincisi, mülksüzleştirmenin sert bir baskı elini gerektirdiğidir. Güç kullanmadan bir kişinin cüzdanını çalamazsınız. İkincisi, bu model patriyarkayı ve sömürgeciliği güçlendiriyor, çünkü en çok etkilenenler Yerli halklar, özellikle kadınlar ve kız çocuklar.

İstihraççı neoliberalizm de diyebileceğimiz bu emtia modelinin devlete ihtiyacı var çünkü bu modelin uygulanabilmesi için yasaların ve tüm hukuk sisteminin, bu maden şirketlerinin devlet içinde bir devlet gibi hareket etmesine izin verecek şekilde değiştirilmesi gerekiyor. Örneğin, işçiler ve çevre ile olan ilişkilerinde, yasalarını uygulama konusunda tam özerkliğe sahiptirler. Devletin rolü birinci derecede önemlidir, çünkü bu yasalar belediye, bölgesel ve merkezi hükümetlerin doğrudan desteği olmadan uygulanamaz.

Odağımızı daraltarak bu uğrağın alternatif veya bilim insanı Emily Apter’in söylediği gibi “sıradan siyaset” için ne anlama geldiğine dönmek istiyorum. Yani aşağıdan gelen siyaset, egemen siyasetin dilini konuşmayan ama yine de zaman içinde etkili olan hareketler ve rahatsızlıklar. Bu politikalar genellikle göz ardı edilir, ancak nihayetinde çatışma ve kriz dönemlerinde fark edilir. Latin Amerika’nın bu kadar yaygın ve çoğu zaman sofistike “sıradan siyaset” üreten sivil toplumlarının benzersiz özellikleri nelerdi?

Ekonomik coğrafyacı David Harvey tarafından kavramsallaştırıldığı gibi mülksüzleştirme yoluyla birikim, Latin Amerika’da belirleyici bir özelliktir. Latin Amerika genelinde, bu mülksüzleştirmenin maddi temeli, bağımsızlığından bu yana gerçek demokrasiyi görmemiş bir bölgede esasen engellenmiyor oluşudur. Perulu sosyolog Anibal Quijano’nun analizinde “iktidarın sömürgeciliği” adlandırdığı gibi, bu kıtada, devletin üzerine inşa edildiği toplumsal sınıfların ten rengiyle kesişen sömürgeci baskı modeli var. Sonuç olarak, Yerli halklar, Siyah halklar ve mestizolar3 daha düşük gelir skalasında yer alıyor. En kötü işlerde yer alıyorlar ve son yirmi yılda Kolombiya’da olduğu gibi, çoğunluğu Afro kökenli beş milyon insanın yerinden edildiği ve yedi milyon hektar köylü arazisinin kırsal kesimin çoğunu kontrol eden paramiliterler ve uyuşturucu kaçakçıları arasındaki ittifakıyla kamulaştırıldığı gibi, şiddetle mülksüzleştirildiler.

Genel hatlarıyla, birçok hareket devletten yasalarına uymasını, onlara vatandaş gibi davranılmasını, hakları olduğunun kabul edilmesini ve saygı duyulmasını istemeye devam ediyor. Ancak basitçe “Bizi rahat bırakın, alanlarımıza girmeyin. Sağlık ya da gerçek eğitim hakkımız yoksa, kendi yolumuzla yaparız ve artık bize bulaşmayın” diyen diğer hareketler büyüyor. Ancak devlet bunu kabul etmek istemiyor. Ne haklarını tanıyor ne de topraklarını ve bölgelerini kontrol etmelerine izin veriyor.

Latin Amerika’da, ekilebilir arazinin yüzde 50’si yasal olarak Yerli ve Siyah halklara ve küçük çiftçilere aittir. Madencilik, hidrokarbon sömürüsü ve monokültürler bu topraklarda ilerlemek istiyor. Bu yüzden, istihraççı neoliberal bir model geliştiren şirketler, her ülkenin topraklarının temel bir parçası olan ve henüz kontrol etmedikleri toprakları ele geçirmeye çalışıyorlar.

2019’un sonunda dünya, Latin Amerika’da bugün Haiti, Şili ve Kolombiya gibi ülkelerde devam eden muhteşem bir kemer sıkma karşıtı protesto dalgasına tanık oldu. Pandemi, bir kez daha kamusal alana dönmeleri için mücadelecihareketlerini bir an için altüst etti. Bununla birlikte, iktidar ve politikalara ilişkin baskın analizlerin çoğu devlet merkezli olmaya devam ediyor ve dikkatlerin çoğu seçimlere ve ilerici partilerden nelerin kurtarılabileceğine dönüyor.

Geleneksel siyasi çerçeveler, siyaseti muhafazakâr ve ilerici kutuplar arasında bir salınım olarak okumaya devam ediyor. Bu çerçevede eksik olan nedir ve bu ikili sistemin ötesindeki direngen siyaset, devletin diğer unsurları tarafından nasıl gizlenir?

İnsanlar kayboldu, biz insanız, ne eksik ne fazla. En tuhaf olan şey, insan gruplarını analizlerine dahil etmeyen veya sona bırakanların aynı zamanda “tarihi halk yapar” diyenler olmasıdır. Soldan geliyorlar, Marksist ve anarşistler ama halkı görmüyorlar; sadece çok uluslu şirketleri, devletleri, polisi ve egemen sınıfları değişimin ve tarihin ana failleri olarak görüyorlar.

Bu sınırlı bir paradigma sorunudur. Marksist ve anarşist akımlar, aslında Aydınlanma ve kapitalist modernitenin bir parçası olan ideolojilerden ilham alıyor. Ancak insanlar, modern ideolojilerden tamamen farklı olan kendi dünya görüşlerinden, atalarının geleneklerinden ve dünyayı görme biçimlerinden ilham alırlar. Örneğin, Toprak Ana sömürülmemeli, özen gösterilmelidir. Yaşamın her alanında bireysel haklar, halkların kolektif hakları vs. ile dengelenir.

Bugünlerde Kolombiya’da kutlanacak bir şey olmadığını, neoliberalizm hala orada olduğu için hiçbir şey elde edilemediğini söyleyen tartışmalara katılmak beni şaşırttı. Bu egemen çerçeveler, bütün bir genç neslin sokaklara döküldüğünü, korkuyu yendiklerini, hükümeti köşeye sıkıştırdıklarını ve iki haftadır devam eden bir genel grev başlattığını göremiyorlar! [Söyleşi mayısın ilk haftasında yapılmıştı]

İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, o zamandan beri yaklaşık 40 kişi öldü ve 400’den fazla kişi kayboldu; gösteri yapmak için dışarı çıkan ve ailelerine asla geri dönmeyen insanlar. Hükümetin yaptığı tek şey, Cali’deki orduyu uzaklaştırmak ve zengin mahalleleri, protestocuların bildirdiği ciddi şiddet olaylarına karşı silaha sarılmaya teşvik etmek oldu. Aslında, hükümet açıkça paramiliter grupları teşvik ediyor.

Bu yüzden insanları ilk sıraya koyan Zapatizm’e sempati duyuyorum. Bu yüzden “yeter!” derler. Çünkü her şey Wall Street’in nasıl işlediğine dair bir analizle değil, haysiyet ve isyan çığlıklarıyla başlar.

Kıtadaki birçok topluluk, devlete olan inancını giderek daha fazla kaybediyor, onu sadece beceriksiz değil, aynı zamanda yukarıda özetlediğiniz ortaklıkları kabul ederek çoğu zaman suç ortağı olarak görüyor. On yıllardır, bu toplulukları, devlete paralel yaşamı önerme, inşa etme ve sürdürme şeklini yakalamaya çalışan hareket halindeki toplumlar olarak tanımlayarak bu toplulukları ele aldınız.

Bu hareketleri devletin varlığına olduğu kadar yokluğuna da tepkiler olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Giderek daha baskıcı ve bazı ülkelerde soykırımcı olan devletin karşısında kıtaya yayılan öz savunma biçimleriyle karşılık veriyorlar. Şiddet içermeseler ve silahsız olsalar da bu biçimler yine de güçlerini ortaya koyarlar. Devletin yokluğunda bu toplumlar, sağlık ve eğitim alanları inşa ederek, ihtiyaç duyulan altyapıları oluşturarak yanıt verirler.

Devlet halka karşı çalıştığı için, [Kolombiya’daki] pek çok kişi kendi topluluklarını koruma görevini üstlendi. İlk olarak, Yerli halk, kendilerini barışçıl bir şekilde savunmak için silahsız Yerli Muhafızlarını oluşturdu. 20 yılı aşkın süredir silahlı grupları, paramiliterleri, gerillaları ve orduyu topraklarından kovuyorlar. Ardından köylüler ve Siyah topluluklar kendi muhafızlarını örgütlemeye başladılar. Şimdi, Cali’nin öğrencileri ve halk mahalleleri, Yerli Muhafızları gelip onları koruması için çağırıyor. Dünyayı görmenin iki yolu vardır: biri devletin militarizasyonunda görüldüğü şekliyle şiddet kullanımı yolu, diğeri ise insanların birbirlerine güvendiği ve kendilerini savunmak için yalnızca bedenlerine sahip olunduğu bir topluluk mevcudiyeti yolu.

Son birkaç ayda, bu hareketlerin, özellikle COVID-19 salgını sırasında, otonom bölgeler oluşturmak için önceden kurulmuş ağlara dayanarak içe ve dışa doğru yönelerek krize nasıl tepki verdiği hakkında yazdınız. Örneğin, Montevideo, Uruguay’ın eteklerindeki Las Cumbres yerleşiminde ve Kolombiya’daki Cauca vadisinin güney bölgesinde olduğu gibi kentsel merkezlerde meydana gelen topluluk kapatmalarına dikkat çektiniz. Son birkaç yılda gördüğünüz dikkate değer eğilimler nelerdir ve tüm bu belirgin içe dönüşlerin paylaştığı temel özellikler nelerdir?

Sürekli hareket eden ve dışa bakan hiç kimse özerk olamaz. Özerklik, iç/dış dengesini gerektirir. Salgın öncesinde ve pandemi sırasında kaybedilen dengeleri yeniden sağlamak için hareketlerin ve halkların içe dönmesi gerekiyor. Bunu, insanlar ve doğa arasındaki uyumu yeniden kazanmak için kamp alanları ve kutsal yerler boyunca geleneksel doktorları ve yaşlı bilgeleri bir araya getiren Nasa’nın (güneybatı Kolombiya’da bir Yerli topluluğu) Minga adını verdiği içe dönük veya içsel kolektif çalışma gibi yapıyorlar. Daha sonra, açlıktan kurtulmak ve dış tehditler karşısında topraklarının savunmasını güçlendirmek için mahsullerini çoğaltmak ve çeşitlendirmek gibi diğer görevlerle yüzleşmek için daha iyi bir konuma geldiler.

Kolombiya’nın Cauca bölgesinde, herkesin ihtiyacı olanı aldığı ve elinde olanı getirdiği parasız takas pazarları düzenlediler. Yakın zamanda başlatılan Zapatista turu, bence, diğer halklarla bağlantı kurmaya çalıştığı için bu toplu savunma tarzının bir parçası olarak anlaşılmalıdır. Mapuçe4 topraklarındaki kitlesel seferberlikler de bu halkların aynı savunma sürecinin bir parçasıdır.

Pluriversalizm5 hakkında konuşalım. Krizden çok önceleri kıtada çok sayıda şenlik projesi mevcuttu. Zapatistaların “un mundo donde quepan Muchos mundos” (“birçok dünyanın sığdığı bir dünya”) kavramı, bir karşılıklılık, komünalite projesi ve derinden ilişkisel toplumsal ekolojiler inşa etme arzusu olmuştur. Zapatistalar, Meksika’nın güneybatı bölgesindeki Yerli topluluklardan çok şey öğrendi ve öğrenmeye devam ediyor.

Kent merkezlerinin dışındaki kozmovizyon6 tarafından şekillendirilen bu alternatif politikalar, geleneksel solun son birkaç on yılda sağladığı her şeyden çok daha fazla bağlantılı toplumsal pratikler sağladı. Halkçı politika bu çokkültürcülük uygulamalarını nasıl benimsiyor ve biz onları nasıl inşa etmeye ve desteklemeye devam edebiliriz?

Batı’nın hegemonik politik kültüründe -ve solda çok özel bir biçimde- hala bütünlük, herkesin nihayetinde bir amaca ulaşmak için birliği ve kolektif birliğin bir sentezleyicisi olarak devlet kavramlarıyla düşünülür. Bu düşünce biçimi, sağda ve solda hiçbir zaman üstesinden gelinmemiş aşırılıklara yol açar. Kapitalizm, sermayenin suretinde ve benzeyişinde homojen bir dünya hayal eder; ultra modern şehirler, geniş monokültür alanları olan tek tip tarlalar vs.

2013 yılında Zapatista okulundayken toplulukların heterojenliğini gördüm. Zapatistalar ve Zapatista olmayanlar, Katolikler ve Katolik olmayanlar vb. Kendilerine katılmayan Zapatistalara, hükümetten (düzen solu) ya da PRI [Kurumsal Devrimci Parti, merkez sağ] gibi sağdan Zapatizm karşıtı bir partiye mensup oldukları için “partizan kardeşler” deniyor. Ama aynı toplulukta yaşıyorlar, çünkü bir Zapatista olmak için gereken tek şey hükümetten sadaka almamaktır, çünkü bu pek çok kişinin çalışmak istememesine, hükümetten yiyecek ve para almayı tercih etmesine neden olur.

Biraz çılgınca çünkü “düşman kardeş” demek gibi bir şey, çünkü güçlü ideolojik mücadeleler var. Buna rağmen, Zapatista olmayanlar sorunları çözmek için çözüm toplantılarına [clinics] ve mahkemelerine giderler. Şiddet bu heterojenliğin sınırıdır. Ancak topluluk saldırıya uğradığında, topluca, kararlılıkla ve şiddet veya silah kullanmadan karşılık verirler. Devletin şiddetini tekrarlamak istemedikleri için şiddetten uzak olmayı seçiyorlar. Bizim batılı kentsel mantığımıza bu inanılmaz geliyor ama bunu böyle yapıyorlar.

Çevirenin notları

1 Salyangoz, İspanyolca’da caracol kelimesiyle karşılanır. Caracol/Salyangozlar, Meksika yerli kültüründe “kalbe ve bilgiye açılan yolu, kalbin ve aklın dünyayı sırtlanmasını” temsil eden bu kavram aynı zamanda Meksika yerlilerinin “hayat” anlamında kullandıkları ilk kelime olma özelliğini de taşıyor. Salyangozun kabuğunun sarmallığı, helezonik yapısı ise Zapatistaların eylemlilik biçimine işaret ediyor: dönen, genişleyen ve yayılan fakat asla fasit daireler şekline bürünüp kendi içine hapsolmayan, dâhili ya da harici sınırları olmayan ve sürekli evirilen bir eylemlilik biçimine. Otonom İsyankâr Zapatista Toplulukları, Salyangoz yapılarında örgütlenmiş durumda.

2 Yüzde 25 veya daha fazla nüfusu ulusal yoksulluk sınırının altında olan ilçeler/bölgeler olarak tanımlanır

3 Mestizo, Avrupa kökenli ve Kızılderili melezi Latin Amerikalıları tanımlamak için kullanılır.

4 Mapuçe, günümüz Patagonya’sının bazı kısımları da dahil olmak üzere, günümüz güney-orta Şili ve güneybatı Arjantin’inde yaşayan yerli halkın adıdır.

5 Pluriversalizm, Avrupa merkezli olmayan çok merkezli bir yapıyı işaret eden siyaset biçimini tanımlamak için kullanılır.

6 Kozmovizyon her şeyin merkezine ABD’yi koyan ana akım görüşe karşı geliştirilen bir dünya görüşü.

[Roar’daki İngilizce orijinalinden Tankut Serttaş tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]

Kaynak: Sendika.Org

İlginizi çekebilir