Racon kesen ‘hoca’ takımı kimin himayesinde? – İnci Hekimoğlu

İktidarın sosyal dokuyu dönüştürme hedefinde ne kadar ileri gidebileceğine ilişkin vahim bir işaret değilse savcıların harekete geçmesi gerekir.

Şimdinin iktidar destekçisi Aydınlık o tarihte bu haberi ayrıntılarıyla işlemiş, Diyanet’e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun Ankara ve İstanbul’un da arasında olduğu 10 farklı ilde cemaat ve tarikatların yöneticileriyle toplantı yaptığını yazmıştı.

İktidarı, tarikat ve cemaatleri meşrulaştırmakla suçlayan haberde toplantıları organize eden isimlerin Diyanet İşleri görevlileri Hasan Kamil Yılmaz, Ekrem Keleş ve Cenk Su olduğu da belirtilmişti.

Söz konusu isimlerden Prof. Hasan Kamil Yılmaz, Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’ndan sonra İstanbul Müftüsü olarak atandı.

Kendisi “Uluslararası Bahaeddin Nakşibendi ve Nakşibendilik Sempozyumu”nun açılışında söylediği “Bu topraklara İslam’ı taşıyan Alperen ve diğer grupların bağlı bulunduğu Ahmet Yesevi’yle aynı silsileden, aynı yoldan ve aynı kaynaktan beslenmektedir” sözleriyle hâkim olduğu alana açıklık getirmiştir.

Dr. Ekrem Keleş, bir ara Diyanet İşleri Başkanlığı’na vekaleten atanmış halen Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevinde.

Prof. Dr. Cenksu Üçer ise Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanvekili.

Yani Diyanet tarikatlar ve cemaatlerle ilişkisini üst makamdan sürdürecek kadar önemsiyor.

Eğitimden, asker ve polis yapılanmasına tarikatların etkinliğini, devlet kadrolarının “parsel parsel” tarikatlara pay edildiğini yandaş yayınlardan da okuduğumuz için yadırgamıyoruz.

Ancak gerek OdaTV, gerekse bir başka ilahiyatçı Mustafa Öztürk hakkında ‘ölüm’ fetvaları veren kimi tarikat ve cemaat şeyhlerine ve müftülere ne Diyanet’in ne de sorumlu bakanlıkların tepki vermemesi, üzerinde önemle durulması gereken bir durum.

Bakın tehdit edilen ilahiyatçı Mustafa Öztürk, bir sempozyumda konuşmasının engellenmeye çalışılmasına rağmen söz alarak, Vali ve Kaymakama hitaben neler söylüyor:

Bu gidişat iyi bir gidişat değil. Ya biz Afganistan, Pakistan olacağız, Müslümanlar birbirinin gırtlağını sıkacak, ya devlet, ikinci bir 28 Şubat’a rahmet okutturarak, devlet eliyle ikinci bir sopa daha gelecek.

İlahiyat da benim, Diyanet de benim, devlet de benim, din de benim diyen bu kitlelere artık bir dur denilmesi gerekiyor. Bu ülkede farklı seslerin dillendirilmesine mani olan bu faşizan dile artık bir son verilmesi devletin boynunun borcudur.”

Öztürk’ün sözleri hafızamı, doğrudan bir takım tarikat ve cemaatlerin geçen yıl oluşturduğu “istişare heyeti”ne götürüp bağladı.

Gazeteci Nevzat Çiçek’in de katıldığı bu dikkat çekici toplantının gerekçesi “Kartel medyası tarafından kutsal dinimiz İslam’a yönelik saldırıların artması ve hocaların sözlerinin cımbızlanarak hedef haline getirilmesi üzerine…” diye açıklanmıştı.

Oysa toplantıya katılanlardan Nurettin Yıldız, ortak açıklamadaki “sözlerinin cımbızlandığı” iddiasına rağmen, infial yaratan “asansörde halvet”, “kadına dayak”, “6 yaşında çocuklar evlenebilir” gibi bütün sözlerine sahip çıkmıştı.

Basına yansıtılanlar arasında, Yıldız dışında İsmailağa Cemaati’nin ileri gelenlerinden Mahmut Ünlü, Siyer Vakfı kurucusu, yazar Muhammed Emin Yıldırım, İFAM Kurucu Başkanı İhsan Şenocak vardı.

Bir de İHH Başkanı Bülent Yıldırım ve “beraberlerindeki kişiler”.

Nevzat Çiçek’ın toplantıya ilişkin verdiği bilgilerden öğrendik ki, İHH Başkanı yalnız “Mavi Marmara” olayı ve Suriye’deki şaibeli aktiviteleri ile sınırlı bir şahıs değil. Aynı zamanda merkezinde bütün cemaatlerin olduğu bir yapının da başkanı.

Şimdi soru şu: Kendilerini İslam’ın savunucusu, bir tür ‘Ruhban’ sınıfı olarak gören bu ‘hoca’ grubu kendilerini “fetva” verme yetkisinde de görüyor mu?

Değilse Mustafa Öztürk’ün işaret ettiği “Diyanet de benim, devlet de benim, din de benim” diyenler, farklı sesleri susturmaya çalışanlar kim?

Başka kimler hakkında “ölüm” fetvaları vermeye, “tövbe”ye çağırmaya hazırlanıyorlar?

Bu yetkiyi, bu dokunulmazlığı nereden alıyorlar?

Yetkili makamların bu sessizliği, zımni bir onaylama anlamına gelmiyorsa, iktidarın sosyal dokuyu dönüştürme hedefinde ne kadar ileri gidebileceğine ilişkin vahim bir işaret değilse savcıların harekete geçmesi gerekir.

Gerekir de ilahiyatçı Ali Rıza Demircan’ın iddialı açıklamalarına bakılırsa ‘boş işlerle’ uğraşıyor olabiliriz. Zira “Türkiye’deki bütün tarikatlar MİT’in denetimindedir. MİT’in onay vermediği bir yapılanma olmaz.”

Demircan, Habertürk’teki röportajda soru üzerine sözlerinin tahminden öte bilgi olduğunu vurgulayarak “Ortada bir tarikat var, bu tarikatın binlerce müridi var, bir taraftan hol­dingleşiyorlar ve MİT’in bundan haberi yok. Böyle şey olur mu?” diye soruyor.

O zaman… “titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” mi diyeceğiz yani?

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir