Psikiyatrist Cemal Dindar: Sağın kitleselleştirdiği yoksulları sol siyaset politik bir sınıf haline getirebilir

Erdoğan üzerine yazdığı ‘Biat ve Öfke’, ‘Öfke Dili’ ve ‘Yeni Türkiye Sendromu’ kitaplarıyla bilinen Dr. Cemal Dindar ekonomik kriz ve buna bağlı işçi intiharlarının önümüzdeki süreçte siyasete ve topluma olabilecek etkilerini İleri Haber’den Merve Akbaş’a değerlendirdi.

Güvencesiz çalışma, işçi cinayetleri ve iş kazalarında ilk sıralarda yer alan Türkiye’de, işçi intiharları sayısındaki artış da korkutucu boyutlara ulaştı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) raporuna göre 2013, 2014 ve 2015 yıllarında en az 99 işçi intiharı yaşanırken; ekonomik krizin derinleşmeye başladığı 2016 yılından bu yana en az 233 işçi intihar etti. AKP’nin iktidarda olduğu 16 yılda ise 54 öğretmen atama beklerken yaşadıkları maddi zorluklar ve psikolojik baskılar nedeniyle intihar etti.

İSİG’in istatistiklerine yansıyan intihar sayıları, Türkiye’nin içinde olduğu ekonomik çıkmazın emekçiler üzerindeki etkilerini bir kez daha gözler önüne seriyor. İşçi intiharlarındaki başlıca nedenin ekonomik darboğaz olduğu raporlara yansıyan veriler arasında. İntiharların büyük kısmının borçlar nedeniyle gerçekleştiği, işsizlik ve mobbingin de işçi intiharlarında büyük payı olduğu biliniyor.

İşçiler, emekçiler içinde bulundukları durumu bıçak kemiğe dayandı olarak tarif ederken asgari ücretle geçinebilmenin imkansız olduğunu dile getiriyor.

Tüm bu veriler ışığında ve ülkenin dört bir yanında geçim sıkıntısı hızla büyürken işçi intiharlarının nedenlerini, siyasete olacak etkilerini, bu vakalar üzerine nasıl düşünmek gerektiğini psikiyatrist Dr. Cemal Dindar’a sorduk.

İleri Haber’in sorularını cevaplayan Dindar, işçilerin içinde bulunduğu sıkışmışlık ve dayanaksızlık hissini dayanışmayla aşmanın mümkün olduğuna dikkat çekerek; sağın yoksullaştırdığı kitleleri solun ortak-yaşam önerileriyle politik bir sınıf haline getirebileceğine değindi.

Ekonomik krizin toplum ve bireyler üzerinde yarattığı etki ve baskılar nelerdir? İntihar vakalarıyla işsizlik, kriz gibi etkenlerin nasıl bir bağlantısı olabilir? İşçiler, esnaflar, ataması yapılmayan öğretmenler intiharı neden bir yol olarak görüyor? 

Krize bağlı güncel kayıpların ve geleceğe dair belirsizliklerin ekonomik krizlerin ruhsal sonuçlarıyla dolaysız bir ilişkisi var. Mevcut yaşam koşullarına ve geleceğe güvensizlik, sağ siyasetlerin temel manivelalarından olan güvenlik siyasetine uygun topraklar yaratıyor.

Her kaybın ardından toplumsal ilişkilerde ve özellikle aile içi dengelerde ilk aşamada epey olumsuz sonuçlar doğuyor. Örneğin, oğluna okul pantolonu alamadığı için bir babanın intiharında, krizlerin bizzat babalık işlevini bozucu etkisi olduğu anlaşılıyor.

Kriz dönemleri bir altüst oluş dönemleri ve ekonomik krizlerin toplumsal bağların örselendiği, bir toplumun duygu birliğinin zedelendiği dönemlerde yaşanması ise siyasi krizleri derinleştiriyor..

Toplumsal bağların örselendiği dönemlerde bu duygu birliğinin hipnoid bağlarla, iradeyi güçlü bir lidere teslim etme eğilimiyle sağlanmaya çalışıldığını görürüz. Sağ popülist siyaset için en verimli alan da bu dinamiktir; krize neden olanların krizin derinliği arttıkça daha fazla kurtarıcı rolüne yerleşmesi…

Sadece bizde değil, yakın tarihi neoliberal siyasetlere teslimiyetle geçmiş tüm toplumlarda hastalığın sorumlusu olanlara doktor rolü veriliyor. Tek tek bireylerin bu cendereden çıkış çabaları da belli ki çaresizlik deneyimine dönüşüyor.

‘BEYAZ YAKALILAR ÖFKEYİ KENDİNE, YOKSULLAR İSE MÜLTECİLERE YÖNELTİYOR’

Kriz ‘hayat pahalılığı’yla da karşımıza çıkıyor, yaşamak için çalışmak kapitalizmde bir zorunluluk… İhtiyaçlarımızı karşılamak hususunda karşılaştığımız bu zorluklar toplumsal ya da bireysel olarak psikolojimizi nasıl etkiliyor? Hangi duygular açığa çıkabiliyor ya da artabiliyor?

Özellikle beyaz yakalılar, orta sınıf ya da küçük burjuva diye adlandırılan toplumsal grupta bunun semptomları daha iyi gözlemleniyor. Çalışma koşulları ve biçimleri sıklıkla bir bi’at süreci gibi. Hemen herkes bu bi’at etme ve bi’at etmişliğe duyulan öfke arasına sıkışmış durumda. Bu öfke de sıklıkla kişinin kendisine yöneliyor ve yıkıcı bir hal alıyor.

Gözlemlerime göre görece eğitimli sınıfta bu öfkeyi kendine yöneltme, melankolik bir deneyime dönüştürme eğilimi fazla. Zira onlar, neoliberal aldatmayı “O başardı, ben başaramadımsa hata bende” diye özetlenebilecek yanılsamayı daha güçlü hissediyorlar.

Yoksullar ise, yaşam koşullarının sorumlusu olan muktedirlere değil de ‘en alttakiler’e, örneğin günümüzde mültecilere yönlendiriyorlar bu öfkeyi.

DAYANIŞMA: DAHA FAZLA HATIRLANIP SAHİPLENİLMESİ GEREKEN BİR KAVRAM

İşçilerin birbirleriyle ve diğer toplumsal kesimlerle kurduğu ‘dayanışma’ bağlarının zedelenmiş olmasının, bu türden baskı ve etkilerin intihara dönüşmesinde rolü var mıdır?

Dayanışma, Sovyetik bloğun dağılmasının arifesinde özellikle Polonya’daki semptomun adı da olduğu için epey örselenmiş kavramlardan biri. Fakat günümüzde özellikle travma ve benzeri kavramlara göre hatırlanılması, daha fazla sahiplenilmesi gereken bir kavram diyebiliriz.

Zira neoliberalizmin kimliklere şuna buna göre ayırıp öylece bıraktığı duruma bir karşı çıkış potansiyeli taşıyor.

Evet, bu tür durumlarda kardeşlik bağını, dayanışmayı güçlendiren faaliyetler iyileştirici olabilir. Zira ağır bir örgütsüzlük ve geleneksel olan bağların bile güçsüzleşmesinden söz ettiğimiz bir dönemden geçiyoruz.

EN ÖNEMLİ YOL: ORTAK – YAŞAM ÖNERİSİ

Kriz ‘ortak acılar’ üzerinden yeni dayanışma alanlarının oluşması için bir potansiyel yaratmakta mıdır? Bu tip dayanışma alanları veya faaliyetleri işçiler üzerindeki yalnızlaşma hissini ve dayanak bulamama halini sonlandırabilir mi?

Ortak acılar, diye bir siyasi payda, tekrar edeyim, eninde sonunda neoliberal söylemin, ayıran ve o ayrılıkta bağlamadan bırakan karakterini hatırlatıyor bana. Evet, geçmişteki acıların toplum ruhsallığında nasıl geriye döndüğüne, bunların siyaset sahnesinde özellikle nasıl istismar edildiğine dikkat eden bir siyasi pratiğin değeri daha yüksektir.

Asıl bir siyasi hareketi, hatta düşünsel çabayı değerli kılan ise ‘ortak-yaşam’ olanaklarına odaklanmak… Bir sınıf olarak işçiler kategorisi ise günümüzde üzerine çokça düşünülmesi gereken bir konu.

Ben geçmişte ‘Elveda Proleterya’ aceleciliğinin solu güçsüzleştiren bir tutum olduğunu düşünüyorum, fakat öte yandan politik bir kategori olarak sınıfın verili bir şey olmadığını, kitleyle arasında nitelik farkı olduğunu da sanıyorum. Sağın kitleselleştirdiği yoksulları politik sınıf haline getiren de sol siyasettir. Bunun da en önemli yolu ‘ortak-yaşam’ önerisi olabilir.

‘SOSYAL MEDYA SOL İÇİN DE SAĞ İÇİN DE AGRESYON BOŞALTIM HAVUZU’

İntihar vakalarının toplumda yarattığı etkiler nelerdir? Sosyal medyada insanların kendiliğinden bu konular üzerine oldukça konuştuğunu ve yakındığını gözlemleyebiliyoruz. Bunun sebepleri nelerdir? Toplumumuzun kendi gerçeklerini, dertlerini ve taleplerini konuşacağı, duyacağı alanların kısıtlanmasının bununla bir bağı var mıdır?

Toplumsal bağın duygu birliğiyle yaşandığı toplumlarda bir yurttaşın yoksullaşma nedeniyle intiharının ruhsal karşılığı hayatta kalanların suçluluk, daha çok da utanç duygularıdır. Fakat toplumsal bağlarımız öylesine incinmiş, birlikte yaşama kültürümüz öylesine örselenmiş durumda ki; olağan koşullarda uyarıcı, yaratıcı olabilecek bu duygular bile hızla bastırılıyor.

Bu türden kayıpların özellikle sosyal medyada mevcut siyasi karşıtlıklarımızla kodlanması ağır bir toplumsal parçalanma yaratıyor. Sosyal medya sol için de sağ için de bir agresyon boşaltım havuzu gibi…

Belki bu yanıyla olumlu işlevi de var. Fakat bir siyasi pratiğin ister bireysel ister toplumsal düzlemde ana mecrası haline geliyorsa üretici olmaktan uzaklaşılır. Bir de tuhaf bir paradoks daha var sanki; sosyal medya bilginin, bilgilenmenin dünya ölçekli hale gelmesine olanak sunuyorken duygusal olarak insanlar en fazla kendi koşullarına, dünyalarına buralarda yapışıp kalıyorlar.

‘RUHSALLIKTA HİÇBİR ŞEY KAYBOLMUYOR’

Ekonomik krizle birlikte toplumumuzda ciddi bir psikolojik krizden bahsedebilir miyiz? Toplumsal bir travma yaşıyorsak eğer bunun sonraki nesillere aktarımı ne olabilir? Kısacası ileride bizi nasıl bir toplumsal yapı ve politik yapı bekliyor olabilir? 

Yazık ki toplumumuz geçmişiyle de ‘üzerine konuşulamaz’ hale gelmiş, bastırılmış nice toplumsal dertle biçimlenmiş durumda ve bunlara yenileri ekleniyor.

İster bireysel ister toplumsal düzlemde olsun, ruhsallıkta hiçbir şey kaybolmuyor. Bir şekilde geri dönüyor.

Eğer bastırılmış olan şeylerin bu geriye dönüşleri bilinçle karşılanmazsa yeni acılara yol açıyor. Siyasi krizlerin hızla varlık-yokluk gerilimine yol açmasının günümüze özgü olmadığını, mesela Türk devlet yapısıyla bağını ciddi bir biçimde düşünmemiz gerekiyor. Sadece yeni bir siyasi söyleme ve gelecek perspektifine değil, yeni bir tarih perspektifine de ihtiyaç var. Geçmiş ve gelecek zaman, sanki şimdi ve burada yoğunlaşmış gibi…

Epeydir bir toplum için grotesk kabul edilmeyecek bir haftamızın geçtiği yok… Dünya genel olarak neoliberal krizin ortasında yeni bir ruh ve akıl arıyor, biz de bu arayışın bir parçasıyız. Bu arayışın gerilimini ve sorumluluğunu taşımanın gerekliliğini vurgulamaktan öteye söylenebilecek çok az şey var.

‘AKP’NİN BİR SONUÇ OLDUĞUNA ODAKLANMALIYIZ’

Haklarını arayanlar bizim gibi antidemokratik toplumlarda kısıtlanmakta ve ‘terörize’ edilmekte. AKP diktatörlüğünün uzun bir süredir ‘OHAL’le ülkeyi yönetmesi ‘OHAL patronlar için var’ demesi KHK’larla birçok yurttaşın işinin elinden alınması işçilere ve toplumun diğer kesimlerine nasıl mesajlar veriyor sizce? Adaletsizliğin intiharlarla bir ilişkisi var mıdır?

AKP hükumetleri döneminin niteliksel farklılıkları var, bunu kabul ediyorum. Yine de AKP’nin bir sonuç olduğuna daha çok odaklanmalıyız diye düşünüyorum. AKP ve Erdoğan, daha kendileri güçlü birer siyasi figür olarak ortada yokken Türkiye’deki muktedirlerin siyasi fantezisi olarak vardılar.

24 Ocak/12 Eylül Darbesi’nden beri Türkiye’de ana akım medyada yer alıp da koalisyonların kardeş kanıyla özdeş olduğu amentusünü tekrarlamamış kalem çok azdır.

Güçlü lider fantezisi kendinde güç vehmeden hemen herkesin fantezisiydi. Bir fantezi için en riskli şeylerden biri de gerçekleşmesi…

Gerçekleştiğinde fanteziyi kuranlardan bazılarının canını yaktı, doğru. Fakat o kişi ve grupların bu rüyayı görüp sabaha memnun uyandıkları gün de hiç az değildi.

Kaynak: İlerihaber

İlginizi çekebilir