Prof. Kurul: Barış Akademisyenleri asla pişmanlık göstermedi

Barış Akademisyeni Nejla Kurul’a göre Barış Bildirisi’ne imza atmaktan çok o imzanın arkasında durmak önemliydi ve Barış Akademisyenleri imzalarına sadık kalarak güçlendi…

Bundan tam 6 yıl önce, çözüm sürecinin bitirilmesi ve çatışmaların başlaması üzerine 11 Ocak 2016 tarihinde Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden bin 128 akademisyen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığıyla bir barış bildirisi yayınladı. Bildiride iktidara insan hakları ihlallerine son vermesi ve Kürt meselesinde çözüm masasına geri dönülmesi çağrısı yapıldı.

Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “siz aydın değil, karanlıksınız” denilerek hedef gösterilen,“kanlarında duş alacağız” diyen Sedat Peker tarafından tehdit edilen Barış Akademisyenleri, şimdilerde TBMM OHAL Komisyonu’na yaptıkları başvuruların ret kararlarıyla karşı karşıya.

Peki altı yılda BAK’çılar ne yaşadı, ne yaptı? Kendisi de KHK ile Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen ve şu anda Eğitim-Sen Genel Başkanı olan Prof. Dr. Nejla Kurul’a kulak veriyoruz…

Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin üzerinden altı yıl  geçti. Bu süreçte akademisyenler neler yaşadı?

Metnin açıklanmasından yaklaşık 1 yıl sonra ihraçlar başladığı için 6 yılın ilk 1 yılı üniversitede, belirsizlik, kaygı, tehdit ve mobbingle geçti. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın 12 Ocak 2016’da, yani metnin açıklanmasından bir gün sonra yaptığı açıklama kaygıyı, tehditleri daha da artırdı.

Ne demişti Erdoğan?

“Bu aydın müsveddeleri, kalkıp devletin bir katliam yaptığından bahsediyor. Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız, aydın falan değilsiniz” demişti. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, buna dayanan disiplin yönetmeliği böylesi bir imzanın nasıl bir yaptırıma tabi tutulacağını net olarak tarif etmediği için, Erdoğan’ın açıklamasından sonra akademisyenlere ceza vermek zorunda hisseden üniversite yönetimleri de ilk başta şaşkınlık yaşadı. Bizler de uzunca bir süre ne yaşayacağımızı, neyle karşılaşacağımızı bilemedik.

İhraca, gözaltına, mahpusluğa kadar varacak bir cadı avı başlatılacağını öngöremediniz mi?

Hayır, en kötü ihtimalle uyarı, kınama veya kademe ilerleme durdurması gelebilir diye düşünüyorduk. Çünkü hâlâ üniversitede akademik özgürlüklerin, ifade hürriyetinin kısmen de olsa var olduğunu zannediyorduk. Fakat 15 Temmuz darbe girişiminden sonra muhalefete karşı başlatılan darbe ve OHAL ilanıyla birlikte otuzu aşkın KHK yayınlandı ve Barış Akademisyenleri peyderpey ihraç edildiler. Ben de Ankara Üniversitesi’nden 7 Şubat 2017 tarihli KHK ile ihraç edildim.

AKADEMİSYENLER KORKUNÇ BASKILARA KARŞI HIZLA BİR ARAYA GELDİ

İhraçlara kadar üniversite içinde Barış Akademisyenleri neler yaşadı?

Akademisyenler üzerindeki baskı üniversiteden üniversiteye farklılık gösterdi. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi o tarihten bugüne kadar onurlu bir direniş gösterdi ve Barış Akademisyenlerini üniversitenin özerkliği bağlamında, Cumhurbaşkanı’nın tehdidi dâhil dışarıdan gelen her türlü baskıya karşı korudu. Hacettepe, ODTÜ gibi köklü üniversiteler de bildiriyi düşünceyi ifade hürriyeti kapsamında görüp ihraç listelerine Barış Akademisyenleri’ni koymadı. Bazı üniversiteler ihraç etmeseler de akademisyenleri, kademelerini durdurarak, kadro vermeyerek, emekli olmaya zorlayarak, sözleşmelerini yenilemeyerek baskı ve mobbing uyguladı. Bununla birlikte Sedat Peker gibi bir çete reisinin “Kanlarında duş alacağız” ifadesinde özetlenen her türlü tehdit artarak sürdü. İktidar yansılı, sağcı STK’lar, yine iktidar yanlısı 5 bine yakın akademisyen gerek açıklamalarıyla, gerek karşı imzalarla bizi hedef aldı.

Barış İmzacıları’nın bu süreçteki genel tutumu nasıl oldu?

Akademisyenler bu korkunç baskılara karşı hızla bir araya geldiler. Örneğin Ankara Üniversitesi en fazla akademisyen ihraç eden yönetim oldu ama akademisyenlerin dayanışmasını, ifade hürriyetlerini savunmalarını engelleyemedi. Elbette bize mesafelenen arkadaşlar da oldu ama ilk imza metninden sonra bize yapılanlara karşı “İkinci İmzacılar” ortaya çıktı. İlk imzacı grubu 1128 iken, ikinci imzacılar kısa sürede 2200’ün üzerine çıktı. Sırf bu bile baskının dayanışmayı nasıl artırdığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Keza barış metnine katılmadığı halde bize yapılan baskıları reddeden, buna karşı tavır alan binlerce akademisyen de oldu. Nihayetinde çatışmaların, ölümlerin durmasını, barışın tesis edilmesini isteyen bir grup akademisyen aslında üniversitenin de, iktidarın da turnusol kâğıdı oldu.

ÇOCUKLAR ÖĞRETMENE GARDİYAN, OKUL MÜDÜRÜNE HAPİSHANE MÜDÜRÜ GÖZÜYLE BAKIYOR

Barış İçin Akademisyenler’e karşı yürütülen cadı avı, üniversitelere karşı yürütülen baskı tarihinde nereye oturuyor? 

İktidarla üniversite ilişkisi tarihsel olarak hep gerilimlidir. Üniversiteler iktidarlara karşı özerk olmadığı sürece bilim üretemez. Ama baskıcı iktidarlar her zaman bu özerklikten rahatsız oldular. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, aynı zamanda iktidarların üniversiteleri zapturapt altına almaya çalışma tarihidir. Fakat 12 Eylül darbesi sonrasında bile üniversiteler, fiziki anlamda da dört duvarın arasına sıkıştırılamamıştı.  Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Kampüsü’nün kapıları herkese açıktı. Karakolları, hapishaneleri andıran yüksek duvarlar, korunaklı kapılar yoktu. Cebeci’de oturan insanlar rahatlıkla kampüsün içinden geçip gidebiliyordu. Fakat son yıllarda bırakın akademik kadroyu, kampüs yapısını bile bu şekilde kuşatıp kontrol altına aldılar. Dahası, aynı uygulama ilkokul, ortaokul, liselerde de yapıldı. Hele Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde dolaşırsanız, bazı lise duvarlarının üzerinde tıpkı hapishanelerde olduğu gibi demir parmaklıklar ve tel örgüler görürsünüz. Çocuklar hapishaneyi andıran alanlara kapatılarak eğitimden geçiriliyor. Öğretmene gardiyan, okul müdürüne de hapishane müdürü gözüyle bakıyorlar. İktidarda egemen olan eğitim anlayışının da özetidir bu.

Kadrolaşmanın vardığı nokta nedir peki?

Mevcut zihniyet üniversite özerkliğini akrabaların, yandaşların sorgulanmadan kadroya alınması olarak algılıyor. Oysa üniversite özerkliğinin temelinde iktidardan, sermayeden, dini veya siyasi baskı gruplarından bağımsız olarak toplumsal, siyasal, iktisadi sorunların da dert edilmesi ve bu alanda geliştirilen düşüncelerin özgürce bilimsel çalışma konusu yapılması da yatıyor. Üniversite özerkliği “istediğimi yapar, aynı soyadını taşıyan onlarca akrabamı işe alırım, istediğimi kadroya alıp istemediğimi atarım” anlayışıyla tamamen zıttır.

BARIŞ BİLDİRİSİ ÜNİVERSİTENİN KARAKOLA ÇEVRİLMESİNE BAHANE EDİLDİ

Barış Akademisyenleri’nin açıklaması aynı zamanda üniversitenin iktidar lehine yeniden elden geçirilmesinin, yahut ele geçirilmesinin aracı mı yapıldı?

Kesinlikle, Barış Bildirisi üniversitenin karakola çevrilmesine bahane edildi. Maalesef bu altı yıllık süreçte üniversitenin sesi kısıldı ve hukuk fakültelerinden bile bir ses çıkamadı.

Barış Bildirisi sonrası kaç akademisyen ihraç edildi, kaçı hakkında dava açıldı, kaçı akademiden tamamen koptu?

Her şeyden önce baskılara dayanamayıp yaşamına son veren Mehmet Fatih Tıraş arkadaşımızı anmak istiyorum. Şu anda başkanlığını yaptığım Eğitim-Sen’in 317 üyesi Barış Akademisyeni. 549 Barış Akademisyeni bu süreçte ya istifa etmek, emekli olmak zorunda kaldı, ya işten çıkarıldı veya OHAL KHK’leriyle kamu görevinden ihraç edildi. Bu arkadaşlarımızın 79’u vakıf üniversitelerinden ihraç edildi. Bu arada emekliliğe ayrıldığı halde KHK listelerine konan arkadaşlarımız oldu. 822 arkadaşımız hakkında dava açıldı, dört arkadaşımız tutuklandı, 70 arkadaşımız gözaltına alındı. 15 ay hapis cezasına çarptırılıp hükmün geriye bırakıldığı 138, 18 ve üzeri hapis cezası alan 8, 22 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılıp hükmün geriye bırakıldığı 18 arkadaşımız var. Barış Akademisyenleri’ne karşı toplam 57 ayrı dava açıldı. Prof. Füsun Üstel ise dört ay hapis yattı ve Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Ve?

Aralarında araştırma görevlilerinin de olduğu başka ardaşlar da AYM’ye başvurdu ve oradan Türkiye koşullarında iyi diyebileceğimiz karar çıktı. Bu karara istinaden 624 Barış Akademisyeni yargılandıkları davadan beraat etti. Ceza almış, hükmün açıklanması geriye bırakılmış diğer arkadaşlarımızın davaları ise devam ediyor. Bu yargılamalar siyasi olduğu için iktidar değişikliğinde çok hızlı biçimde beraat edeceklerini ve üniversiteye geri döneceklerini düşünüyoruz.

İHRAÇ EDİLEN AKADEMİSYENLERİN YÜZDE 10’U DÖNMEK İSTEMİYOR, YÜZDE 43’Ü KARARSIZ

İhraç edilen akademisyenler, akademik hayattan tamamen koptu mu?

Biz Eğitim-Sen olarak kendi üyelerimizi mali açıdan elden geldiği kadar desteklemeye çalıştık ama bu yeterli değil. Bazı arkadaşlarımız part-time işlerde çalışmak zorunda kaldı. TİHV’in yaptığı bir araştırmaya göre ihraç edilen her 7 akademisyenden 1’i gelir geçtirici bir işe sahip değil. Çalışanların da yüzde 61’i tam zamanlı, yüzde 30’u parça başı işlerde çalışıyor. Üniversiteden uzaklaştırılan akademisyenlerin yüzde 13’ü emekli olabildiği için bir gelire sahipken, yüzde 37’sinin ise sosyal güvencesi yok. Ayrıca aldıkları projeler iptal edilen, tezlerini yazarken danışman hocalarının onlarla çalışmak istememesi veya onları yıldırmaya çalışması da cabası. Ayrıca dergilerde yazıları yayınlanmayan, hakemli dergilere gönderdikleri makaleleri reddedilen, yani bir şekilde akademik hayattan koparılmaya çalışılan üretken bilim insanlarından söz ediyoruz. Bahsettiğim araştırmada ihraç edilen akademisyenlerin yüzde 10’u “üniversiteye dönmek ister misin” sorusuna “hayır”, yüzde 43’ü “emin değilim” yanıtı vermiş.

BARIŞ AKADEMİSYENLERİ GERİ DÖNDÜKLERİNDE AKADEMİNİN ÜZERİNDEKİ BETON ÇATLATILACAK

Size sorsalar ne dersiniz?

Sanırım ben de yüzde 43’lük grubun içinde yer alırdım. Ama akademisyenlerin yüzde 47’si “dönmek isterim” demiş. Bu arkadaşlarımız üniversiteye döndüklerinde çok şey değişecek elbette. Akademinin üzerindeki beton çatlatılacak.
Yurtdışına gitmek zorunda kalan Barış Akademisyeni sayısı kaç?
Demin bahsettiğim araştırmaya katılanların yüzde 6,6’sının yurtdışında burs ya da iş bulduğu bilgisi de var. Ama kaç arkadaşımızın yurtdışına gitmek zorunda olduğunu net bilemiyoruz. Zaten gitmek de kalmak kadar zor. Yurtdışına giden arkadaşlarımızın da gözü sürekli burada, buradaki koşulların değişmesini, bilimin yapılabilir bir ülke haline gelmesi onların da temel beklentisi.
Bu altı yıllık süreçte Barış Akademisyenleri bir arada kalabildiler mi?
Çok sayıda akademi kuruldu ve arkadaşlarımız burada da birbirleriyle dayanışmaya, bilimsel araştırmalar yapmaya çalışıyorlar. Ankara, İzmir, Antalya, İzmir, Eskişehir gibi illerde Dayanışma Akademileri, okullar kuruldu. Bizim Eğitim-Sen olarak İstanbul, Ankara, İzmir şubelerimizde zaman zaman etkinlikler yapılıyor. Bazı yerlerde sadece Barış Akademisyenleri değil, tüm KHK’lıları kapsayan bir mücadele örülüyor.

OHAL KOMİSYONU 120 BİN BAŞVURUNUN 104 BİN 643’Ü HAKKINDA RET KARARI VERDİ

TBMM bünyesinde kurulan OHAL Komisyonu’nun kararlarını zaman zaman duyuyoruz. Komisyon şu ana kadar kaç ihraç hakkında karar verdi? 

Komisyona 126 bin civarında başvuru vardı ve şu anda hakkında karar verilmeyen sadece 6 bin 80 başvuru kaldı. Yapılan itiraz başvurularından bugüne kadar 104 bin 643’ü hakkında ret kararı verildi. Yani başvuruların çoğu reddedildi. Bizim Eğitim-Sen olarak 1602 üyemiz ihraç edildi ama o kadar büyük bir mücadele yürüttük ki, sanki tüm ihraçlar bizdenmiş gibi bir algı oluştu. Üyelerimizin yarıya yakınının, ki bunların arasında Barış Akademisyeni yok, başvurusu olumlu sonuçlandı. Öte yandan biz OHAL Komisyonu’nu hukuki bir mekanizma olarak değil, oyalama mekanizması olarak görüyoruz.

Barış Akademisyenleri itirazlarını AİHM’ye de taşımıştı. AİHM neden bu davalara bakmadı?

AİHM de iktidar lehine siyasi tutum sergiledi. Ayrıca kendisine 100 binin üzerinde başvuru yapılacağını bildiği için böyle bir yükün altına da girmek istemedi galiba.

Bir basın açıklaması binlerce akademisyenin hayatını, üniversitenin yapısını doğrudan etkileyen baskı mekanizmalarıyla karşılandı. Bu sürecin akademiye kalan bakiyesi ne oldu?

Etrafına duvarlar örülen üniversiteler içlerine kapandı, sessizliğe büründü ama Barış Akademisyenleri’nin direnci, mücadelesi, sesi her yerde yankılandı. Bu altı yıllık süreç aynı zamanda AKP-MHP’nin başaşağı gittiği, artan bir hızla kaybettiği dönem oldu. Kaybettikçe üniversitelere daha fazla yüklendiler. Akademinin inisiyatif alanı ortadan kaldırıldı. Rektör atamaları Saray’a bağlandı ve rektörler konusundaki iktidar tercihi de üniversitelere nasıl baktıklarının özeti oldu. Fakat örneğin iktidar baskısıyla Eğitim-Sen’den kopuşlar olmuştu, şimdi tekrar bize yönelik dönüşler var. Baskı varsa direniş de var. Üstelik bu direniş beyhude, sonuç vermeyen bir direniş değil.

YARGILAMADA SÜREKLİ PİŞMANLIK İSTEDİLER

Akademisyenlerin direnişinden ne gibi sonuçlar alındı?

Bir kere iktidarın tüm baskılarına rağmen Barış Akademisyenleri’nin bildirisinin de etkisiyle Kürt meselesi, Kürt yurttaşlara yapılan uygulamalar sürekli gündemde tutuldu. İnsanların ölmediği, kendi dillerini özgürce konuştukları, çokdilli bir Türkiye’nin örülmesinin, anadilde eğitim yapılmasının mümkün ve ihtiyaç olduğu gerçeği hiçbir inkar karşısında ortadan kalkmıyor. Öte yandan son yüzyılda üniversitenin iktidara karşı direnişler gerçekleştirdiği dönemler oldu. BAK süreci bu direnişin en muazzamlarından biridir. Barış Akademisyenleri bu süreçte üniversitenin yüzakı oldular. Bakın, yargılamalar sırasında arkadaşlarımızdan sürekli pişmanlık istediler. Ama Barış Akademisyenleri asla pişmanlık göstermediler. Çünkü pişman duyulacak hiçbir şey yapmadılar. Taybet Ana’nın sokaktaki, 11 yaşındaki Cemile Kadırga’nın buzdolabındaki bedeni ortadayken böyle bir şey mümkün mü?

Peki bu süreçte akademi içinde size yönelik ne tür eleştiriler, tepkiler geldi? 

Bize karşı iktidarın diliyle eleştiri yapanları zaten bir kenara bırakıyorum ama “bir imza attılar, ne oldu ki” diyenler de oldu. Doğrudur, imza atmak bir şey değil ama önemli olan attığın imzaya sadakat göstermek ve her türlü baskıya, tehdide rağmen onun arkasında durabilmek. Barış Akademisyenleri’nin gücü, attıkları imzanın arkasında durmalarındandı ve tarihe de böyle geçecek. Türkiye’nin ekmek ve su kadar muhtaç olduğu şey, yaşam hakkını savunmaktır. Bizler imzamızın arkasında durarak yaşam hakkına, onu güvence altına alan anayasaya, uluslararası hukuka sadık kaldık. Barış Akademisyenleri entelektüel sermayenin parayla, makam-mevki sunarak satın alınamayacağını ama baskıyla, zorbalıkla, hukuksuzlukla ortadan kaldırılamayacağını iktidara gösterdi. Akademinin geleceği iktidarın baskıları değil, akademisyenlerin bu direnişi belirleyecek.

Kaynak: Arı Gerçek – İrfan Aktan

İlginizi çekebilir