Özgür Denizli

Prof. Erik Jan Zürcher: “Türkiye’de faşizme doğru topyekûn bir kayma var” –

Prof. Erik Jan Zürcher geçen hafta uluslararası akademi dünyasının odak noktasındaydı. Osmanlı ve modern Türkiye Cumhuriyeti alanındaki derin tarih çalışmalarıyla dünyada sayılı otoritelerden biri olan, 65 yaşındaki bu mütevazı Hollandalı bilim adamı, uzun yıllar emek verdiği Leiden Üniversitesi Türkiye Etüdleri Bölüm Başkanlığı’ndan ve aktif akademik hayattan emekli oldu. (Zürcher, on yldır Uluslararası Tarih Enstitüsü’nün de yöneticisiydi.)

Bu vesileyle, onun yapıtlarından feyz almış olan tanınmış akademisyenler ve eski öğrencileri onu Hollanda’da üç gün süren seminerler dizisiyle andılar ve selamlayarak uğurladılar. Hollanda’da Türkoloji çalışmalarının da ‘kurucu babası’ sayılan Zürcher ayrıca müstesna çalışmaları nedeniyle ‘Hollanda Aslanı Şövalyesi’ nişanına da layık görüldü.

Bu velud akademisyenin göz kamaştırıcı kariyerine bakıldığında, ‘uğurlama’ töreninin eksik kaldığı bile söylenebilir. Çalışmalarında Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına odaklanan Zürcher’in, ‘çığır açıcı’, ‘kök metin’ olarak tanımlanan ve dokuz dile çevrilen yapıtı, ‘Modernleşen Türkiye’nin Tarihi’ (Turkey; A Modern History’), ABD, Britanya, Hollanda ve İskandinav ülkelerinde temel ders kitabı olarak yer alıyor.

Yazdığı toplam 12 kitap arasında ayrıca ‘Milli Mücadelede İttihatçılık’ (The Unionist Factor) da özel bir yer tutuyor. Genel anlamda, İttihat ve Terakki Partisi konusunda Zürcher, dünyadaki iki – üç uzman akademisyen tarihçiden biri sayılıyor.

Son çeyrek yüzyıl boyunca çabalarını Türkiye akademik camiasının dünya ile bağını pekiştirmesi için de yoğunlaştıran Zürcher, güncel siyasetten de gözlerini ayırmadı: Türkiye-AB ilişkileri ve reform süreçleri esnasında Hollanda Hükümeti ve Saray’a raporlar sundu, iş camiasına da görüşleriyle katkıda bulundu.

Aslında Zürcher ‘kısmen’ emekli oluyor. Anlaşıldığı kadarıyla Leiden Üniversitesi ile bağı kopmayacak, bazı akademik faaliyetleri koordine etmeye bir süre daha devam edecek.

Bu tören vesilesiyle Zürcher ile, derin bir gözlemcisi olarak, günümüzün çalkalanan Türkiye’sini konuştum. Ülkede sağdan sola her kesimin ormanı bırakıp ağaçlara bakmakta olduğu bu dönemde, yaşananları tarihsel bir perspektiften yerli yerine oturtması için bazı sorular yönelttim.

Söz Zürcher’de…

Türkiye, ülkeyi sürekli olarak uçurumun kenarında tutan bir kriz silsilesi, çözümü uzaklaştıran bir kısır döngü içindeymiş görüntüsü veriyor. En azından Gezi olaylarından bu yana gördüğümüz tablo bu. Bu karmaşayı biz nasıl okumalıyız? Türkiye tarihinde şu an da içinde olduğumuzla kıyaslayabileceğimiz bir dönem var mı? Varsa hangi anlamda?

Muhtemelen Gezi, 17 Aralık veya başarısız darbe girişimi gibi kısa vadeli krizler ile daha derinde yatan uzun vadeli kriz arasında bir ayrım yapmalıyız. Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması kitabında bir çok konuda hatalıydı ama Türkiye’yi “bölünmüş bir ülke” (“torn country”)  olarak tanımlamakta haklıydı.

Uzun vadeli kriz, temel olarak, muhafazakar, milliyetçi ve Sünni Müslüman bir dünya görüşüne sahip %60’lık bir çoğunluk ile şehirli liberallerden, Alevilerden ve Kürtlerden müteşekkil diğerleri arasındaki aşırı kutuplaşmada yatıyor.

Bu kutuplaşmayı özel kılan ve çözülmesini bu kadar zorlaştıran şey, sadece siyasi görüşler arasında değil, dünya görüşleri arasında yaşanıyor olması.

Her iki taraf da en ufak meseleleri dahi çözülmesi gereken basit sorunlar olarak değil, ülkenin ruhu ve geleceği ile ilgili çok temel bir mücadelenin safhaları olarak görülüyor.

Siyasi muhalifler sadece siyasi düşmanlar olarak değil, ülkenin geleceğini tehlikeye atan “hainler” görülüyor. Modern Türkiye tarihinde, şu anda şahit olduğumuz kutuplaşmayı andıran tek dönem, sanırım, Menderes dönemiydi, özellikle de 1954 sonrası…

O dönemde de iki büyük parti CHP ve DP arasındaki ilişkiler o kadar kötüleşmişti ki, aralarında anlamlı bir diyalog kurulması mümkün olmuyordu. DP kendini “ulusal iradenin” temsilcisi olarak, CHP’nin direncini ise bunun inkarı olarak görüyordu. Onların gözünde muhalefet ihanetle eş anlamlı bir hal almıştı.

Bugünkü durumla benzerlikler olduğu kesin, ama tarihsel parallellikler hiç bir zaman mükemmel değillerdir. 70’lerde yaşanan kutuplaşma Menderes rejimininden de, Erdoğan rejiminden de daha çok sayıda yaşama mal oldu, ama o kutuplaşma toplumun radikal kenarlarında, radikal sosyalizmin farklı türleri ile “ülkücülerin” faşizmi arasında yaşanmıştı.

Toplumun büyük kesimleri seferber olup, mücadelede saflarını belirlemiş olsalar da, o dönem bu anlamda bugünkünden farklıydı.

Türkiye’de siyasetin hep bir iktidar gaspı, kaba bir güç mücadelesi meselesi olduğu; hiç bir zaman düzgün bir demokratik düzen kurma amacı güdülmediği söylenebilir. Bazı güçler hep diğerleri üzerinde hakimiyet kurdular ve bunu da çoğu zaman şiddet kullanarak yaptılar. Gezi, 17-25 Aralık, Kürtlerle barış sürecinin bitirilmesi, darbe girişimi, referandum ve son seçimler gibi bir dizi dramatik olaydan sonra, bugün ülkede hakim olan kesim ve ideoloji sizce hangisi? İslamcılar mı, milliyetçiler mi yoksa ittihatçılar mı?

Bu soruya tarihsel perspektif içinde baktığınızda, modern Türkiye tarihi boyunca demokrasinin de hukukun üstünlüğünün tesis edilmesinin de, hemen hiçbir zaman kendi başlarına birer hedef olarak görülmemiş oldukları açıktır. Bunlar her zaman birer amaç olarak değil, ideal bir siyasal ve toplumsal düzenin tesis edilmesi için verilen daha büyük bir mücadelede kullanılabilecek elverişli araçlar olarak görülmüşlerdir.

Nitekim 1913 yılındaki İttihatçı darbesi, Mustafa Kemal Paşa’nın Takriri Sükün Kanunu ve 1925-26 yıllarında muhalefeti bastırması ile, 1960, 71, 80 ve 97 askeri darbeleri gibi “iktidar gaspları” bu kapsamda görülebilir.

Bu iktidar gasplarının hepsi daha büyük bir ideal uğruna yapıldı. İttihatçılar devleti kurtarmak, Kemalistler modern ve medeni bir toplum kurmak, ordu ise ordunun kontrolünde, “milli birlik ve beraberliğe” dayalı bir güvenlik devletini yeniden tesis etmek için iktidarı gasp ettiler.

Şimdi de benzer bir şey görüyoruz: Anlaşıldı ki, Erdoğan ve AKP için demokratik bir devlet tesis etmek, daha büyük bir ideal uğruna, yani tüm yetkilerin ulusal lider sıfatıyla Cumhurbaşkanında toplandığı, askeri ve ekonomik olarak güçlü, derinlemesine Müslüman  “Yeni Türkiye’yi” tesis etmek amacıyla kullanılan bir araçtan ibaretmiş.

İdeolojilere baktığımızda farklı akımların birbirlerini dışlamadıklarını görmek önemli. Jöntürkler Osmanlıcı VEYA İslamcı VEYA Türk milliyetçisi değillerdi; onlar her üçüydü de, ancak farklı boyutlarda, farklı durumlarda rol oynadılar.

Ulusal kurtuluş savaşında halkı seferber eden Türk değil Müslüman milliyetçiliğiydi. Kemalistler iktidardayken milliyetçilik serpildi, ama Türkiye her zaman Sünni bir millet oldu.

Şu anda Türk milliyetçiliği ile İslamcılık el ele yürüyorlar, ama aynı anda İttihatçıların/Kemalistlerin diğer her şeyin üstünde bir varlık olarak devleti yüceltme alışkanlıkları da AKP’ye miras kaldı. Tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi, bugün de “devletin kurtarılması gerekir” tezi, diğer her şeye baskın çıkan bir koz olarak görülüyor.

Seçmenlerin çoğunluğu 16 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimlerinde demokrasiyi ‘süresiz olarak uzaklaştırma, öteleme’ yönünde mi oy kullandı? Türkiye sizce ‘dönüşü olmayan nokta’yı geçti denebilir mi?

Bunu söylemek zor. 2017 referandumunda, kampanya sürecindeki tüm adaletsizliklere ve çalınan oylara rağmen halkın sadece %51.8’i TBMM’nin yetkilerini Cumhurbaşkanı’na devretmeye karar verdi. Türkiye’nin demokratik sisteminin acilen değiştirilmesi gerekli görülüyordu, çünkü çok sorunluydu.

Tüm yetkilerin mecliste toplanması, %34 oy alan bir partinin dahi mecliste mutlak çoğunluğu kazanmasına olanak sağlayan bir seçim sistemiyle birleştiğinde (ki 2002 yılında olan tam da buydu), meclisteki sandalyelerin %51’ine sahip parti mutlak güç sahibi olabiliyordu.

Bu da Türkiye’deki diğer tüm akımların ve toplulukların tamamen güçsüz kalmalarına ve dolayısıyla göz ardı edilebilir olmalarına yol açtı.

Bu durumun değişmesi gerekiyordu, ama bu değişimin tam da aksi istikamette olması gerekiyordu. İhtiyaç duyulan, 1961 anayasasına benzeyen ama orduya siyasi bir rol vermeyen (ki 1961 anayasasında bu da yer alıyordu) bir düzenlemeydi. Tam yetkili bir icracı başkanlık sistemi en yanlış tercihti ve Türkiye tarihinde tümüyle yeni bir şeydi.

Peki bu geri çevrilemez bir yenilik mi? Kısa vadede sanırım öyle. Zira şu anda gördüğümüz gibi, Cumhurbaşkanı bu değişiklikleri tüm önemli kurumların kendi yandaşlarının eline geçmesi amacıyla kullanıyor.

Bunları beş – on sene sonra geri almak, Soğuk Savaş’ın sonunda Doğu Avrupa’da gerçekleşenler cinsinden bir devrim gerektirecektir.

Meclisin kompozisyonu, milliyetçi-muhafazakar-izolasyonist eğilimin, partiler arasında sağladığı ⅔’lik çoğunlukla, esasında ‘kaya gibi sağlam’ olduğunu gösteriyor. Bir ülke olarak incitilme korkusu, Amerikan ve Batı karşıtı hissiyatla el ele yürüyor, ki bu korku, saldırganlığıyla, Avrupa’da dahi kendini hissettiriyor. Tarihsel açıdan bakıldığında bunun inatçı ve kalıcı bir olgu olduğu söylenebilir mi? Bu toplu zihniyet İttihatçı doktrin çökene dek devam edecek mi?

Toprak ve güç kaybının uzun tarihi ile emperyalist dış güçlerin ve yurt içindeki hoşnutsuz grupların eylemleri birleşince – ki bunların en önemli dönüm noktaları olarak 1878 Ayastefanos anlaşması ve 1920 Sevr Anlaşması verilebilir – Türkiye’nin seçkinlerinde bir travma oluştu.

Bu travma eğitim kurumları, vaazlar ve zorunlu askerlik hizmetindeki endoktrinasyon gibi yollarla Türkiye halkının tamamına, Prof Müge Gökçek’in tanımıyla bir sendrom olarak aktarıldı. Bu yüz yıldan uzunca bir süredir Türkiye medyasında görülen sıradan bir özelliktir.

Bunun bir sonucu olarak Türkiye’nin saldırı altında olduğunu iddia eden ve düşmana karşı ulusal dayanışma çağrısı yapan siyasal söylemler çok etkili oluyorlar.

Bunun bir başka etkisi de milli güvenlik tezinin başka her şeye baskın çıkması ve Türkiye’deki çoğunluk açısından her türlü baskıyı mazur göstermesi.

Türkiye’nin Batı ve özelde ABD ile ittifakının sonuna mı gelindi? Bir yol ayrılığı yakın mı?

Türkiye’nin Batılı Müttefikleriyle ilişkileri temelden risk altında. Bunun sebebi İran, İsrail, Suriye ve Rusya politikaları gibi çıkar çatışmalarından çok, Türkiye’nin siyasi liderliğinin uzun zamandan beri ittifakın altında yatan temel dünya görüşünü artık paylaşmıyor olmasıdır.

19’uncu yüzyılın ortalarından itibaren siyasi seçkinlerin hedefi Batı sistemine – ki o zaman buna “Avrupa Uyumu” denirdi – eşit bir ortak olarak entegre olmaktı. Bu hedefe 1856 Paris Barış antlaşmasında hiç değilse kağıt üzerinde ulaşılmıştı. Kemalist Cumhuriyet, aynı hedefe “modern” ve “medeni” olduğunu göstererek ulaşmaya çalıştı.

Bunun anlamı “Avrupalı olmak”tı. Bu, Türkiye için, soğuk savaşın başından itibaren de böyleydi. Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle kurulan güvenlik ittifakı temel olarak ortak bir tehdit algısına (Komünizm) dayanıyordu ve unutmayalım ki Türkiyenin 1959 sonrasinda AET/AT/AB’ye entegrasyonunu sağlayan da aynı ittifaktı.

Dünyanın başka önemli kesimlerinde (Malezya, Singapur ve Körfez Devletleriyle birlikte Çin, Rusya, Filipinler ve Ruanda) olduğu gibi, Türkiye’deki hakim akım da artık Batı’nın liberal modernlik fikrinin ille de tek fikir olduğu görüşüne katılmıyor. Soğuk Savaş’taki Sovyet modelini çağrıştıran bir şekilde, hızlı ekonomik ve teknolojik gelişmeyi otoriter bir siyasal sistemle birleştiren, farklı bir model ortaya çıkıyor.

Bu ülkelerin çoğu artık Batı’nın tehdit algısını kabul etmek istemiyorlar. Türkiye vak’asında bu durum Suriye olayında özellikle görünürlük kazandı. Batı İslam Devleti’ni (DAEŞ) varoluşsal bir tehdit olarak gördü, Türkiye ise öyle görmedi. Türkiye için ise PKK ve onun yan kolları varoluşsal tehditlerdi, ki bu algı da Batı tarafından paylaşılmadı.

Sanırım söylemek istediğim şu: Evet, Türkiye’nin Amerika’dan ve genel olarak Batı’dan uzaklaşması daha temelli ve esaslı gibi görünüyor zira bu uzaklaşma dünya görüşlerinde ve tehdit algılarında bir ayrışmaya dayanıyor.

Aynı zamanda ben bunun ani bir kopuştan ziyade yavaş yavaş yolların ayrılması şeklinde, daha ağır gelişecek bir süreç olacağını düşünüyorum zira Türkiye’nin Batı ile entegrasyonu hala oldukça derin.

Türkiye’nin faşizme kayışını, Avrupa’nın ne yatıştırma politikalarının, ne de meydan okuma ve yaptırım politikalarının durdurabildiği yönünde bir görüş var. Ne olursa olsun sonunda kazananlar, daha fazla güç tahkim ve temerküz edenler Erdoğan’ın ve onun çevresindeki hakim klik oluyor yönünde bir görüş bu. Türkiye’yi yeniden demokrasi rayına sokmak için uzun vadede sizce en akılcı strateji nedir?

Tek kelimeyle: Ekonomik kriz.

Faşizme kayış ancak güçler ayrılığının ve hukukun üstünlüğünün temelinde yatan kurumların ölümcül bir zafiyet içine girmeleriyle mümkün olabilir. Bugün Türkiye’de bu süreç tam gaz ilerliyor. (Yüksek öğrenim kurumlarına, medyaya, mahkemelere, polise, merkez bankasına bakın).

Ama Türkiye Erdoğan’ın sorumsuz ekonomik politikaları nedeniyle çok ağır bir mali ve ekonomik krize giriyor. Türkiye’nin uluslararası desteğe ve en önemlisi ekonomisini istikrara kavuşturmak ve bankacılık sistemini çöküşten kurtarmak için yabancı yatırımcıların geri dönmesine ihtiyacı olacak. İhtiyaç duyulan destek ancak Batılı kurumlar tarafından (öncelikle de IMF) tarafından sağlanabilir, ancak bunlar da kurumların güçlendirilmesi konusunda ısrarcı olabilirler ve hatta olacaklardır.

AB artık 25 yaşına gelmiş Gümrük Birliği’nin modernize edilmesini ve vize rejimini Türkiye’deki bağımsız kurumların güçlendirilmesi koşuluna bağlayarak önemli bir rol oynaya da bilir. Bu AKP’nin/MHP’nin siyaset üzerindeki etkisini azaltmayacaktır.

Sırf Türkiye’de çoğunluk AKP/MHP bloğunu desteklediği için, öngörülebilir gelecekte iktidarın bu bu blokta kalacağına katılıyorum. Ama bu strateji yine de, halen Türkiye’de yaşanmakta olan türden, bir çeşit çağdaş faşizme kayışı durdurabilir, hatta kısmen geri bile çevirebilir.

ahvalnews.com’dan Yavuz Baydar’ın söyleşisi

Exit mobile version