Prof. Dr. Ayşen Uysal:: Memnuniyetsizlerin ittifakı mümkün

Prof. Dr. Ayşen Uysal: CHP, mitinglerle kitleleri kontrol altında tutmak istiyor

Öyle dönemler vardır ki, eylemler muhaliflerin ittifakından memnuniyetsizlerin ittifakına dönüşür. Türkiye’de de geçinemiyoruz eylemleri bu tür bir memnuniyetsizler ittifakını kurmaya çok elverişli.

Ayşen Uysal | Fotoğraf: Kişisel arşiv

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bir yandan emek sömürüsüne dayanan yeni ekonomi planını anlatıp, asgari ücret için de “Bugüne kadar olmuşun çok fevkinde bir artış olacak” diyerek beklentileri yükseltedursun, Erdoğan konuştukça TL’nin döviz kuru karşısında erimesi sürüyor. Geçim derdinin zorlaşmasıyla ilgili hemen her kesimden, işçiden, emekliden, işsizden, öğrenciden yükselen tepkiler ise AKP ve ortağı MHP’li siyasetçilerce alaylı ifadelerle karşılanmaya, sokağa yansıyan eylemler tehdit konusu edilmeye devam ediyor.

Çeşitli biçimlerde devam eden “Geçinemiyoruz” eylemleri, iktidarla birlikte sokağı kriminalleştirme, tehdit, kaos alanı olarak görme tutumunda CHP’de de strateji değişikliğine gidilerek, mitingler serisi düzenleme kararı aldırmıştı. Bugün Mersin’de “seçime davet” mitinglerinin ilkini düzenleyecek olan CHP’nin internet sitesinde mitingle ilgili hiçbir bilgi yer almıyor.

Cumartesi Söyleşisi’nde bu hafta siyasetin de gündemine giren sokakta siyaset konusunu ele aldık ve gazetemiz yazarlarından, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal’a başvurduk.

Sokakta siyaset neden önemli? Sokak, neden kriminalleştiriliyor? Demokrasi ve sokakta siyaset arasında nasıl bir bağ var? “Geçinemiyoruz” eylemlerinin genişlemesinin imkanları neler? Sosyal medya sokakta siyaseti ketliyor mu? Miting kararları, CHP’nin sokağa bakışını değiştirdiğini mi gösteriyor?

Sokakta Siyaset kitabının da yazarı, Ayşen Uysal Evrensel’den Serpil İlgün’ün sorularını yanıtladı.

SOKAĞIN ALANINDA DAHA KOLAY İTTİFAKLAR KURULABİLİYOR

Önce anımsamak için, sokak ve sokakta siyaset neyi temsil eder, neden önemlidir?

Sokakta siyasetin neyi temsil ettiği dönemsel olarak değişen bir şey. 1970’li yıllardan beri siyasal katılımın ayrılmaz bir parçası kabul ediliyor Batı demokrasilerinde. Özellikle 1960’lardan itibaren sokak eylemlerinin bütün dünyada yükselişe geçmesiyle birlikte, ona olan ilgi de artmış durumda fakat aynı zamanda 1950’lerden itibaren yapılan, bugün de devam eden bir dizi tartışma var. Temsili demokrasinin krize girdiği tespitinden yola çıkarak, şu sorular soruluyor; bu krizin üstesinden nasıl gelinebilir, demokrasi daha demokratik hale nasıl getirilebilir? Burada kastedilen yine temsili demokrasi. Buna bir dizi başka tespitler eşlik ediyor. Özellikle siyasal partiler ekseninde partilerin hiyerarşik yapılanmaları, lider eksenli yapılanmaları, yurttaşı sadece seçimlerde etkin kılan bir sistem olması ve en temelinde de benim çok sık tekrar etmeyi sevdiğim “Bizim seçtiklerimiz bizi ne kadar temsil ediyor?” sorusu etrafında da tartışmalar yürütülüyor. Sokağın gündeminde de bu tartışmalar var. Lübnan’dan tutun Tayland’a, başka pek çok coğrafyaya bu temsili demokrasi sorgulanmaya devam ediliyor. Sokakta siyaset ya da sokak eylemlerinin temsili demokrasiyi demokratikleştirmenin vazgeçilmez araçlarından biri olduğu kabul ediliyor. Yani iki seçim arası dönemde yurttaşı nasıl daha aktif kılarız, siyasete katılımını sağlarız sorusuna verilecek en temel yanıtlardan biri toplumsal hareketlerden geçiyor.

Dolayısıyla, halkın siyasete katılımının sandığa, seçime indirgenmesi otoriterleşmeye de alan açabiliyor?

Demokrasiyle toplumsal hareketler, sokak protestoları arasında birebir pozitif bir ilişki kuruluyor. Aslında toplumsal hareketlere, sokak siyasetine ne kadar alan açılırsa o ülkede demokratik bir rejim olduğunu söyleyebiliriz, tersinden de bunların alanı ne kadar daraltılıyorsa o durumda da otoriter bir rejimden ya da en basitinden otoriter sapmalar içinde olan bir siyasal sistemden söz etmiş oluruz. Ancak, pandemi kısıtlamalarına karşı eylemlerin yükselişini, özellikle ABD’de Trump döneminde yapılan protestoları hatırlayalım, bazı dönemlerde rejimi güçlendirici sokak protestolarının da olduğunu unutmamamız ve denklemi buradan hareketle de düşünmemiz gerekiyor. Meselenin bu boyutu, önümüzdeki dönemde daha fazla düşünmemiz gereken bir boyut.

Sokağın tehdit, provokasyon alanı olarak görülmesinde resmi muhalefet nasıl bir rol oynuyor? Sokağın tehlike olarak kodlanmasının muhalefet için faydası ne?

Bu konu özelinde iktidarın bakış açısının başta ana muhalefet olmak üzere muhalefete nasıl sirayet ettiğini, nasıl içselleştirildiğini gösteriyor. Özellikle CHP’nin son dönemde yaptığı açıklamalarda (Öncesinde de bu konuda açıklamaları var çeşitli vesilelerle) sokağın tehlikeli olarak addedilmesi, sokağın olağan olarak kabul edilmemesi gibi bir anlayışı çok net görüyoruz. Sokak eylemleri eşittir karmaşa, kargaşa, kaos! Dönem dönem bununla çelişen açıklamalar yapmaları, genel olarak bu anlayışa sahip oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Ya da bir taraftan adalet yürüyüşü yapan bir parti, diğer taraftan “Aman sokağa çıkmayın” diye parti örgütlerini uyarabiliyor. Buradaki tutarsızlık çözülemediği sürece de başta ana muhalefet olmak üzere muhalefet partilerinin bu konuda daha istikrarlı politikalar izlemesi çok mümkün olmayacak gibi görünüyor.

Ama diğer taraftan -bu daha bilinçaltında düşündükleri bir şey- sokakta siyaset, siyaseti biçimlendirmeye başladığı zaman kendilerinin tali kalması gibi bir korkuyu da yaşadıklarını düşünüyorum. Türkiye’de parti siyaseti, particilik adeta bir meslek olarak görüldüğü için bu mesleği icra etme yetkisine sahip olanın sadece kendileri olduğunu düşünüyorlar.

Bu tespitleriniz, “Geçinemiyoruz” eylemlerinin başlaması karşısında CHP’nin neden miting düzenleme gereği duyduğunu açıklıyor. Peki, mitingler yoluyla oluşan tepkileri soğurtmak, ehlileştirmek istendiği yorumlarına yaklaşımınız ne?

Aslında ilk tepkisi seçim mitingleri olmadı CHP’nin. Daha sonraki bir adım olarak seçim mitinglerini bizzat organize etmek gibi bir yola gitti. Sokağı ehlileştirmek ya da oradaki yönetimi ele almak, çerçeveyi belirlemek, dolayısıyla kitleleri kontrol altında tutmak gibi bir amaç olduğu tartışmasız bana göre de. Sokakta “Geçinemiyoruz” eylemleri çerçevesinde oluşan ittifaklara eklemlenmek yerine, “Kuralları ben belirliyorum, benimle hareket et, sokakta siyaset çerçevesinde kimlerle ittifak yapacağıma da ben karar veririm” anlamına geldiğini de düşünebiliriz. Yani, birlikte hareket etmek yerine, inisiyatifi kendi eline aldığı kitlesel gösteriler yapmak biçiminde bir strateji izliyor CHP.

SENDİKALARIN DEVREYE GİRMESİYLE EYLEMLER GENİŞLEYEBİLİR

Sol, sosyalist partilerin çağrılarıyla gelişen “Geçinemiyoruz” eylemleri “Halkın sokağa çıkması için bir kıvılcım yaratabilir mi” yönünde bir tartışmaya/beklentiye de yol açtı. Bu bağlamda eylemlerin karakteri için ne söylersiniz?

Önce şunun altını çizmemiz gerekiyor; sokakta siyasetin devrinin artık bittiği tartışmalarının yapılageldiği bir dönemde bu eylemlerin başlaması ve devam etmesi çok önemli. Bazı eylemlerde “Çare sokakta” diye pankartlar açılmıştı. Bu, yapılan tartışmalara da yanıt niteliğinde. Gezi’ye de gönderme içeren “Çare sokakta” sloganı, yine temsili demokrasiye eleştiri olarak da okunabilir, “Temsil ettiklerimiz çareyi ortaya koymuyorsa, buyurun biz sokakta çareyi yaratabiliriz” biçiminde bir sesleniş olarak görmek mümkün.

Özellikle 2015 yılından beri Türkiye’de makbul vatandaş olmayan için sokakta siyaset neredeyse olanaksızlaşmıştı. Bunun yansıması olarak da sokak, sadece bazı çevrelerin bedelini göze alarak protesto eylemini yapabildiği bir alana dönüştü. Bu yalıtma, yalnızlaştırma politikalarının bir sonucu aynı zamanda. Tabii ki bunun istisnaları vardı kadın eylemlerinde, Boğaziçi eylemlerinde olduğu gibi. TL’nin döviz karşısında değer kaybetmesiyle birlikte bu eylemlerin başlaması, 2015’ten beri hakim olan durumu değiştirmeye yönelik önemli bir adım niteliğinde. Burada kurulmuş birtakım ittifaklar var, bu ittifaklar ne kadar gelişir, kitleselleşir? Elbette birçok faktöre bağlı olarak önümüzdeki günler bunu gösterecek ama her kentte farklı ittifakların kurulduğunu görüyoruz. Örneğin İzmir’de DİSK’in örgütlediği eylemler ön plana çıkıyor. Bazı kentlerde KESK, bazı kentlerde demokrasi ve barış platformları, bazı kentlerde daha sosyalist partiler üzerindeki ittifaklar ön plana çıkıyor. İşte bütün bu ittifakların nasıl şekilleneceği ve nasıl ilerleyeceği meselesi önem kazanıyor. Ama şüphesiz özellikle sendikaların devreye girmesiyle birlikte bu eylemlerin genişleyeceğine dair bir öngörüde bulunmak mümkün.

Şunu da söylemek istiyorum, öyle dönemler vardır ki, eylemler muhaliflerin ittifakından memnuniyetsizlerin ittifakına dönüşür. Gezi böyle bir eylemler dizisiydi örneğin. Dünyada da başka örnekleri var bunların. Türkiye’de de geçinemiyoruz eylemleri bu tür bir memnuniyetsizler ittifakını kurmaya çok elverişli eylemler.

Bunu sağlayan ekonomik taleplerin ön plana çıkması mı?

Ekonomik kriz dönemlerinde ekonomik talepleri ön plana çıkaran eylemlerin bu tür geniş ittifaklara ulaşması çok daha olası görülüyor, evet. Tarihsel olarak birçok örnek bunu doğrular nitelikte. Örneğin ABD’deki occupy (işgal et) eylemlerinin ardından yapılan değerlendirmelerin bir kısmı bu yönde. Ekonomik kriz aynı zamanda bir toplumsal krizdir, ama aynı zamanda bir demokrasi krizidir. Buradan baktığımızda bu taleplerin aynı zamanda demokrasiye dair sorunlarımızın da birlikte dillendirildiği ve elde edilen kazanımların demokrasi adına da kazanımlara dönüşeceğini söyleyebiliriz.

BÜTÜN SOKAK EYLEMLERİ MİNİMUM DA OLSA ÖRGÜTLÜLÜĞE SAHİPTİR

Eylemlerin kitleselleşmesinin en temel aracı nedir?

Genişlemesinde en başta talepler meselesi önem kazanır, insanlar bir eylemin taleplerine kendilerinin duygu ve düşüncelerini yakın bulduğu zaman, o eyleme katılım artar. Hatırlayalım, Sarı Yelekliler eylemlerinin en büyük özelliği güvencesizlik meselesi üzerinden yükseliyor olması ve geçim sıkıntısı yaşayan insanların gündelik yaşamla siyaset arasında bağ kurması, bir şekilde söz sahibi olmak istemesi üzerine kuruluydu. Yani gündelik yaşamda ekonomi ve siyaset arasında kurulan ilişkiden kaynağını alıyordu. Benzer bir şeyi bugün Türkiye’de artık karnını doyurmakta zorlanan, maaşı olsa bile, işi olsa bile geçinme sıkıntısı çeken insanlar açısından da düşünebiliriz.

Ama her şeyden önce örgütlülük meselesi gelir. Minimum da olsa bir örgütlenmeye sahiptir bütün sokak eylemleri. Bunun illa klasik örgütler tarafından örgütlenmesi gerekmez, sosyal medya üzerinden örgütlenen bir eylem de örgütlü bir eylemdir nihayetinde. “Geçinemiyoruz” eylemleri açısından baktığımızda yine birtakım örgütlenmelerin çağrıcı niteliğinin önem kazandığını görüyoruz. Çeşitli örgütlerden bahsettik, DİSK, KESK, sosyalist partiler gibi. Minimum düzeyde de olsa örgütlülük ve örgütlerin çağrısının bazen kitleselleşme için ters teptiği de olur, doğrudur. Ancak kitleselleşme ve farklı kesimlere ulaşabilme açısından merkezi önemdedir aynı zamanda.

Bazı dönemlerde örgütsüz kişiler, politik olarak aynı yerde durduğunu düşünmediği örgütlerin çağrıcısı olduğu eylemlere katılır. Çünkü eylemin kendi taleplerini dile getirdiğini düşünür. Fransa’da ve başka birtakım ülkelerde pandemi kısıtlamalarına karşı olan örgütsüz kimseler aşırı sağ çağrıcı olsa bile katıldı. Sağcı olmasa da pandemi kısıtlamalarına karşı olduğu ve tek başına eylem düzenleyemeyeceği ve hatta nasıl düzenleneceğini bilmediği için. Örgütlenmenin ne kadar merkezi durumda olduğunu anlatmak için söylüyorum bunları. Tek faktör değildir örgütlülük, ama önemli bir yere sahiptir. Özellikle çağrıcılık ve neyin nasıl yapılacağını bilmek anlamında.

Eylem biçimlerinin, repertuarların değişip gelişmesinin etkisi için ne söylersiniz?

Türkiye’de özellikle ’90’lardan beri giderek alan kazandı basın açıklamaları. Bugün artık bizzat repertuvarlarında basın açıklaması başat eylem biçimi olanlar bile hem bıkmış durumda, hem de etkisiz olduğunu düşünüyorlar. Benim de yaptığım çalışmalar, sokakta siyaset yapanların en iyi bildikleri, en alışkın oldukları yöntemleri ya da eylem biçimlerini tekrar ettikleri yönünde bulgulara ulaştı. Burada tabii ki değişimler olabilir ama değişim öyle bugünden yarına olabilen bir şey değil. Gezi’de repertuarın ne kadar çeşitlendiğini gördük ama bunların içselleştirilmesi ve devamlılık kazanabilmesi Türkiye’de çok mümkün olmadı. Bazı grupların çok farklı eylem biçimlerine başvurduklarını elbette biliyoruz ancak bunun yaygınlaşması o kadar kolay değil. Örneğin öğretim üyeleri, bilim insanları için yapılan eleştirilerden biridir, “Hep imza kampanyaları düzenliyorlar” diye. Çünkü öteden beri nasıl başlatacaklarını, nasıl devam ettirebileceklerini bildikleri bir eylem biçimi. Ama kitleselleşmeyi belirleyen en önemli faktör eylem biçimi değil. Neyi nasıl ifade ettiği ve neyi talep ettiği meselesi. O nedenle örneğin ekonomik taleplere alternatifleriyle birlikte yönelmenin kitleselleşmeyi arttıracağını düşünüyorum.

KUTUPLAŞTIRMA SİYASETİNİN DEVAMI

AKP kriminalleştirdiği sokağa dönem dönem tabanını çağırıyor. Tesis açılışı, il ziyaretleri gibi faaliyetleri zaten birer seçim mitingine dönüştüren AKP/Erdoğan için özellikle 15 Temmuz sonrasında bu süreklilik kazandı. Buna neden gereksinim duyuluyor?

Tam da kutuplaştırma siyasetinin bir devamı olarak yapılıyor. Erdoğan, siyasetteki söylemlerini uzunca bir süredir kutuplaştırıp kendi tabanını konsolide etme anlayışına dayandırıyor. Tabanını sokağa çağırmasını da, bunun sokakta siyasete yansımış biçimi olarak düşünebiliriz. Sokak bir güçler ve mücadeleler alanıysa, ki biz öyle tanımlıyoruz, bu güç mücadelelerinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Sokakta gücü elinde bulundurmaktan da geri durmak istemiyor. Her alanda güç tekelini inşa etme girişimi olarak okuyabiliriz.

MEMNUNİYETSİZLERİN İTTİFAKI MÜMKÜN

BİR süredir yazılarınızda çeşitli ülkelerdeki daha çok sağ siyasete mensup aşı karşıtlarının ve pandemiye yönelik kısıtlama kararlarını eleştirenlerin düzenlediği eylemlere değinerek, bu eylemlerin geçinemiyoruz eylemleriyle birleşebileceğini söylüyorsunuz. Bunun temelleri, işaretleri neler?

Yukarıda ifade ettiğim memnuniyetsizlerin ittifakı meselesi ekseninde düşünüyorum bunu. Şunu en baştan belirtmek gerekir; Türkiye’deki bu toptancı bakış açısı meseleleri anlamamızı zorlaştırıyor. Sosyoloji en çok da burada gerekiyor sanıyorum.

Yapılan eylemlerde kısıtlamalara karşı olmaktan, aşı karşıtlığına uzanan bir yelpaze var, evet. Ama özellikle kısıtlamalara karşı olma meselesi, içinde solu da barındıran bir mesele ve eylemlerde onlar da var. Türkiye’de örneğin “Aşı olmayanlar işe gelemesin” meselesi en başta sol tarafından sahiplenildi ama örneğin Fransa’da sendikalar bunun için sokağa çıktılar iş güvencesi sorunu olarak gördükleri için. Sarı Yelek eylemcilerinin bir kısmı kısıtlama karşıtı protestolara destek verdi örneğin. Dolayısıyla Avrupa’da evet aşırı sağ bir sürü eylem düzenledi aşıya karşı, kısıtlamalara karşı, çağrıcı örgüt oldu. Bunu tabii ki yadsıyamayız ama diğer taraftan sendikalar, sol siyasette de bu tür kısıtlamalara karşı çağrılarla eylemler yaptı, özelliklede iş güvencesine ilişkin olarak da. Bunu böyle koyduğumuzda bir noktada geçinemeyenler, barınamayanlar, güvencesizler salgın koşullarında geçinme olanaklarını kaybedenler, işlerini kaybedenler, iflas edenler belli bir zeminde bir araya gelebilir.

Bunların da ötesinde önümüzdeki en bariz örneğimiz Gezi. Sonuçta MHP tabanının bir kısmı da Gezi eylemlerine katıldı. O dönemki adıyla İşçi Partisi eylemlere katıldı, aynı kortejde yürümedik evet, alanda aynı noktayı paylaşmadık belki ama alandalardı. Dolayısıyla siyaset bazen normal şartlarda hiç bir arada olmak istemediğimiz kişilerle bizi bir araya getirebiliyor, müttefik yapabiliyor. Bu açıdan baktığımızda bu sokak siyasetinde de değişmiyor. Bütün o memnuniyetsizlerin ittifakı meselesi gayet mümkün görünüyor bana. Hatta geleneksel siyasetten (partilerden) daha kolay ittifaklar kurulabiliyor sokağın alanında.

SOSYAL MEDYA SOKAĞIN DESTEKLEYİCİSİ VE TAMAMLAYICISI OLABİLİR

Sosyal medyanın sokağı ketleyici bir etki yarattığı, muhalefetin sosyal medyaya sıkıştığı tartışmalarına yaklaşımınız ne? Sosyal medyada gösterilen tepkiler, örneğin Twitter kampanyaları sokak eylemlerine neden yönelmiyor?

Aslında biz meseleleri hep kutuplaşma üzerinden tartıştığımız için verilen yanıtların da bu kutuplaşma ekseninde biçimlendiğini görüyoruz. Sunduğu olanaklar ve sınırlılıklarını birlikte ele almamız gerekiyor sosyal medyanın. Türkiye gibi basının iktidar tarafından bu kadar zapturapt altına alındığı ülkelerde haberleşme oldukça önem kazanıyor. Sosyal medya bu anlamda çok önemli kaynak, bu konudaki katkılarını göz ardı etmememiz gerekir. Ama şöyle bir sınırlılığı olduğunu da görmemiz gerekiyor, sonuçta sosyal medya dediğimiz şey daha çok benzerlerin bir araya geldiği, benzerlerin birbirini görebildiği mahalleler oluşturuyor. Bir bakıyorsunuz bir mesele sosyal medyada infial yaratmış ama bunun sosyal medyada oluşmuş mahallenin ötesindeki karşılığı ne? Bunu görmemizi sınırlıyor.

Diğer yandan, on yıllardır yapılan çalışmalar sokak eylemlerine en çok meseleler hakkında bilgi sahibi olan insanların katıldığını gösteriyor. Yani önce bilmek gerekiyor ki o konuda bir duyarlılık oluşsun. Sosyal medya Türkiye açısından tam da bu noktada önemli. Sosyal medya olmasaydı birçok meseleden bihaber olacaktık Türkiye’deki medyanın yapısı nedeniyle. O nedenle göz ardı edemeyeceğimiz, değerini küçümseyemeyeceğimiz bir alan. Dolayısıyla sokağın yerine geçmek üzerine yapılan tartışmaları çok anlamsız buluyorum, ancak sokağın destekleyicisi ve tamamlayıcısı olabilir sosyal medya. Bu sosyal medya üzerinden yapılan eylemlerin de tamamen anlamsız olduğu anlamına gelmez. Muhalefetin repertuvarı ikisini birlikte içerir, barındırır. Yoksa bunları karşıtlık üzerinden değerlendirmek Türkiye’ye özgü meseleleri tartışma biçiminden başka bir şey değil sanırım.

DEVLETİN DE BİR REPERTUVARI VAR!

“Geçinemiyoruz” eylemleri, suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’dan AKP ve MHP’li siyasetçilere, sağcı milliyetçi kesimleri mobilize etme gibi tehditlerle karşılandı. Konu, Milli Güvenlik Kurulu bildirisinde yansımasını buldu. Tehditlerden ve bildiriye konu edilmesinden otoriterliğin arttırılacağı çıkarımı yapabilir miyiz?

Türkiye’de sokak eylemleri ne zaman yükselişe geçse, MGK gündeminde yer alır. Bence daha önemli olan sağın demeyeceğim, çünkü sağ da kendi içinde homojen bir yapı değil ve bu tür eylemler yükselişe geçtiğinde kendisini sağcı olarak niteleyen ya da sağ partilere oy veren kesimlerden de bu eylemlere geniş katılım olacağını düşünüyorum. AKP bir süredir kutuplaştırma siyasetinin bir sonucu ama aynı zamanda amaçladığı bir şey olarak da aktif militan bir kadro yetiştirdi. Gezi’de bunun yansımalarını gördük, palayı eline alan, sopayı eline alan eylemci avına çıktı. Türkiye tarihinde özellikle 1970’leri, 80’leri düşündüğümüzde farklı biçimlerde, farklı bileşenler üzerinden de olsa sürekliliği olan bir şey bir taraftan. Devletin de bir repertuarı var toplumsal hareketler karşısında. Karşıt görüşler üzerinden eylemleri yönetme ve bastırma meselesi de son derece geleneksel bir yöntem Türkiye tarihi açısından baktığımızda.

Kaynak: EVRENSEL – Serpil İlgün

İlginizi çekebilir