Potansiyel Tarih: Emperyalizm Tarihinin Unutturdukları – Ariella Aïsha Azoulay

Yabancı ve uzak diyarlara gerçekleştirilen ilk istila seferinden sonra Avrupalılar, “yeni” dünyadaki diğer Avrupalılara katılmaya; bu yerlerle ticaret yapmaya, onları keşfetmeye, sömürmeye ve diğer Avrupalılarla paylaşmaya teşvik edildi, itildi ya da zorlandı.

Bu yerler onlara ait değildi; Avrupalıların gelişinden önce bir başkasına da ait olmamışlardı. Sebebi basit: Bunlar birer hükümranlık alanı (teritorya) değil, birer yer, birer dünyaydı; dolayısıyla kimsenin mülkü değillerdi. Bu “yeni” dünyanın kâşifleri, buldukları yerle değil; buranın kaynaklarıyla –kendilerinin saydıkları; ele geçirilmeyi ve sömürülmeyi bekleyen kaynaklarla– üretebilecekleri şeylerle ilgileniyorlardı.[1] Bu dünyada başkalarının, yenilik teşebbüsüne karşı olanların da yaşıyor olması, hem bir açmaz hem de bir fırsat olarak görülüyordu: Yerli topluluklar, çoğunlukla, ortadan kaldırılacak engel muamelesi görüyor; istilacıların tarafına geçirilecek tebaa, aldatılacak ortaklar ve esasen de kullanılacak ve istismar edilecek kaynaklar olarak görülüyorlardı. Bu, başlı başına yeni bir şey değil. İnsanlar, tarihin başlangıcından beri farklı şekillerde kullanılmış ve istismar edilmişlerdir. Bu durumda farklı olan, bunun bir yönetim ilkesine dönüşmesiydi: Başkalarını ve onların dünyalarını çalışma ve araştırma nesnesine dönüştürecek yapılar oluşturulup devreye sokuldu ve bu insanların istismarının bir parçası olarak, genellikle modern diye tanımlanan politik terimleri, yapı, kurum, kavram ve kanunları eklemleyip meşrulaştıracak, sömürüye dayalı araştırmacılık doğallaştırıldı.

[…] Yeni aşkıyla yanıp tutuşan bu biteviye hareket 15. yüzyılın sonlarında başladı ve yepyeni bir dünya yaratmak için farklı dünyaların yıkılmasının önünü açtı; dünyasız olduğu kabul edilen ve köleleştirilmeye, sömürülmeye, tecavüz edilmeye, mülksüzleştirilmeye müsait olduğu düşünülen insanlara yönelik umursamazlığı (ve bu insanların ellerinden alınan nesnelere karşı fazladan bir özeni) tetikledi. 1492’de İspanya’da yaşanan olaylar, bunun mükemmel bir örneğini sunuyor: Yahudi ve Müslümanların kitleler halinde sınırdışı edilmesi, büyük ölçekli bir siyasal topluluk imalatını hayata geçirdi ve Columbus’un “yeni dünya”ya gerçekleştireceği ikinci sefere fon sağlamak için el konulan “terk edilmiş” mülkler üretti.[2]

İlerleme anlatılarının tuzağına düşmemek için, yıkımın, bu hareketin şaşmaz ve üretici ilkesi olduğunu kabul etmek gerekiyor. Büsbütün onun tarafından koşullanmadan bu hareketi incelemenin tek yolu bu. Dolayısıyla, yüzlerce yıl arayla gerçekleşen, birbirinden kopuk, farklı ve alakasız olayları, aynı monoton emperyal diyafram hareketinin enstantaneleri olarak ele almayı öneriyorum: 1514’te Tainoların kültürel ve politik formasyonlarının tahrip edilmesi; İboların feodal olmayan eşit yurttaşlık sisteminin ortadan kaldırılması; önce İspanya’da, ardından da Yahudileri Fransız yurttaşı ilan ederek diğer Cezayirlilerden üstün bir konuma getiren Crémieux Kararnamesi’yle Cezayir’de Yahudi-Arap kültürünün yok edilmesi; 1948’de ve sonrasında Filistinlilerin kültürel ve politik formasyonlarının yıkılması…

Üstüne üstlük, kültürü yıkılanlar yalnızca Avrupalı olmayan toplumlar değildi. Avrupalı imparatorluk ajanları, kültürleri yok etmek üzere seferber edildiklerinde, Avrupa kültürü de kaçınılmaz olarak bundan etkilendi ve yıkım sürecine girdi. Avrupalı olmayan kültürlerin yok edilmesi Avrupa’yı zenginleştirdi zenginleştirmesine ama, aynı zamanda, “ilerleme” buyruğu altında yaşayamayacak ve yaşamasına izin verilmeyen Avrupa’daki çok çeşitli formasyonların yıkımını da beraberinde getirdi. Bu yıkımların bir örneği, Hilary Beckles’ın egemen anlatı çerçevesinde ele aldığı yasal bir belgede görülüyor; bir diğer örneği ise, Silvia Federici’nin egemen anlatıya aykırı bir yaklaşımla emperyalizmin yayılmasında kurucu rol oynadığını gösterdiği olaylarda görülüyor. “Suç işleyerek zengin olma” veya “insanları şahsi mal olarak damgalama” peşinde koşan Avrupalı ülkeler, “Afrika ve Avrupa’da o güne dek bilinen her türlü emek geleneğinden ahlaken ve hukuken kopmak” zorunda kaldılar: yani, sadece başkalarının değil kendi geleneklerinin de yıkılmasına göz yummak, çoğunlukla altlarındaki zeminin aşınmasına sebep olan yeni geleneklerin bunların yerine geçmesine izin vermek zorunda kaldılar.[3] Dönemin mevcut İngiliz yasal sisteminin yetersiz olduğu gerekçesiyle bu kopuşu meşrulaştıran 1661 Barbados Kanunu (“Zencilerin Daha İyi Yönetilmesi ve Düzene Sokulması için Kanun”) bunu açıkça ortaya koyuyor: “Mevzuatın tamamında, ne bize yol gösterecek tek bir iz var, ne de böylesi Köleleri nasıl yöneteceğimize dair tek bir kural”.[4]

Köleliği mümkün kılmak için Avrupa’nın o güne kadarki yasal formasyonlarının yıkılmış olmasından ayrı düşünülemeyecek bir diğer hususu ise bize Federici hatırlatıyor: Feodalizmden kapitalizme pürüzsüz bir geçiş yaşandığını anlatan bildik hikâyeyi yalanlıyor. Bu hikâye, Avrupa’da kadınlara ait bilgi ve beceri aktarımı yapılarının kökünü kazımayı hedefleyen “cadı avı”[5] seferberliği kapsamında zulme uğrayan yüz binlerce kadını ikinci kez katliama uğratıyor. Bu çifte katliam, emperyal olmayan ve emperyalizm öncesine ait rakip politik, kültürel ve ekonomik oluşumların mirasını unutuluşa mahkûm etti. Feodalizme galebe çalabilecek, “emekleme aşamasındaki kapitalist ekonomiyi batırma tehdidi taşıyan”, dolayısıyla onun yerine hayata geçebilecek formasyonlardı bunlar. Federici şöyle yazıyor: “Avrupa yönetici sınıfı, bu krize cevaben küresel bir taarruz başlattı; yeni servet kaynaklarına el koymaya, ekonomik tabanını genişletmeye ve yeni işçileri emrine amade kılmaya yönelik amansız teşebbüsleriyle kapitalist bir dünya sisteminin temellerini döşedi”.[6]

Yıkım, bir ilke olarak anlaşıldığında, onun hakkında öğrendiklerimizi unutmak, yalnızca beyaz ihtişamın ceremesini başkalarından daha çok çekmiş olanların tarafını tutmak ve onların davasına destek vermekten ibaret olamaz. Yıkım hakkında bildiklerimizi unutmak, dünyayı paylaşmanın emperyalizm öncesine dayanan ve yıkıcı olmayan yollarına sahip çıkıp onları unutuluştan kurtarmayı da içeriyor. Emperyal yıkım, bu yolları beyaz Avrupalıların torunlarının erişimine de kapattı; oysa bu insanlar pekâlâ bunları, emperyalizm öncesinden kalan mirasları olarak sahiplenebilirlerdi. Emperyal ilerleme kuvvetleri, yumruklarını indirdikleri her yerde yeni politik kurum ve pratikler dayattılar. Bunu yapmak için de, gittikleri yerin ekolojik, ekonomik, toplumsal, kültürel ve politik normlarını ve bilgi sistemlerini yıktılar; ve yalnızca yeni dayatılan usulleri normalleştirmekle kalmadılar, var olanın tahribatını meşrulaştırmak için durmadan daha fazla yenilik icat etme gerekliliğini bir norma dönüştürdüler.

 

Ariella Aïsha Azoulay’in Potential History: Unlearning Imperialism (Verso, 2019) adlı kitabının “1492: Marker of Reversibility” başlıklı bölümünden seçilmiş pasajların çevirisidir.


 

[1] Bkz. Andrew Fitzmaurice, “Anticolonialism in Western Political Thought—The Colonial Origins of the Concept of Genocide,”, Empire, Colony, Genocide: Conquest, Occupation, and Subaltern Resistance in World History içinde, der. D. Moses (New York: Berghahn Books, 2014).

[2] Bkz. The Expulsion: 1492 Chronicles, der. David Raphael (Valley Village, CA: Carmi House Press, 1992 [2. Basım]).

[3] Beckles, Britain’s Black Debt, s. 19.

[4] “An Act for the Better Ordering and Governing of Negroes [Barbados Act], 1661”, Slavery içinde, der. Stanley Engerman, Seymour Drescher, ve Robert Paquette (New York: Oxford Readers, 2001)

[5] Silvia Federici, Caliban and the Witch: Women, the Body and Primitive Accumulation (New York: Autonomedia, 2004), s. 164. Türkçesi: Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, çev. Öznur Karakaş (İstanbul: Otonom, 2012).

[6] A. g. e., 62.

Kaynak: E-SKOP           (Çeviri: Ayşe Boren)

İlginizi çekebilir