Pandemi Enkazından Ekososyalist Ütopyaya

Pandemi yıkımının dip noktasında, şimdi, bize gereken cesur ve yaratıcı düşünce. Marksist geleneğin içinde barındırdığı ütopyacılığa kucak açma zamanımız geldi.

Ekososyalizm

Ekososyalizm, 1970’ler itibariyle geliştirilmiş, insan toplumuyla doğayı uzlaştırmayı ve bu esnada kapitalizmin açtığı yaraları iyileştirmeyi amaçlayan bir program. Raymond Williams, Rudolf Bahro ve Andre Gorz gibi öncü düşünürlerin geliştirdiği ekososyalizm programı doğayı kendi içinde değerli gören ve insan toplumunun doğanın karşısında değil içinde olduğunu savunan bir görüşe sahip.

Tabi bu görüşün, tüm ütopyalarda olduğu gibi, ruhani bir boyutu da var. Doğayla materyal olmayan bir etkileşimin insanı insan yapan etmenlerden biri olduğu vurgulanıyor. Ekososyalizm insanları doğanın bir “artığı”  veya tüm aç gözlülüğüyle, kendini beğenmişliğiyle doğanın başına gelmiş bir kanser hücresi olarak görmüyor. Ekososyalizme göre, insanların doğayla bütünleşik yaşayamamasına neden olan özcü bir kötülük ya da ilk günah yok, insan doğanın bir parçası.

Ekososyalizme doğrudan ütopyacı bir program demek abartı olsa da birçok ekososyalistin ütopyalara karşı tavrı olumlu. Mesela, ekososyalist düşünür Michael Löwy ütopyaların sosyal değişimlerde katalizör görevi gördüğünü düşünüyor:

“Gerçek çelişkiler ve sosyal hareketler üzerine kurulu ütopyalar, sosyal değişimin vazgeçilmez ögeleridir. Ayni şey ekososyalizm için de geçerli. “Kırmızılar” ve “yeşiller” arasında stratejik ortaklık hedefleyen ekososyalizm, sadece siyasi arenadaki sosyal demokrat ve yeşil partilerle sınırlı bir ortaklık değil, geniş işçi hareketleri ve ekolojik hareketler arasında Küresel Güney’in ezilmiş ve sömürülmüş halklarını da dahil edecek bir ittifak kurmayı hedefliyor.”

Tabi kurulacak böylesine büyük çaplı bir kırmızı-yeşil ittifak, Küresel Kuzey ve Güney arasındaki dengelerin de önemli ölçüde değişmesi anlamına geliyor. Küresel Güney’in yaşadığı adaletsizliğin temel nedeni neo-sömürgeci kaynak aktarımı ve üretim ilişkileri. Küresel Güney’de artan iklim kaynaklı sorunlar da bu tabloya eklenince ve Kuzey’deki çalışan sınıfının dağılışı göz önünde bulundurulduğunda Kuzey ve Güney çalışanlarının arasında olası bir dayanışma her geçen gün daha da önem kazanıyor.

Kuzey ve Güney’i günden güne saran adaletsizliğin çözümü için gerekli olan en önemli faktörlerden biri gezegenin sürdürebilirliğine tarihsel zararlarda bulunmuş/bulunuyor olanlara sorumluluk yüklemek ve bu zararların karşılanması için onlar üzerinde baskı oluşturmak. Küresel boyutlu bir değişim ise ancak ve ancak 2030’a kadar sıfır karbon ayak izi, iklim finansmanı, açık sınırlar ve yenilenebilir teknolojiye adil erişim gibi ilerici politikalarla mümkün.

Pandemi Enkazı Altında Sosyalizm

Covid-19 dünya çapında toplumsal yaşama ağır bir darbe vurdu. Karantina ve sosyal mesafeyle artış gösteren daimi kaygı ve izolasyon hâli belki de geri dönülmez bir şekilde “biz”i yıktı.

Hâl böyle olunca, “toplum sorunu”, yani toplumsal yaşamın tekrar nasıl organize edileceği sorunu, bir cevaba her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Eğer amaç Covid-19 öncesine dönmekse tünelin ucunda bizi katı kurallarla örülü yenilenmenin yarattığı olumsuz koşullarda doğacak olan bir milliyetçilik ruhu bekliyor. Varlıklı olmayan ayrıcalıksız kesimler, sosyal yapılaşmanın sağladığı hayatsal mekanizmalardan gün geçtikçe daha da uzaklaştırılırken, diğer yandan yine aynı kesimler suçu kendilerinden de az imkâna sahip olan mültecilerde bulacak. Bu sebeple geçici kriz yöntemleri doğru çözüm değil. Tam şu anda ihtiyacımız olan şey post-kapitalist ekososyalizm. Peki bu ne anlama geliyor ve nasıl mümkün olur?

Öncelikle, sosyalizm düşmanlığına bir çözüm bulunması ve insanlara sosyalizmin içinde bulunduğumuz sisteme radikal bir alternatif sağladığının doğru bir şekilde aktarılması gerekiyor. Bu zor bir görev ancak İspanya, Fransa, İngiltere ve Amerika’da genç nesiller arasında sosyalizm fikri yavaş yavaş popülerlik kazanmış durumda. İspanya’da Podemos, Fransa’da Jean-Luc Melechon, İngiltere’de Jeremy Corbyn ve Amerika’da Bernie Sanders’ın tutkulu sosyalizm savunusu birçok insan tarafından aynı tutkuyla benimsendi. Bu çabalar sayesinde artık “kapitalist gerçekçiliği” (yaşadığımız gerçeklik olarak kapitalizmin aşılamayacağını savunan görüş) saran çerçevinin kırıldığını görüyoruz.

İkinci olarak, 21. yüzyıl sosyalizmi 19. yüzyıl sosyalistleri tarafından ortaya atılan şu temel fikirden vazgeçmemeli: yaptığı iş bireyin hayatına ya da sağlığına mâl olmamalı. Virüs, sağlık, yemek ve kargo sektörü gibi ön safta çalışanlar üzerindeki baskıyı arttırdı ve bu sektörde çalışan insanların toplumdaki önemini ve aynı zamanda kırılganlıklarını gözler önüne serdi. Ancak sözde dijitalleşen kapitalizm hâlâ daha çalışanların haysiyetini ve insanlıklarını hiçe sayıyor. “Gig ekonomisi” adı altında sunulan “esnek çalışma saatleri” ve güvencesiz çalışma şartları hem çalışanları hem de ailelerini zor durumda bırakıyor. Yaptığı işin şartları üzerinde kendisine söz hakkı verilmeyen insanlar, gittikçe işlerine daha çok yabancılaşıyor.


Amazon’un çalışma şartlarına karşı dünya çapında çıkan protestolardan, Almanya. © F.Boillot / Global Look Press

Yabancılaşmanın doruk noktalarına çıktığı şirketlerden biri de pandeminin en çok kazananlarından Amazon. “Dijital Taylorculuk” diyebileceğimiz bir iş prensibini benimseyen Amazon, küçük-ölçekli ve kalıplaşan iş bölümü ile çalışanlar üzerinde, dijital teftiş yardımıyla, doğrudan denetim kuruyor. Dijital Taylorculuk çalışanları birbirinden tamamen ayırarak herkesin üzerinde farklı (genellikle aşırı) performans baskısı oluşturuyor.

Ütopyadaki çalışma şartları böyle olmamalı.

Ve üçüncü olarak, 21. yüzyıl sosyalizmi ekolojik olmalı. Toplum ve doğa diyalektik bir ilişki içerisinde bulunduğu için toplumsal özgürleşme ancak ve ancak gezegenle sömürüsüz bir ilişkilenmeyle mümkün. Aşağıda sıralananalar en önemli ekososyalist talepler:

  • Borç sistemi ve neoliberal “yapısal reformlar” reddedilmeli. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların Küresel Güney üzerinde uyguladığı bu düzenlemeler, Güney ülkelerinde büyük çaplı işsizlik, sosyal güvence sistemlerinin yok edilmesi, doğal kaynakların tahribi gibi ciddi sosyal ve ekolojik yıkıma sebep oluyor. Neoliberal “yapısal reformların” ve borç sisteminin reddi, yeme, barınma, sağlık, eğitim, altyapı gibi çok geniş çaplı küresel refah eylemleri gerektiriyor.
  • Hem maddi hem teknolojik hem de uzmanlık anlamında küresel birikimin hızlıca adil bir biçimde paylaşılması gerekli. Küresel bir biçimde yenilenebilir enerji teknolojileri kullanılmalı, toplu taşıma sistemleri arttırılmalı, karbon ayak izini sıfırlayacak üretim biçimlerine geçilmeli. Ancak bu şekilde iklim krizinin yaratacağı yıkımı bir nebze azaltabiliriz.
  • Demir, çelik, kömür, petrol, alüminyum gibi maden kaynaklı malzemelerin ve enerjinin üretimi, hem iklim krizi hem de toprağın yok oluşu gibi nedenlerle azaltılmalı. Deniz ve okyanusların hem kullanımı azaltılmalı hem de ne askeri amaçla ne de özel amaçla katı, sıvı ya da radyoaktif materyaller boşaltmak için kullanılmalı.
  • Teknolojik değişim ve üretim üzerinde sosyal, politik ve ekolojik kriterlerle kamusal regülasyonlar uygulanmalı ve yatırımlar demokratik planlamalara uygun olarak yapılmalı. Ayrıca özel kuruluşlara kâr sağlayan teknoloji kamusal olarak finanse edilmemeli.

Hep birlikte düşünüldüğünde bu talepler kanlı canlı bir ütopya oluşturuyor— yine de böyle bir ütopya radikal olmasına rağmen imkânsız değil. Ve böylesine büyük bir değişim, 19. yüzyıl ütopyacı sosyalistlerin hayallerine paralel olarak, ekonominin ekolojik ve toplumsal hayatla tekrar iç içe geçmesi anlamına geliyor.

Sosyalizmin kapitalizme galip geleceği tarihi ânı yakalamaya çalışan sosyalistler, kapitalizmin krizlerini yakından takip ediyor. Katlanan ekolojik ve toplumsal krizlerin ortasında, şimdilik teoride de olsa, sosyalizm için elverişli bir dünya mevcut. Peki hümanist ve demokratik sosyalizm ihtimali şu an ne kadar gerçekçi?

Susan Watkin’in yeni on yıla girerken tüm dünyadaki muhalefet ve toplumsal mücadele üzerine söylediği şu sözlere kulak verelim:

“Fransa’yla beraber Amerika, toplumsal kargaşa bakımından dünya lideri olmuş durumda. Mart 2020’de karantinaların protestoları tamamen bitireceğine inanılıyordu. Ancak tam aksine protestoların mayası her geçen gün kabarıyor. Asıl soru popülizmin gerileyip gerilememesi değil (…) 2020’lerde mayası tutunca patlak verecek protestolara yön verecek siyaset nasıl şekillenecek?”

Protestolar daha mayalanadursun, yine de ekonomik ve sosyal adaletsizliğin yeşermeye yüz tutmuş protestoların ortak paydası olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu ortak payda kapitalist statükoyla, metalaştırılan emek ve şiddetli polis faliyetleriyle tam bir zıtlık içerisinde. Yeşeren protestolar, şayet sermayeyle uzlaşmaya varmazsa, içlerinde barındırdıkları talepler ve mücadelelerle toplumsal hayata ekolojik ve sosyalist ve belki de daha adil bir yön verebilecektir.

Kısaltarak çeviren: Alper Güngör
(Roarmag)

Kaynak – Oggito

İlginizi çekebilir