Alain Delon’un Meksika’da Cinayet-The Assassination of Trotsky filmi nedeniyle Joseph Losey ile buluşması şansı olacaktır. Çünkü Losey, sineması Delon’un belki o güne farkında olmadığı, kendi tiyatro-sanat çizgisini Aristocu dramın karşısına koyan, izleyiciyi ‘değişime’, sanatçıyı diyalektik ve tarihsel bakışa çağıran  Bertolt Brecht estetik anlayışına yakın yönetmendir.

Oğul Alain-Fabien Delon’un babası ünlü oyuncu Alain Delon ile ilgili İsviçre’de ötanazi yaptırarak hayata veda ettiği haberini yalanlayalı epey zaman oldu. Delon yaşlanmayı kabul edememiş, “Görünüşümüzü ve görme duyumuzu kaybediyoruz. Ayağa kalkamıyor, ağrı hissediyoruz. Büyük bir eziyet.” demişti.

Bir çağın simgesi ya da sinemada yıldız imgesinin karşılığı, diğer yandan ‘Aslında hiç oynamadım, yaşadım.’ diyerek pek de sevmediği bu imgeyi ikinci plana atmak isteyen Alain Delon, kuşkusuz kültürel belleğimizden silinmeyecek olsa da, bir an için yine de onu yitirme duygusuyla içimde kötü bir ağrı hissettim.

Ayrıca benim için birkaç önemli filmi vardı ki, sinemanın büyük yaratıcıları Luchino Visconti ve Joseph Losey ile birlikte yan yana getirebileceğim…

Delon keşfedilip sinemaya geçtiğinde ‘yakışıklı’ fiziğini öne çıkartan yönetmenlerle çalışmak istemeyecektir. Yine de eleştirmen-yazar Pierre Bouyxou’nun  sözleriyle ‘altmış yıllık film kariyerinin tüm kapılarını açan filmler baştan çıkarmanın gücünü öne çıkartanlar’ olacaktır.

Alain Delon ve yönetmen Luchino Visconti, Rocco ve Kardeşleri filminin çekiminde (1960)

İlk kopuşu İtalyan sinemasının büyük ustası, filmlerinde toplumsal gerçekliğe bağlı kalan Luchino Visconti’nin Rocco ve Kardeşleri filmiydi (1960). Filmdeki, İtalya’nın güneyindeki yoksulluktan kaçarak sanayi kenti Milano’ya iş bulmak için göç eden ailedeki beş kardeşten Rocco güçlü, inandırıcı bir Visconti karakteridir.

Visconti ilk filmlerinden başlayarak elinde yeni insanlara dönüşücek, yaşamaya atandıkları yeni hayatlarla yeni bir gerçekçilik, sanatın gerçekçiliğini yaratacak insan malzemesi’ aramaktadır. Alain Delon şöyle diyecektir:

Visconti, Clément veya Melville için oynadığımda onlara şöyle dedim: ‘Beni yönlendirin, ne istediğinizi söyleyin, sizin için buradayım.’ Bir şefe ihtiyacı olan bir müzisyen gibiydim. Ve onlar için oynamak muhteşemdi.”

Alain Delon’un soğuk kanlılığından taviz vermeyen katil rolündeki filmlerinden Samuray: Kiralık Katil, 1967 (yönetmen Jean-Pierre Melville)

Yanı sıra yazar Patricia Highsmith’in 1955 yılında yayımlanan Yetenekli Bay Ripley adlı romanından uyarlanan Kızgın Güneş (1960) filminde ‘genç ve yakışıklılığı’ ile olsa da gerçekten cinayet işleyen, aldatan, kötü karakterli Philippe’in hayatına/varlığına sahip olmayı başaran ‘oyuncu’ Tom Ripley’dir. Oysa onu öldürüp yerine geçeceği Philippe Greenleaf rolünü kabul etmesi beklenmiştir. Filmin tanıtım sloganını çok beğenmiştim:

İhtiras saat onda, kıskançlık onbirde, cinayet öğle vakti”.

Kızgın Güneş filminin yapımcıları Michelangelo Antonioni’nin iletişimsizlik üçlemesinin son filmi  L’Eclisse/Batan Güneş’in de (1962) yapımcısı olunca, gişe başarısıyla da çok beğendikleri Delon’u bu filmin başrolüne taşırlar.

Üç dört film sonra Delon, Sicilya’da geçen bir dönem filmini çekecek Visconti ile yine birliktedir: 1800’lü yılların sonunda Garibaldi devrimi günlerini anlatan Leoparda, Prensin yeğeni ve her devrin adamı olmayı başaran Tancredi’yi canlandırır, üstelik Prensi canlandıran Burt Lancaster’in güçlü oyunculuğu altında ezilmeksizin.

Bir ara Hollywood şirketleri onu ‘yıldız çekmecelerine’ koymayı dener, Amerika’da fazla kalamayacağını anlar, ona hayat veren Paris’e döner.

1972, Meksika’da Cinayet filminde Troçki’yi canlandıran Richard Burton ve katili Frank Jacson (Alain Delon)

1972 yılında The Assassination of Trotsky/Meksika’da Cinayet filmi çekimi nedeniyle Joseph Losey ile buluşması şansı olacaktır. Çünkü Losey,  sineması Delon’un belki o güne kadar farkında olmadığı, tiyatro-sanat çizgisini Aristocu dramın karşısına koyan Bertolt Brecht estetik anlayışına yakın yönetmendir. Brecht izleyicinin ‘değişimini’, sanatçının diyalektik ve tarihsel bir bakışı olmasını istemiştir.

Brecht’in kişisel olarak sinema ile çok yakından ilgilendiği bilinir. Birçok ilerici yazar-aydın gibi onun da peşindeki Nazi teröründen kurtulmak için Hitler’in planı olan ve ona diktatoryal yolu açacak Reichstag yangınından bir gün sonra (29 Şubat 1933) Berlin’den kaçacaktır.  Birkaç ülkede sürgün yaşayacak, devamında Hollywood’a geçecektir.

İşte Bertolt Brecht’in gözüyle …’Holivut’:

Ekmeğimi kazanayım derim

ben her sabah,
kalkar yalan satılan pazara giderim

girerim satıcılar yanında sıraya.

Yüreğim kabarır umutla

benim her sabah. (Çeviri: A. Kadir)

Orada dostluk kurduğu tiyatro ve film yönetmeni Joseph Losey  «Brecht bir sinema tutkunuydu, özellikle ABD’de yaşadığı günlerde o, Helene Weigel (eşi) ve Hanns Eisler (besteci) her gün birkaç film izlerlerdi.» notunu düşer.

İkinci bir teröre bu kez ABD’de yakalanmak üzereyken (1947 yılı) ve “Amerika’ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komisyonu” tarafından sorgulandığının ertesi günü, New York’ta Galileinin Yaşamı oyununun galası yapılırken o dönmemek üzere Avrupa’ya gider…

Losey’ye gelince Brechtçi görsel stile yaklaşabilen -artık aramızda olmayan, arkadaşım Mutlu Parkan‘a göre – “bireysel-toplumsal, bireysel-sınıfsal ilişki ve çelişkilerini çözüme ulaştıracak Brechtçi alegoriyi ortaya koyan bir stile varan filmleri”nin eksiklikleri elbet olmuştur, işte öne çıkanlar: Galilei, The Servant/Uşak, The Accident/Kaza Gecesi, The Go-between/Arabulucu ve Mr. Klein…

Meksika’da Cinayet filmi Brechtçi estetik, oyunculuk yönetiminden çok az iz taşısa ya da özdeşleşmenin ve katharsis/arınma özelliklerinin eleştirisini yapamasa da yine de bir Losey filmidir. Filmde, 1929 yılında Sovyetler Birliği’nden Türkiye, sonra Fransa’ya, ardından Meksika’ya (1932) sürgüne gönderilen Lev Troçki’nin cinayetle sonlanan günleri anlatılır. Film zaten “Bir sürgünden başka bir sürgüne’ yazısıyla başlar.

1940 yılıdır; Alain Delon’un oynadığı suikastçi Frank Jacson’ı (gerçek adı Ramon Mercader) ikna eden ve harekete geçiren filmdeki konuşmalar şöyledir:

Felipe: -…Troçki idealistin teki… Kusursuz Enternasyonal Proletarya Devletinin hayalini kuruyor… Troçki’ye bakarsak, kendisi Sovyetler Birliği’nin savunulmasını istiyor, ama gel gör ki Marksist ilkeler adına Stalin hükümetini devirecek! Bu da iç savaş demek. Savaş bizi yıkabilir. (…)

Frank Jacson:- Biliyorum bunları.

Felipe– Ama Troçki’yi bilmiyorsun…Troçki’nin elinde hala azımsanmayacak bir güç var.

Stalin, Troçki ve Troçkist  ‘zararlıların’ temizlenmesinde kararlıdır. Ve Ramon Mercader de görevini yapacaktır. Meksika hapishanesinde 20 yıl hapis yatarken Stalin onu gıyaben Lenin Nişanı ile ödüllendirecek, serbest bırakıldıktan sonra Sovyetlerde ‘kahraman’ ilan edilecektir…

Losey’nin bu filmde bir başka yaptığı ise, devrimci içerikte, çarpıcı renkleri, cesur, yalın ve anıtsal üslup taşıyan resimleri ile fresk sanatının Latin Amerika’da yeniden canlanmasını sağlayan Diego Rivera’nın keşfedilmesine yardımcı olmasıdır.

Meksika Devrimi’ne adanmış, filmde görülen Palacio Nacional freski başta olmak üzere politik bir dizi duvar resminin, Rivera’nın olağanüstülüğü hatırlandı.

Meksika’nın devrimci Michelangelo’su Diego Rivera’nın filmde de görülen ünlü Palacio Nacional freski 

Filmde Frank Jacson “-Bunları çizen kişi harika bir eylem adamı. Harika bir ressam…” açıklaması yapacaktır. Övgüyle devam eder: – Hangi ressam böylesi eylem adamı olur ki? Hangi eylem adamının böyle bir hayal gücü olabilir?”

Tabii ki Troçki üzerine yazarken, gazeteci Turan Yavuz’un -ışıklar içinde uyusun- çektiği belgesel “Exile In Büyükada” filmini unutmak haksızlık olur. İngiliz oyuncu Vanessa Redgrave’in seslendirdiği belgeselde, Troçki’nin  Istanbul, Büyükada günleri anlatılır. Turan Yavuz belgeselinden şöyle söz etmiştir:

“…Dünya Troçki’den kaçarken Atatürk davet ediyor Troçki’yi. Çünkü Türkiye’de proletarya gelişmiş bir sınıf değil. Troçki, Türkiye’ye gemiyle geldiğinde Atatürk’e bir mektup yazıyor, ‘Kendi isteğimle buraya gelmiyorum, sürgündeyim’ diyor. Atatürk, dönemin İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ aracılığı ile yazdığı cevabi mektupta ‘Burada istediğini yazıp yayınlayabilirsin, sana hiçbir kısıtlama getirmeyeceğiz’ diyor. (…) Filmin yarısı Türkiye’yi anlatıyor. Diğer yarısı ise Rus Gizli Servis ajanlarının Troçki’yi nasıl öldürmeye çalıştığından tutun da Troçki’nin kiralık ev aramasına kadar, burada yaşadığı sürgün yıllarını anlatıyor.”

Bence Delon denilince Mr. Klein filmi akla gelmeli… Losey’nin Brecht estetik anlayışına daha yakın filmi Mr. Klein’da (Türkiye’deki adı Kaderi Arayan Adam) Alain Delon işgalci Nazilerle işbirliği içindeki Vichy yönetiminin Fransa’sında korku içinde yaşayan Yahudilerin çaresizliğinden yararlanan, gözleri olup bitenlere tümüyle kapalı bir sanat simsarıdır. Değerli obje-resimlerini satarak -Flaman ressam Adriaen van Ostade imzalı bir portre gibi- ellerine geçen birkaç bin frankın kurtuluşlarının anahtarı olabileceğini umut eden bu insanlarla ilişkisi bir gün ansızın değişecektir.

Değişimi sağlayan, kendisiyle aynı adı taşıyan bir Yahudi kişinin yeni varlığı, tedirgin etmesi, ardından bu gölge kişiyi arayışı ve onun Nazilere karşı mücadele eden, bu nedenle öldürülen bir direnişçi olduğunu öğrenmesidir. Kafka’nın sözleriyle ‘gözlerinin önündeki demir panjur’ kalkmıştır.

16-17 Temmuz 1942 günü  Vélodrome d’Hiver/Kış Stadyumu’nda toplanan ve yük vagonları ile Auschwitz ölüm kampına götürülen (tümüyle gerçek-yaşanmış olay) 13.152 Yahudi arasına kurtulması mümkünken bilinçli, isteyerek girecektir. Filmin Türkçedeki adı gibi kaderi filan da aramamıştır…

Mr. Klein kimliğini başarıyla yorumlayan Delon’a günümüzde önce merkez sağ, sonra aşırı sağ partilere eğilimi nedeniyle, yaşasaydı Losey (ölümü 1984) dostça ‘itirazım var” diyebilirdi…

Ölüm korkusu değil/yaşamak ıstırabı ve Alain Delon üzerinden bu yazıyı yazarken, tutkularına baktım, ‘hayvanlarım sayesinde -köpekleri ve atları- hayata bağlandım’ diyordu. Yemek ile ilişkilerine de çeşitli yayınlarda göz attım. Onunla bağı olmasa da Paris ve Marsilya’da, Jean-Pierre Melville’in yönettiği ve Alain Delon’un trençkotlu, suskun ve cool görünüşüyle bir soyguncuyu oynadığı film Le Cercle Rouge/Ateş Çemberi (1970) adını taşıyan iki restorana rastladım…

Delon’un yemek zevki olduğu kaçınılmaz, Nice’de sahibi olduğu La Camargue adında bir lokanta ve tanınmış şef dostları var… Onlardan biri de Michelin yıldızlı Jean-Michel Lorain. Restoranı La Côte Saint-Jacques’ın menüsünde önerilen ‘Zencefilli, arpacık soğanlı, raventli (ışgın türü sebze) ve pembe turplu dana bonfile’ yemeğini seçtim, fakat tarif ve tabakta görüşüne aldanmamak gerekiyordu, özellik ve sırları ile pişirmek için Jean-Michel Lorain’i davet etmek gerekliydi…

Ama değindiğim bu hafifletici nedenle, Fransız mutfağında çeşitli sebzelerle -soğan, domates, brokoli ile- yapılan basit ve bütçe yormayan bugünlere çok uygun bir ıspanaklı peynirli bir kiş tarifi kuşkusuz verilebilir…

Ispanaklı Peynirli Kiş

Kiş hamuru (hazırlanacak: un-tereyağ-tuz-yumurta)

İç harç (ıspanak, taze soğan, zeytinyağı, yumurta sarısı, krema, peynir, tuz-karabiber)

Hazırladığınız ve dinlendirdiğiniz, merdane yardımıyla inceltilen hamuru tart kalıbına yerleştirin. Üzerine harcı dökerek, tart kalıbı büyüklüğünde kesilen yağlı kâğıdı da en üste koyarak önceden ısıttığınız 180 derece fırında pişirin. (Dilerseniz tart hamurunu önceden pişirip, harcı yerleştirebilir, fırından çıkarmaya yakın üzerine kaşar peyniri rendeleyebilirsiniz-.)

Kaynak: DUVAR

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…