Öyküyle okuru buluşturan ‘rastlantı’: Ayça Erkol’un öyküleri – Ayşen Işık

Ayça Erkol’un ‘Hiç Aklımda Yokken,’ ve ‘Sonra Sincaplar Geldi’ kitaplarının ardından yeni öykü kitabı ‘Bir Kış Gecesi Misafiri’, Alakarga Yayınları tarafından yayımlandı. Öyküsünü her yeni kitabıyla olgunlaştıran Erkol, çağımızın insani sorunlarının yanı sıra yazınsal arayışlarını da izliyor.

“Hiç o güne kadar uğruna didindiğiniz ne varsa elinizde patladığı oldu mu? Daha doğrusu bunun farkına vardınız mı?”
(Hiç Aklımda Yokken, Sf.22)

Neredeyse bütün öykülere gölgesini düşüren bir soruyla başlayacağım yazıya. Sorunun tınısı, soruluş biçimi, açıktan ya da gizliden duyuruluşu, öykülerle kurduğunuz ilişkinin anlamını da yaratıyor çünkü. Hayatlarının seyri değişmiş, bir geçiş süreci içinde olan anlatıcıların, hiç tanımadığı başkalarına, yabancı, belirsiz, belli bir kişiliği, çehresi olmayan bir dünyaya seslenmeyi yeğlediklerini derinden hissedip yerinizi, konumunuzu buna göre belirleyiveriyorsunuz.

Hiç Aklımda Yokken, Ayça Erol, 128 syf., Alakarga Yayınları Mart-2016.

‘Hiç Aklımda Yokken’ içindeki pek çok öyküde, hesapta olmayan birtakım olaylar, kendileri veya birileri yüzünden hayalleri alt üst olmuş, hevesleri kaçmış, benlik duyguları yara almış, dayanaklarını yitirmiş, üzerlerinde kontrollerini aşan güçlerin tehdidini, baskısını hisseden, başkalarıyla ilişki kurmaya pek de can atmayan, kendi karanlık yönlerinin, zaaflarının, yanılgılarının farkında olan, kendine dönmüş, yaşadığı evi, çevreyi değiştirmiş, oluruna bırakmış, arayış ya da bekleyiş içinde karakterler çıkıyor karşımıza. Öyküler, onların (şimdilik) askıya alınmış görünen yahut öylesine sürdürdükleri yaşantılarından bir kesitle, hayatın öngörülmezliği, planlarımızın boşunalığı, kuşatılmışlığımız, kırılganlığımız üzerine kurulmuş. Öykülerin gücünü, etkisini arttıran en önemli unsursa, yazarın karakter yaratmadaki dikkate değer başarısı. Yazı içindeki alıntıların çokluğu da bundan, umarım hem öykü kişileri hakkında hem onların dünyaları hakkında bir nebze fikir verir okura.

Farkında olmadan yine plan yapıyorum. Aynı tuzağa düşmek üzereyim. Her şey böyle başlıyor. Minik planlarla. Sabah yumurtanı nasıl pişireceğine karar veriyorsun, bir gece önce işe gideceğin gömleği ütülüyorsun ya da tezgâhtarları nasıl tavlarım diye kafa patlatmaya başlıyorsun. Sonra kendini kızla birlikte düğün mekânı bakarken, puset seçerken, yaz tatili için erken rezervasyon yaptırırken buluyorsun.” (Hiç Aklımda Yokken, Sf. 24)

Hatırlamak istemediğim kadar uzun zamandır yaratıcı yazarlık kursunda eğitmenlik yapıyorum. Kursun adından, takınmak zorunda olduğum yapmacık ifadeden, katılanların ise her şeyinden nefret ediyorum.” (Her Şeyin Cümlesi, Sf.65)

Bizim gibi insanlar. Gerçekten böyle bir alt tür gelişti. Yapmacık, huzursuz, mızmız ama iyi rol kesen. Nijeryalı kızların, ozon tabakasının, Akdeniz foklarının sorunlarına duyarlı görünen ama her gece yanında nefes almaya çalışan insanın sorunlarına aldırmayan.” (İnsan Kokan Toprak, Sf.30)

Kendi hayatının gidişatından emin olamayan birine kim, neyi danışır ki? Böyle şirketlerde özgüvenli görünmemek ölümle eş anlamlıydı. Ortalık ne istediğini bilen, her işten anlayan, yaşamı en küçük sırlarına dek çözmüş insanlarla doluydu. Daha lafı bitmeden müdürünün gözlerinde işinin bittiğini gördü.” (Yeşil, Sf. 78)

Sonra Sincaplar Geldi, Ayça Erkol, Alakarga Yayınları Ocak-2019

Yazar, yaşı, cinsiyeti, işi gücü, toplumsal statüsü, yaşadığı mahalle, çevre fark etmeksizin kendi dünyalarında, oldukları ve göründükleri halleriyle resmettiği, kendi ruhlarına, bedenlerine kavuşturduğu çeşit çeşit karakterle buluşturuyor sizi. Ne kendilerinde, ne hikâyelerinde, ne dillerinde hiçbir yapaylık hissetmiyorsunuz. Çay ocağı işleten esnaftan, günümüz iş dünyasının insanı insanlıktan çıkaran rekabetçi, baskıcı koşullarından tükenmiş plaza çalışanına, ev kadınından, sokaklarda yatanına, yazar olmayı kafasına koymuş cin bakışlı yeniyetmelerden, gece yarısı kapıyı çalan kâhin kılıklı düşsel kahramana, siyasi bir figürden, seri katile varıncaya, son derece ilginç, tuhaf, yarı kaçık insanlar bunlar. Hayvanlara tecavüz edeni de var, sinsice ölüme davetiye çıkaranı da, her yılbaşında noel babayı öldürme niyetiyle çatılarda bekleyen meczubu da. Bütün bu insanları kendi gerçeklikleri içinde gösterebilmesi, hikâyeleriyle fark edilmelerini sağlaması yazarın öykü yazmadaki yetkinliğini de ortaya koyuyor tabii.

Yazar, ‘Sonra Sincaplar Geldi’ ve ‘Bir Kış Gecesi Misafiri’ndeki öykülerde adeta kılık değiştirip daha serbest, daha özgüvenli, zihni başka türlü işleyen, oyuncu bir kimlikle çıkıyor okurun karşısına. Yaratma sürecinde, iç sese karışan anonim otoritenin sesine kulaklarını tıkadığı belli. Konularının seçimi, hikâye ediş biçimi, anlatının içinde çoğalan karakterler, genişleyen zaman aralıkları, öyküye başka bir boyut katan öykü içine yerleştirilmiş hikâyeler hemen göze çarpıyor. Cümlelerin akışındaki rahatlık, bir cümlenin ardından diğeri kendiliğinden, hiç çabasız gelip yerini buluyormuş hissi veriyor. Seçtiği ayrıntılar, bakışımızı yönlendirdiği nesneler, tercih ettiği açık, dolaysız anlatım, kişilerine göre biçimlendirdiği dil, dozu iyi ayarlanmış mizah unsuru, okumanın hazzını artırıyor. Öyküler dili, anlatımı, kurgusuyla okuru zorlamayan türden ama bu onların çabucak tüketilen metinler olduğu yanılgısına düşürmesin. Bazen bir nesne, bazen bir his, bir renk ya da bir sözcük, bir nevi çapa işlevi görerek öykünün, öyküdeki kişilerin belleğinizde yer etmesini sağlıyor. İlk kitapta salıncak, gelincik, şeftali, yöresel kıyafetli bir bez bebek, karakterin ruhuna baskı yapan, sadece bir renk olmaktan çıkan yeşil aklınızda nasıl iz bırakıyorsa, bu öykülerde de bir tişört, bir sincap, bir sokak kedisi, bir köpek, bir ezgi, işlemeli bir terlik, porselen pasta tabağındaki bir resim, karakterin üşüme hissi yahut bir şiddet sahnesinin tasviri öykü üzerine düşünme ve yorumlama imkânı sağlıyor.

Bir Kış Gecesi Misafiri, Ayça Erkol, 140 syf., Alakarga Yayınları Eylül-2020

Aydın’ın üzerindeki tişörtte sarı gözlü bir kaplan vardı. Kaplan, sarı gözünü bir an bile kırpmadan kendisine bakanın üzerine dikiyor, erkeğin göğsünden fırlayabilse neler yapacağını tehditkâr bakışları ve kötülükle büzülmüş ağzıyla anlatıyordu. Beril, el örgüsü, alaca bulaca bir hırkaya sarınmış, onun içinde adeta kaybolmuştu.” (Sonra Sincaplar Geldi, Sf.71)

Aydın’ın o sıralar bıraktığı sakalını çok sevmişti. “Sakalsız, çocuk gibi oluyorsun”, diye takılmıştı bir sabah banyoda yüzünü okşarken. “Saf, tombul yanaklı bir oğlan çocuğu gibi. Lütfen kesme.” Niyeti alay etmek değildi. Aydın başını tutup da küvetin kenarına vurduğunda aynı taşlar kan içinde kalmıştı. Beril yerde yatarken kan lekelerini belli şekillere benzetmeye çalışmış, başaramamıştı.” (Sonra Sincaplar Geldi, Sf.74)

‘Sonra Sincaplar Geldi’ kitabında ağırlıklı olarak kadın erkek ilişkilerini odağa alan yazar, ‘Bir Kış Gecesi Misafiri’ndeki öykülerdeyse tahammülsüzlüğün, şiddetin, kötülüğün, dışlamanın, dışlanmanın izlerini sürmüş. Karakterlerine ayna tutup birinin gözleriyle diğerine baktırırken, içinde yaşadığımız zamanın endişelerine, öykü kişilerinin kendileriyle, diğer insanlarla yakın, doyurucu ilişkiler kuramamasına, ortak korkulara, (taklit) arzulara, körelen yeteneklere, insanın gücünü eriten, başkalarının yanında bile yapayalnız olduğunu fark ettiren o büyük boşluk duygusuna, anlamsızlık hissine temas ettirebiliyor. İlk kitabında olduğu gibi, erkek karakterlerin dünyalarına girip zihinlerini cesaretle kurcalamayı sürdürüyor. “Django Reinhardt, Kurtar Beni”, “Amerika’nın Drama Kraliçesi”, “Saklambaç”, “Alain Delon”, “Çay Saati” layıkıyla kotarılmış öyküler.

Bu kez daha karmaşık bir şeyin ortasındasın. Üstelik seyirci değil başroldesin. Kadının evli olduğunu biliyordun. Bu seni bir süre durdurdu ama sadece bir süre. Hep dizlerinin beş parmak üzerinde biten kalem eteklerinden görünen düzgün, pürüzsüz bacakları, bakışlarındaki edepsiz meydan okuma, saçlarından yayılan yarı pudramsı koku bu süreyi kısalttıkça kısalttı. Ne zaman işyerinde, fotokopi odasında çılgınca öpüşmeye başladınız, ne zaman otoparkta aletini ağzına almaya başladı hatırlamıyorsun. Her şey ağzını bu kadar iyi kullanması yüzünden zaten. İyi konuşuyor, iyi öpüşüyor, iyi emiyor. O ağızla seni ikna etti.” (Django Reinhardt, Kurtar Beni, Sf.85)

‘Sonra Sincaplar Geldi’ içinde yer alan “Ali Dede Ölüyor” ile “Bir Kış Gecesi Misafiri” öykülerine ayrıca değinmek gerek. Elli altmış sayfalık, biraz masalsı, bol hikâyeli, iki uzun öykü. Yazarın kendi ifadesiyle söylersem, bu öykülerde birbirleriyle bağlantılı, metin ilerledikçe sırlarını ortaya koyan olay örüntüleri var. Yazma aşamasında kapsamlı bir çalışma imkânı bulmanın, akışı ilerletmenin, kurgu ile uğraşmanın zevkini, heyecanını doyasıya yaşadığı öyle belli ki. Kuşkusuz, bu tür denemeler yazma uğraşının doğal bir parçası. Merak, tutku, bitmeyen bir heyecan, yazarı hep daha iyisini yapmaya, daha farklıyı denemeye itiyor, neyi, nasıl yapabilirimin alıştırmaları, yazmaya devam ettikçe sürecek bir arzu. Düş gücünü kanatlandırmayı, yeni şeyler keşfetmeyi, içindeki saklıyı çıkarmayı kim istemez? İlgiyle okuduğum, kurgularını zekice bulduğum, bugüne, bugünün insanına, hayata dair söyledikleriyle de dikkatimi çeken bu iki öykü için şunu da düşünmedim değil. Sanki bu öyküler, ayrı bir kitapta toplansa daha mı iyi olurdu? Bu halleriyle gölgede mi kalıyorlar, gözden mi kaçıyorlar, bilemedim.

Son olarak, yazarla henüz tanışmamış olan okurlara, düşünce evreni zengin, yaratıcılığını her türlü kaynaktan besleyebilen, taradığı alanı her kitapta daha da genişleten bir yazarla tanışacaklarını söylemeliyim. Umarım bu yazı, Bilge Karasu’nun, ‘Ne Kitapsız Ne Kedisiz’de(1) dediği gibi Ayça Erkol’un kitaplarıyla okuru buluşturan o ‘açıklanamaz’ rastlantıya vesile olur.

Dipnot:

‘Ne Kitapsız Ne Kedisiz’ (Metis Yayınları-2017)

“Okur kitap arar ama kitabın da okurunu bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki ama rastlantıların çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?”

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir