Otomobiliniz İstanbul Sözleşmesi’ne karşı – Aysude Kölemen

İnsanlar bu büyüleyici gezegeni öldürmekten vazgeçmek yerine Mars’a gitmekten bahsedecek. Fantezi tabii. Çünkü araba sürmek istiyorlar.

Her sene giderek büyüyen ve son çıkan modelleri artık arabadan çok tankı andıran jipler otomobil piyasasında gittikçe artan bir pay ediniyorlar kendilerine. Merdivenle tırmanmayı gerektirecek; önünde, arkasında, yanında yönünde kamera olmasa NBA basketçisi olmayan insanları göremeyecek kadar yüksek makineler. Şehrin, banliyönün asfalt yollarında kullanılmak üzere alınan ve güvenli diye satılan ama tam anlamıyla kamusal tehlikeye dönüşmüş metal canavarlar. O kadar çok benzin yiyorlar ki, gaza basan kürenin ısındığını o an hissetmeye başlamalı.

O makinenin hareket etmesini sağlamak için benzin gerekiyor. Yani petrol. Korkunç bir şey. Şer bir şey. Bela bir şey.

Ne tesadüf ki dünyanın en beter, en baskıcı, en gerici, en sallantıda rejimlerinin topraklarından çıkıyor bu meret en çok. Aaaa ne tesadüf? Yoksa tesadüf değil mi? Değil. İran’ın İslam Devrimi yapabilmesinin sebebi petrol. Suudi Arabistan’ın adını ve yerini kimsenin bilmediği çoktan iyi kötü bir demokrasiye evrilmiş  minik bir devlet olmamasının sebebi de petrol. Minicik bir kabilenin şeyhinin Vahhabi inancının dünyayı sarması da petrol yüzünden. Suudi Arabistan’ın petrolü olmasa, Suudi Arabistan olamaz; köktendinci İslam’ı dünyada Hindistan’dan Orta Asya’ya, Afrika’dan Türkiye’ye finanse edemezdi ki o zaman bugün İslam bambaşka şekilde yaşanabilirdi. Tek sebep bu değil elbette. Müslümanlığın bugünkü halinin sebepleri Suudi Arabistan’ın rolüne indirgenemez. Ama bu rolün önemini de yadsıyamayız. Ve biliyor musunuz? Bütün bunlar Amerikalı bir ebeveyn çocuğunu kreşten havalı bir tankla alabilsin diye.

O petrol çıkarılsın diye kuyular açılıyor. Mühendis dışardan; kuyu teknolojisi, malzemesi dışardan; çıkaran şirket dışardan. Kuyudan limana bir yol. Bu memlekete çok bile bu kadarı diyorlar. Bir gemiye yükleniyor ve başka bir ülkede işleniyor o petrol. Arkasında diktatörlükler, zengin şeyhler ve generaller, asla gelişemeyen ekonomiler, iç ve dış savaşlar, zulüm bırakarak. O diktatörler patır patır muhalifleri hapse atmış, idam etmiş, kadınları zorla peçeye sokmuş, en temel haklardan mahrum bırakmış, göçmen işçileri köle olarak kullanmış, halkını eğitimsiz ve işsiz bırakmış, Yemenli çocukları bombayla, olmadı açlıkla öldürmüş, mühim değil. Onlar müttefik, onların annelerinin yası tutulur, önlerinde düğme iliklenir. Onlardan petrol alınacak, onlara silah satılacak. Ne de kârlı ittifaklar. Ve biliyor musunuz? Hepsi nasıl zengin olduğu belli olmayan birisi daracık İstanbul sokaklarında hak etmediği zenginliğini jipiyle dolaşarak göstersin diye.

O arabaların satılması lazım. Satılması için yol lazım. Yol için şehirleri öldürmek lazım. Araba sanayisi şehri katletmeden gelişemezdi, gelişemedi de. Araba komşuluğu, mahalleyi öldürmek zorundaydı. Öldürüyor. Araba sağlığımızı bitirmeden palazlanamazdı. Bizi egsoz dumanına boğması gerekiyordu, yaptı. Bizi hareketsiz bırakması gerekiyordu, başardı. Önce şehri öldürerek, arabasız gidemeyen iş merkezleri, alışveriş merkezleri yaratarak, bizi bedenimize, sokağımıza yabancılaştırarak. Komşuluğunuzun bitmesi şehirleşmenin ya da modernitenin değil, çarpık kentleşmenin ve bozuk modernleşmenin ürünü. Araba-petrol ortaklığı ile sunulan kentleşme ve modernleşme bu. Komşunuzun Vahabi kültürünün etkisinde kalması da o arabanın kullandığı petrolün masraflarını ödediği ideolojik savaşın size hediyesi.

Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika kolonyal geçmişlerine rağmen, biraz başlarını kaldırabilirlerdi. Sömürü ile biraz daha etkin mücadele edebilirlerdi. Hayır, mucize beklemezdim. Sömürü devam edierdi yine ama petrol bu sömürüyü var etmediyse de, çoğalttı, beter etti.

Sonra o petrol işlenirken okyanusa saçılacak, pardon sızacak. Milyarlarca balık, bitki, hayvan zehirlenecek, haber olmayacak. Sızıntı çünkü. O petrolü çıkaran Amerikalı aileler çok zengin olacak, ekonomide büyük söz sahibi olacaklar ve petrol ürünlerine devlet desteği almanın makul olduğuna dünyayı ikna edecekler. Ben Amerika’da yaşarken, bir litre petrol, bir litre şişe sudan ucuzdu. Bundan herkes memnundu. Oysa bu bir felaket.

ABD petrol kaynaklarını müttefikleri için güvenli tutmak zorunda uluslararası gücünü korumak için. O nedenle Ortadoğu’da petrol nedeniyle sürekli sallanan, başka güçlere yaklaşan rejimlere de müdahale ediyor. Ama tabii silah sanayii durumdan çok memnun. Savaş yoksa başlatırız, ilkesinden hareket ediyorlar. Petrolün satın aldığı silahlar, tanklar, uçaklar harika dostum. Çölde gezen tanklar, jipler ne kadar da normalleşti hepimiz için. Huzurlarınızda ordu-petrol işbirliği ile bitmeyen savaşlar, terör, çatışmalar. Çünkü 1950’lerde Detroit’teki otomotiv fabrikaları devleşsin diye otoyollarla döşemişti Eisenhower ülkesinin dört bir yanını. İnsanlar da şehirdeki apartman dairelerini bırakıp banliyölerdeki bahçeli evlere taşındılar. İşe bir saat mesafede. Sorun değil. Araba var. Bana bir araba. Eşime bir araba. 15 yaşına gelmiş çocuklarıma birer araba. Ama bir dakika. Siyahların banliyölere taşınmasına izin vermediler. Onları şehirde bırakıp kaçtılar. Siyahlar da taşındıkları beyaz mahallelerden beyazların kaçıvermesini, giderken bütün kaynakları götürmelerini ve boşalmış, fakirleşmiş, gelir kaynağı kesilmiş şehir merkezlerinde, onlara doğuştan suçlu muamelesi yapan devlet güçleriyle baş başa kalmıştı. Bunun da petrolle bağlantısı var, ne tuhaf.

İstanbul’dan çok önce Amerika yok etti mahallelerini, görünmez sınıfsal ve ırksal duvarlarla ayırdı sadece mahalleleri değil, koca koca yerleşim merkezlerini araba sayesinde. Sonra bu sosyal garabeti dünyaya ihraç etti. Çünkü araba da ihraç etmesi gerekiyordu. Biz imrendik bu yaşama. Amerikan banliyölerinden nefret ederim. Bir nevi açıkhava hapishanesi benim için. Ruhsuz, tek tip, komşuluğun da yapay olduğu yerler. Amerikan kasabasına gidersiniz, bir anda içiniz açılır, hayat şenlenir. Şehrine gidersiniz bambaşka bir alem. Banliyöler, yani bir dilim ekmek için arabaya binip dev marketlere gitmek zorunda kaldığınız, sonra hareket etmek için de yine spor salonuna gitmek zorunda kaldığınız petrolistanlar. Seveni çok ama ben almayayım. Ev, ev ve evdir. Doğal toplanma alanları yoktur. Yürürken sıkılırsınız, keyif vermez. Herkes bir yerden gelmiştir, bir geçicilik hissi vardır, buluşma mekânınız AVM’lerdir. Araba hayatın merkezidir. Yalnız yaşayan kadınlar banliyölerde  güvende hissetmez, şehir merkezlerini tercih eder sanılanın aksine. Şehrin yoğunluğu koruyucudur.

O petrol yakılır. Milyonlarca yıllık ağaçtan, dinazorlardan, biz adlarını bile öğrenemeden yok olmuş canlılardan arta kalan karbondur o. Yakarız. İlkel bir enerji elde etme şekli. Bunu çoktan aşabilirdik. Çoktan! Ama petrol olduğu sürece alternatif enerji üretme yöntemleri geliştirilmesin diye çok uğraşır devletler ve petrol lobisi. Petrol ürünlerine sübvansiyon verir, vergi indirimleriyle cazip hale getirir ama alternatif enerji üretenlere vermez ya da daha az verir. Türlü türlü ve gizli şekillerde yapar bunu. O yaktığımız petrol havaya karışır. Bizi zehirler. Astım eder, kanser eder, hasta eder. Buna da filtre vs ile biraz çare bulurlar. Göz boyayacak kadar. Doğal gaz vardır bir de. Doğal? Ocağınızda tencere kaynatırken çocuğunuzu zehirlediğini, evinizin havasını otoyola çevirdiğini ne de güzel saklarlar bu pazarlama harikası “doğal” gazın. Ama atmosferde kalır o karbon. Kalır da kalır. Gezegene çarpan güneş ışınlarını atmosfere hapseden bir sera plastiğine dönüşür. Dünya ısınır. Isınır. Isınır… Tam bizim hayatımızın orta yerine gelmişken artık o kadar çok ısınmıştır ki, iklim görünür biçimde değişmiştir. O iklim bizim bildiğimiz hayatın yaşandığı iklimdir. Aşina olduğumuz bir ritmi vardır. Bir yerde sürekli buz vardır, bir yerlerde aşırı sıcak. O iklimin dengesi, ritmi bozulunca buzlar erir, okyanuslar yükselir, adaları yutmaya başlar. Kışlar önce ısınır, sonra aşırı soğur. İstanbul Sibirya’dan soğuk olur bir hafta. Antartika’da kalıcı buzlar çözülmeye başlar. Eriyip biten bildiğimiz hayattır aslında.

Hayatın sona ermesi… Dev okyanusların diplerinde mercanlar topluca ölür. Sayısız hayvan türü yok olur. Sayısız. Var olduğunu dahi bilmediğimiz böcekler, bitkilerin milyarlarca türü yok olur. Bunlar oldu. Hızlanarak olmaya devam ediyor. Yaşam zinciri kırılacak bir noktada, ürünler azalacak. Kıtlıklar başlayacak. Ülkeler çölleşecek. Yavaş yavaş değil, aniden, dünyanın koca koca kısımları, Akdeniz, Anadolu yaşanmaz hale gelecek. Ama bunlara karşı propaganda yapmak için think-tankler alınır, televizyonda iklim değişikliğinin ispatlanmadığı yalanını yayacak katiller işe alınır, bu konuyu gündeme getirenlerden reklamlar kesilir. Şirket içi memolardan, petrol şirketlerinin iklim değişikliğini 1970’lerde bildikleri biliniyor artık. Ama zengin olmak için insanlığı yok etmek haber değeri taşımıyor. Ekmek çalana hapis, milyarları öldürene yılın iş insanı ödülü!

İnsanlar bu büyüleyici gezegeni öldürmekten vazgeçmek yerine Mars’a gitmekten bahsedecek. Fantezi tabii. Çünkü araba sürmek istiyorlar.

Hayır, arabalar ve petrol dünyanın bütün sorunlarının nedeni değil. Ama dünyanın bütün sorun ve dertleriyle bir şekilde bağlantılı. Soframıza gelen domatesin kirli havayla zehirlenmesinin de, İstanbul’un bir mahallesinde yaşayan kadının yaşadığı erkek şiddetinin de, Hindistan ve Toros köylerindeki sosyal dokuyu tamamen değiştiren kimi dini cemaatlerin de ideolojik altyapısı bir şekilde Suudi finansmanıyla, yani arabanıza koyduğunuz petrolle bağlantılı. Amerika’daki siyah kadının şehrin içindeki yoksulluğa sıkışmışlığı, işe giderken arabada ya da otobüste geçirdiğiniz ve ruh sağlığınızı bozan saatler, hareketsizlikten artan kilonuz, şekeriniz, tansiyonunuz, egsoz dumanı ile bağlantılı. Otizm ve astım vakaları, çarpık kentleşmeden bozulan komşuluk, mahallelilik ilişkileri, petrol parasıyla finanse edilen IŞİD’in yıkımından kaçan sığınmacıların Türkiye’ye yerleşmesi, Avrupa’ya artan mülteci göçü, bu göçü idare etme konusunda isteksiz devletlerin yarattığı siyasi kriz sonucunda güçlenen aşırı sağcı partilerin son yıllarda artan ekonomik eşitsizlikle her türlü manipülasyona açık gelen Batı demokrasilerini sarsmaya başlaması ve yükselen otoriter sağın her yerde iklim değişikliğini inkâr ederken bir yandan da dev petrollü araçları çok erkekçe bulup, herhalde eksik gördükleri erkekliklerine petrolün yoketmekte olduğu doğanın yeşilini, deresini, geyiğini, kadınların bedenleri üzerinde söz sahibi olma hakkını, LGBTİ+’nın varlığını tehdit olarak görerek saldırmaları… Bunların hepsi, ama hepsi birbiriyle bağlantılı. Ve bütün bunlar insanlığın sonunu getirecek gibi duran iklim krizi ile de bağlantılı. Otoriter liderlerin doğa düşmanı olması, ağacı gördüğü yerde kesip dereyi bulduğu yerde kurutmasıyla bağlantılı. Çünkü bütün sömürü sistemleri birbirine bağlı. O bağlantıları görmek için araştırmak, tartışmak, yazmak, en önemlisi de sormak gerekir. Milyonlarca araba, yani şahsi eşya, kamusal alan olan sokakları işgal etme hakkına neden sahip? Apartmanın önündeki küçük kamusal boşlukta yaşlıların çay eşliğinde sohbet etmeye, benim orada kendimce bir sebze tarhı yapmaya, akşam çocukların oynamaya hakkımız yok da, jipin işgal etme hakkı neden var? Petrol öyle buyurdu. Çünkü araba bunu istedi. Yani sermaye bunu emretti.

Zehirsiz domates, kadınların bedenleri üzerinde karar verme hakkından ayrı değildir. Şehrin sokaklarının bana değil de arabama ait olması, Anadolu kasabalarında yaşanan muhafazakârlaşmadan, çocuklar arasında artan obeziteden, insanlar arasında büyüyen tahammülsüzlükten bağımsız değildir. Biz bunu görmedikçe, birbirine göbeğinden bağlı konuları ayrı ayrı alıp, ayrı ayrı, birey birey, grup grup ayrılarak çözebileceğimizi sandıkça başarısız olacağız.

Petrole karşı alternatif enerji mümkün. Betona karşı sürdürülebilir çok katlı ahşap bina teknolojisi var. Mahalle bazlı, insan dostu, yürümeli, bisikletli, tramvaylı, asansörlü, parklı, bahçeli şehirler mümkün. Kadın ve erkek eşit yaşayabilir. Kürt ve Türk eşit yurttaş olabilir. Afrikalı ile Avrupalı denk şartlarda yaşayabilir. Herkes doyabilir. Herkesin çocuğu iyi okullarda okuyablir, herkes kolayca sağlık hizmetlerine erişebilir. Kanunlar herkesi koruyabilir. Hepsi mümkün. İlk engel bunların asla mümkün olmayacağını düşünmek, yani arzu yoksulluğu. Çocuklarımıza ölüm, beton ve tank arabalarla bezeli mezarlıklar bırakabiliriz. Bankacılar, finansçılar, pazarlamacılar, satışcılar, polisler, gardiyanlar, askerler, petrol mühendisleri, bodyguardlarla doldurabiliriz dünyayı. Ya da o çocuklara arabamızdan daha çok değer verebiliriz. Dünyada beş kat daha fazla ve çok daha yetkin doktor, öğretmen, sosyal görevli, ebe, ebeveyn destek görevlisi, botanikçi, araştırmacı, marangoz olmaması için hiçbir engel yok önümüzde. Kendimizden başka. Mal satmak, insan kandırmak, yakalamak, cezalandırmak için eğittiğimiz çocukları, insanları eğitmek, iyileştirmek, onlara yardımcı olmak, onları birbirine bağlamak, onları sanatla, dünyayı tasarımla güzelleştirmek için, sormak, soruşturmak; ölüme değil, paraya değil, hayata, güzelliğe adanmak için yetiştirebiliriz. İstihdamı bu alanlarda açmamak bir tercihtir. Bu mesleklere değer vermemek bir tercihtir. Bunun bir tercih olduğunu ve bu tercihin bütün diğer tercihlerle bağlantılı olduğunu ama bu tercihi bizim yapmadığımızı anlamalıyız artık.

O kadar da çok vaktimiz yok. Her şey birbirine bağlı ise, mücadele de birlikte olmalı. Bölük pörçük mücadele, işte o tercihleri yapanların tam da istediği şey. Bizden şehrimizi, bisikletli, tramvaylı, yürümeli, temiz havalı, mahalle okullu, kızlı-erkekli kafeli, pazarlı, komşulu, eşit, huzurlu, sağlıklı, rahat bir hayatı alan tercihleri yapanlara karşı birleşmemiz gerekiyor. Noktaları birleştirmeye başlayarak. Bisikletle okula ve işe gidebilen bir şehir düzenlemek için işe koyulma günü dündü. Onu kaçırdık, bugün var elimizde. Petrolsüz hayat, demokrasi, eşitlik, laiklik, barış ve komşuluk için şart ve zaten olacak. Ama elimizi çabuk tutmamız gerekiyor.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir