Orta Üst Sınıf Laik ve Muhafazakar Erkeklerin Babalık Deneyimleri

Umut Beşpınar ve Zeynep Beşpınar, “Muhafazakar ve laik babaların referans grupları ve diğerleriyle kurdukları ilişkiler ve toplumsal aidiyetleri, babalık tutum, stratejileri ve beklentilerini doğrudan biçimlendirdiği” konusunda hemfikir.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden Fatma Umut Beşpınar ve akademisyen Zeynep Beşpınar, “Orta Üst Sınıf Laik ve Muhafazakar Erkeklerin Babalık Deneyimleri”ni anlattı.

Umut Beşpınar, “Çocuğun sorumluluklar bağlamında anneye ait olduğu fikri, neredeyse çocuğun kaderini şekillendirenin anne olduğu fikri, burjuva ailesi ile birlikte zirveye çıkan bir yaklaşım diyebiliriz” vurgusu yapıyor. Zeynep Beşpınar ise, “Her şeyden önce, laik babaların kendi babalarından daha “sıcak” ve daha “ilgili”, daha “demokrat” ve “eşitlikçi” babalar olmayı, kısacası babalarından “farklı” bir babalık pratiğini hayata geçirmeyi çok önemsediklerini ve bunu ısrarla vurguladıklarını gördük” diyor.

Türkiye’de sosyal bilimciler için erkeklik, ama özellikle babalık daha az çalışılan konular gibi, ne dersiniz?

UB: Babalık konusu, genel olarak da erkeklik konusu, Türkiye’de çok çalışılan konular değiller dediğiniz gibi. 1980’lerden beri babalık Batı literatüründe ciddi olarak mercek altına alınıyor, babalığa ilişkin toplumsal kurgu, kimlik ve deneyimler ile ekonomik, toplumsal ve siyasi bağlam arasındaki ilişki biz araştırmacılara çok önemli bulgular sunuyor.

Son yirmi yıldır artan şekilde erkeklik deneyimlerini de anlamadan toplumsal cinsiyet dinamiklerini anlamanın mümkün olmayacağını düşünen araştırmacıların çalışmalarına rastlıyoruz. Bir de babalık konusuna psikoloji disiplinin daha erken dönemde eğildiğini söylemek gerek, Çiğdem Kağıtçıbaşı hocanın ebeveynlik üzerine çalışması bu konuda oldukça ufuk açıcı. Sosyoloji, aile çalışmalarında babalık konusuna son dönemde yöneliyor.

ZB: Türkiye’de son dönemde hem erkeklik çalışmalarına, bu ilgiyi takiben de babalık çalışmalarına artan bir ilgiden söz edebiliriz. Tabii burada mutlaka, Serpil Sancar ve Pınar Selek’in çalışmalarını anmak gerek, farklı bağlamlarda olsa da bu çalışmalar Türkiye’de erkeklik kimliğinin nasıl kurulduğu ve nasıl bir toplumsal hiyerarşi içinde şekillendiği ve bu hiyerarşiyi nasıl yeniden ürettiğini incelemekte.

Babalık konusuna doğrudan odaklanan çalışmalarda da son zamanlarda bir artış dikkat çekmektedir Türkiye’de herhangi bir toplumsal gruptan erkeklerin babalık deneyimine ilişkin ise sadece Tecik, Bolak Boratav, Barutçu ve Hidir gibi araştırmacıların çalışmalarından söz etmek mümkün.

Aslında “baba olmak” sanki tüm erkekler için önemli gibi görünüyor. Erkek olmak, baba olunca tamamlanıyor gibi, ne dersiniz?

ZB: Elbette her erkek baba olmak durumunda değil. Ancak erkekliğin kuruluşunda babalığın çok önemli bir yeri olduğunu da söylemek gerekir. Bu noktada Deniz Kandiyoti hocanın tespitini hatırlayacak olursak, kadınlık özellikle bizim toplumumuzun da aralarında yer aldığı Doğu Akdeniz toplumlarında “verili” bir kimlikken, erkeklik “kazanılan”, “kurulan” bir kimlik daha ziyade. Kadın olarak algılanmaktan, kadın kimliğinden “soyunmak” ne denli zorsa, erkekliği “kazanmak” da o denli sancılı olabilir.

Erkekliğe dair yapılan çalışmaların bir kısmı bu “erkekliği kazanma” sürecinin aşamalarına ve olmazsa olmazlarına odaklanıyor. Elbette, işaret etmeye çalıştığım sınavlar toplumdan topluma değişebiliyor. Örneğin Pınar Selek’in çalışması bu bağlamda bizim toplumumuzun genişçe bir kesimi için sünnetin ya da askerliğin yerine de değiniyor. Baba olmak da diğer aşamalar gibi, hatta onlardan da ağırlıklı biçimde, erkeklik halinin hem toplumun gözünde, hem de toplumda geçerli değer sistemini içselleştirdiği ölçüde, kişinin kendi gözünde kurulabilmesinin, “kazanılabilmesinin” olmazsa olmazlarından. Kendimce şöyle düşünüyorum, “erkeklik” geleneksel anlamda bir hegemonyayı inşa edebilme pratiğini içeriyor ise, bu inşa tekil erkekler açısından kişisel özellikleri yanında içinden geldikleri sınıfın, etnik ya da dini grubun kırılganlıkları ölçüsünde sınırlı olacaktır.

Oysa, baba olmak, babalık pratiği tüm bu kırılganlıklarla ilişki içinde şekillense dahi, bir eşe ve çocuğa “sahip olmuş” olmak, cinsel işleve, fertilite yetisine ve “aile kurma” yeterliğine “erişmiş” olmanın üstü örtük bir göstereni olarak da kabul ediliyor.

Bu anlamda, özellikle hegemonya kurmanın diğer araçlarından şu ya da bu şekilde yoksun olanlar açısından yara alan “erkekliğin”, yani tehdit altındaki kimliğin telafi edilmesine olanak sağlayabiliyor. Ki günümüz toplumlarına ana rengini veren ezme ezilme ilişkileri nedeniyle toplumun çok büyük bir kısmı açısından söylersek, “erkeklik kurgusu” o ya da bu nedenle yara alabilir. İşte babalık o ölçüde erkek olmanın belirleyeni gibi görülüyor.

Sizi laik ve muhafazakar erkeklerin babalık deneyimi üzerine çalışmaya yönlendiren ne oldu? 

UB: Ben bu çalışmadan önce 2014 yılında yüksek eğitimli ve kendini laik, çağdaş olarak tanımlayan babalarla  bir çalışma yapmıştım. Aslında kendim anne olduktan sonra ebeveynlik deneyiminin toplumsal ve siyasi dinamiklerle ilişkisi eskisinden daha çok ilgimi çekmeye başladı.

Yakın çevremdeki babaların kendi babalarından çok farklı olmayı babalıklarının merkezine koyduklarına tanık oldum. Biz kadınlar annelik deneyimimizde böylesi bir çaba içinde değilken, erkeklerin bu kopuş üzerine kimliklerini kurmaları bana çok ilginç geldi.

Yüksek eğitimli, profesyonel meslek sahibi ve kendini laik, çağdaş olarak gören bu babalar Türkiye’nin içinde bulunduğu artan muhafazakar ortamda babalarının onlara aktardığı değerlerin birçoğuna sahip çıkarken, babalarıyla yaşadıkları baba-çocuk ilişkisinden mustariptiler ve bundan çok farklı bir şey yapmak istiyorlardı. Bu onlar için oldukça zor bir deneyimdi.

Farklı bir baba olmak mümkün diye hissediyorlardı, ama nasıl olacağı konusunda ellerinde bir formül yoktu. Onlarla konuşurken hep başka gruplar da kendi babaları ile bu tür bir kopuş yaşıyor mu diye düşündüm ve bu süreci de Zeynep’le paylaştım.

ZB: Umut’un laik babalara odaklanarak yürüttüğü çalışmayı heyecanla izledim. Türkiye orta sınıfında kendisini muhafazakar, dindar bir kimlikle kuran babaların deneyimlerini anlama fikri bende de şekillenmeye başladı.

Böyle bir devam çalışması yapmanın gerekliliği, bu nedenle de ortak bir çalışma yürütmemizin güzel olacağı düşüncesi her ikimizde de uyandı. Ayrıca, Türkiye’nin giderek muhafazakarlaştığı araştırmalarla da ortaya konan bir gerçeklik haline gelmişken, karşılaştırmalı bir çalışmanın, babalık gibi kişisel bir performans gibi görünen ama çokca siyasi ve toplumsal dinamiklerle ilişkili bir olguda, grupların benzerlik ve farklılıklarını ortaya koyabileceğini düşündük.

UB: Ben bir de şunu eklemek istiyorum, görüşmelerim boyunca laik babaların referans noktası çok da bilmedikleri, tanımadıkları muhafazakarlardı hep. Artan toplumsal kutuplaşmanın babalık algı ve deneyimine nasıl yansıdığını anlamak fikri çok heyecan verici diye düşünüyorum.

Bu nedenle, Zeynep ile birlikte, 2013-2015 yılları arasında Ankara ve İstanbul’da bir alan çalışması yürüterek kendisini laik/seküler ya da muhafazakar/dindar olarak tanımlayan orta üst sınıf, üniversite mezunu ve evli, on yaşından küçük en az bir çocuğu olan otuz baba ile görüştüğümüz bu araştırmayı yaptık.

Babaların kendi babalarından farklılaşma gayretinden söz ettiniz, gerçekten de günümüz babalarının pratiklerinde neler değişiyor, fark nerede?

ZB: Babanın rol ve sorumluluklarının çok sınırlı ve mesafeli tanımlandığı uzunca bir tarihsel kesitten söz etmek mümkün. Çocuğun sorumluluklar bağlamında anneye ait olduğu fikri, neredeyse çocuğun kaderini şekillendirenin anne olduğu fikri, burjuva ailesi ile birlikte zirveye çıkan bir yaklaşım diyebiliriz.

Kapitalizmin şekillendirdiği çekirdek ailedeki geleneksel iş bölümü babayı kamusal alana ve ekmeği kazanan role yönlendirdiği ölçüde babalık son kuralı koymak, son sözü söylemek ve geliri sağlamak ile belirlenen bir konum gibi.

Bu bağlamda babanın çocukla ilişkisi sınırlı ve mesafeli. Bir de buna geleneksel patriarkal örüntülerin getirdiği hiyerarşinin yüklediği bir mesafe de eklendiğinde baba-çocuk arasında çok yoğun bir ilişkisellikten söz etmek çok mümkün hale gelmiyor diyebiliriz.

Ancak, toplumsal dönüşümle birlikte bence kadın mücadelesinin edindiği kazanımların da etkisiyle kadının ve erkeğin hem kamusal mekanda hem de ailede üstlendikleri roller benzeşmeye başladıkça ya da en azından kadınlardan bu yönde talepler yükseldikçe erkeklerin de çocuklarıyla kurdukları ilişkilerin dönüştüğünü görüyoruz.

UB: Benim bu konuda çok hoşuma giden bir örneğim var, ilk çalışmanın nedeni olan da o deneyimdir. Benim kuşağımdan yeni babaların babalık deneyimini daha keyifli hale getirmek için ciddi bir zamanı internet alışverişiyle geçirdiğine tanık olmuştum. Piyasadaki ürün yelpazesi ve ürünlerin tanıtımında kullanılan görsellerin genç, eğitimli erkekleri hedeflemeye başladığını gördüm ve bunun Türkiye’de de artık bir karşılığı vardı.

Bebek taşımada kullanılan kangurunun ne kadar önemli bir mevzu olabildiğine tanık oldum erkekler arasında. Bu yeni bir şeydi, babalarımızın kuşağında böyle bir yaklaşım hiç olmamıştı.

Babalığın da annelik gibi piyasada bir karşılığının olduğunu görüyoruz. Türkiye’de de gittikçe bu yönde bir dönüşüm yaşanması biraz önce Zeynep’in dediği gibi kadınların da iş yaşamına, sınırlı olsa da kamusal yaşamın diğer alanlarına artan katılımlarına bağlı.

Görüştüğümüz laik babaların eşlerinin çoğu çalışmıyordu ama kamusal yaşamın diğer alanlarına katılıyorlardı. Örneğin, gönüllü çalışmalar yürüten, kişisel gelişimleri için bir dizi etkinliğe/eğitime katılan, tercih kullanan tüketiciler olarak tanımlayabiliriz onları. Kadınların bu dönüşümüyle eski rollerde bir aşınma da gözleniyor.

Bu bağlamda, “yeni babalık” görüştüğünüz orta sınıf, beyaz yakalı, laik ya da muhafazakar babalar için ne ölçüde geçerli? Babalığa dair dönüşüm ne ölçüde yaygın?

ZB: Umut’un da değindiği gibi, babalık deneyimlerinde, algısında, çabasında bir ölçüde değişimden söz etmek zorundayız. Gerçekten çocuğuyla daha fazla zaman geçirmesi gerektiğine inanan ve daha fazla zaman geçirmek için çabalayan, daha önce annenin sorumluluğu olarak görülen alanların bir kısmına dahil olmayı önemseyen babalarla karşılaştık.  Ancak, Lazar, sorumlulukların eşit paylaşıldığı “yeni babalığın” esasen “siyaseten doğru” bir erkeklik formu olduğunu, ancak henüz yaşama geçmekten uzak olduğunu vurguluyor.

Açıkçası biz de Lazar’a büyük ölçüde  katılıyoruz. Hem yapısal engeller, hem de toplumsal ve kültürel değerler nedeniyle uygulamalardaki dönüşümün güçleştiğini söyleyebiliriz.  Laik babalar için, söylemin davranışlardan daha hızlı dönüştüğü görülüyor.

Her şeyden önce, laik babaların kendi babalarından daha “sıcak” ve daha “ilgili”, daha “demokrat” ve “eşitlikçi” babalar olmayı, kısacası babalarından “farklı” bir babalık pratiğini hayata geçirmeyi çok önemsediklerini ve bunu ısrarla vurguladıklarını gördük. Laik erkekler, babalarını eleştirerek ve onlardan farklılaşarak kuruyorlar babalıklarını bizim örneklerimizde. Bu bağlamda, üst kuşaktan bir kopuş iddiası ya da çabası söz konusu.

Oysa dindar/muhafazakar erkeklerin birer baba olarak benimsedikleri değerler, babalığa ilişkin algıları ve eylemleri de, babalarının babalık yapma biçimlerinden ve değerlerinden oldukça farklı. Ama dindar ve muhafazakar erkekler bu farklılıkları vurgulamaktansa, fark yokmuş gibi bir sürekliliğe odaklanıyor.

Örnek vermek gerekirse, “baba olmayı dedemden ve babamdan öğrendim, onlarla aynı değerleri hayata geçirerek babalık ediyorum” diyor sorduğunuzda. Fakat, anlatmaya başladığında kız kardeşinin okutulmadığını ama kendisinin kızını üniversiteye yollayacağını vurguluyor.

Babasıyla kız kardeşi arasında asla olmayan dostça bir ilişkiyi kızıyla kurduğunu keyifle belirterek, “kızım benim hayattaki en kıymetlim” diyor. Oysa babası ya da dedesi belki hiç böyle hissetmedi. Bunu biliyor, ama kuşaklar arasındaki bu farkı, kendisinin dönüşüm ve değişimini önemsizleştiriyor.

Özetle, laik babalar altını çizip, deyim yerindeyse bağıra bağıra “ben babamdan farklıyım” derken, dindar/muhafazakar babalar farklılıkları geçiştirip gözlerden kaçırarak “dedem ve babam gibi bir babayım” diyor.

Özünde, her iki grup da babalarından bir ölçüde farklı. Ancak, muhafazakar babalar açısından baktığımızda söylemsel dönüşümün daha sınırlı olduğu, pratikteki dönüşümün ise daha yavaş olduğu da görülüyor.

Bir de bu iki grup babanın birbirlerine dair algılarına odaklandınız sanırım. Bu konuda çalışma bulguları nasıl?

UB:Toplumsal aidiyetler üzerinden “diğeri”yle bir baba olarak karşılaşma noktalarını saptamak bizim için çok önemli. Muhafazakar ve laik babaların referans grupları ve diğerleriyle kurdukları ilişkiler ve toplumsal aidiyetleri, babalık tutum, stratejileri ve beklentilerini doğrudan biçimlendirmekte.

Bu iki grubu incelediğimizde, en belirgin nokta, muhafazakar grubun dini referanslara yaptığı güçlü vurguya karşın, laik babaların bireysel etik değerleri benimseme vurgusu. Grupların birbirine karşı belli kalıp yargılarının geçerli olduğunun da altını çizmek gerekir.

ZB: Karşıt grup “karısının yabancı erkeklerin yanında mayo ile denize girmesinden rahatsız olmayan erkek” ya da “küçük kız çocuğunu örtünmeye zorlayan baba” gibi görselleşmiş zihinsel klişeler ile resmedilmekte ve bu resimler diğer gruptan ayrışma noktalarını oluşturmakta.

“Farkınız ne?” sorusunun cevabı özellikle kız çocukları ve kadınlara çizilen sınırlar ve onlardan beklentiler üzerinden verilmekte. Her iki grup da diğerinin abartılı bir toplumsal portresini çizerek, bu imgeyi sürekli kendine, ailesine ve yakın çevresine hatırlatarak, toplumsal kutuplaşmanın artmasında etkili olmakta.

Ayrıca, kimi zaman siyasetçilerin bazı söylemleri ve medyanın yaklaşımı bu olumsuz imgeleri güçlendirirken, ayrıştırıcı yeni imgelerin oluşumuna da neden olmakta.

O halde her iki grup da diğerinin abartılı bir resmini referans alarak kendisini diğerinin zıttı olarak mı kuruyor?

UB: Evet öyle. Burada  bir diğer ilginç nokta, iki tarafın da kendilerine ilişkin gerçek dışı tahayyüllerin farkında olmasıdır.

Ancak bu farkındalık, diğerinin kendisine ne kadar önyargılı yaklaştığının bir göstergesi olarak görülmekte ve “diğerine” karşı beslenen önyargıyı pekiştirmekte.

Buna rağmen her iki grup da kendi yaklaşımının da “ötekine” dair abartılı ya da çarpıtılmış bir resim sunduğuna dair herhangi bir şüphe taşır görünmüyor.

Görüşmelerimizden edindiğimiz izlenim, tüm bu olumsuz görüş ve yargıların diğeriyle kurulan ilişki deneyimine dayanmadığı yolunda. Tam aksine, yaşam alanlarının ayrışması söylemlerin sertleşmesine, sertleşen söylemler de grupların iyice birbirinden kopmasına neden olmakta.

ZB: Araştırmamız doğrudan hedeflemese de, toplumun geleceği açısından düşündürücü bir resim yansıtmakta.

Ekonomik, sembolik ve kültürel kaynakların dağıtılması süreçlerinde, diğer bir deyişle siyaset mekanizmalarında dindarlığın ve muhafazakarlığın belirleyici olduğu bir toplumsal momentte, tam da değerler ve yaşam tarzı açısından farklılaşan iki erkek grubuna eğilmiş olmamız, erkeklerin birbirlerine dair yargı ve kabullerini ilk elden dinleme ve anlama şansı bulmamızı sağladı.

Böylece, “doğru dindarlık” iddiasıyla toplumun dini inanç ve pratiklerinin nasıl dönüştürülerek yepyeni bir din algısı ve yaşam tarzı inşa edilebildiğini ve aynı zamanda medyadan siyasete pek çok kurum üzerinden sürekli olarak üretilen ayrıştırıcı dil ve sembollerin, muhafazakar ve laik grupların birbirlerine dair algılarını ne denli derinden etkileyebildiğini görebildik.

Erkeklik ve babalık pratikleri açısından birbirleriyle sandıklarından daha fazla benzeşen yaşam pratiklerine sahip olmakla birlikte görüşmecilerimizin çocuklarını “diğerinden uzak tutmak” kaygısı güttüklerini görmek, bu eğilimleri dönüştürecek toplumsal değişimler gerçekleşmediği sürece, ortak bir geleceğe uzanmakta ne denli zorlanacağımızı da yansıtıyor ve bu çok kaygı verici aslında.

Kaynak: Bianet – Atilla Barutçu

İlginizi çekebilir