Orta sınıf için dış politika olur mu? – İlhan Uzgel

Şimdiye kadar ilk kez bir yönetim dış ve güvenlik politikasıyla, Amerikan çalışan kesimler arasında bu denli açık bir bağ kurdu. Asıl sorun, bunun gerçekten çalışan sınıfların gelir düzeyine yükseltecek, çalışma koşullarını iyileştirecek somut sonuçlara dönüşmesinde.

ABD’nin bir yanda Çin ve Rusya ile yoğunlaştırdığı stratejik rekabet, öte yanda Afganistan’dan çekilme konuları gündemde öne çıkarken, Biden yönetiminin ABD’nin küresel konumu ve dış politikasına getirmeye çalıştığı yenilikler gözden kaçıyor. Bunlardan biri Biden’ın kampanya sırasında dillendirmeye başladığı “orta sınıf için dış politika” anlayışı. Bu yazıda söz konusu söylemin ortaya çıkış dinamikleri, bunun günlük hayata yansımasına dair sorunlar ile daha geniş anlamda bir küresel dönüşümle bağlantılarını ele alacağım. Kökeninde yayılmacı ve kapitalist yani sermaye sınıfını kollayan bir mantığa dayanan Amerikan dış politikasının böyle bir söylemi neden geliştirdiği semptomatik olarak da, bir arayışı zorunlu kılmaya başlaması açısından da dikkat çekiyor. Kestirme bir şekilde ifade etmek gerekirse, Amerikan sistemini bu arayışa üç gelişmenin ittiğini savunacağım. Bunlardan biri çalışan ve orta sınıfların sıkıntılarının bir birikime yol açtığı ve sermaye sınıfının bu kesimlerin rızasını geri kazanacak bir çözüm bulma zorunluluğunun artık kaçınılmaz hale gelmesi. Özellikle Covid-19 pandemisinin bu süreci zorlaması alarm etkisi yaratmaya başlamıştı. Bunun devamı olarak Trump gibi sağ, popülist figürlerin bu hoşnutsuzluğu çok hızlı devşirebildiğinin görülmesi ve ABD’de hem toplumsal-siyasal dengelerin bozulması, hem de dış politikanın savrulma eğilimleri göstermesi. Yine bunun devamı olarak, ABD’de Bernie Sanders ve Ocasio-Cortez’le temsil edilen sola yönelik ilginin artması. Üçüncüsü, ABD’nin Çin ile kaçınılmaz bir hesaplaşmaya girecek olması ve bu süreçte Amerikan halkının desteğine ihtiyaç duyması, kısacası iç cepheyi güçlendirme ve toparlama ihtiyacı.

‘ORTA DOĞU YERİNE ORTA SINIF’

ABD’de neredeyse son 20 yıldır ciddi bir orta sınıf tartışması yürüyor. Bunun da nedeni, bu sistemin tepesinde oturanların, aslında kapitalist bir sistemin orta sınıfları kadar güçlü olduğunun farkında olması. Buradaki rahatsızlığın giderek istikrarsızlık üretme potansiyeli taşımaya başlaması ki, ABD’de bu durum tarihi bir kutuplaşma ve Kongre binasının basılmasına kadar vardı. İktisadi verilere bakıldığında pandemi öncesinde ABD ekonomisi yüksek kamu borcu ve dış ticaret açığı dışında iyi durumdaydı. Örneğin enflasyon, Trump döneminde yüzde 1.26 ile 2.44 arasında, işsizlik yüzde 4 civarında, büyüme ise yüzde 2’nin biraz üzerinde seyretti. Merkezi bir ekonomi için, özellikle Japonya ve Avrupa’nın güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında bu sonuçlar fena değildi. Ne var ki, genel ekonomik veriler iyi olsa da giderek yerleşen rahatsızlık, büyümeden orta ve alt sınıfların yeterince pay alamamasıydı. Öncelikle, işsizlik sorunu yoktu ama işgücünün çoğunluğu niteliksiz hizmet sektöründe yoğunlaşmıştı, iş güvencesi konusunda sıkıntılar vardı. İkincisi, gelir düzeyinde bir artış yaşanmıyordu. Bunun yanında geleceğe dair beklentilerde de sorun oluşmaya başlamıştı. Bir araştırma Amerikan halkının yüzde 60’nın, çocuklarının kendilerinden daha az bir gelir düzeyine sahip olacaklarını beklediklerini gösteriyordu. Küreselleşmenin etkisi ve vergi oranlarının düşük olması nedeniyle tüketim mallarının fiyatlarında bir ucuzlama yaşanıyor ve orta ve alt sınıfların bunlara ulaşma imkanları artıyordu ama ev edinme, sağlık, eğitim ve çocuk masrafları bu kesimleri giderek daha çok zorluyordu ve şikayetler artmaya başlamıştı.

ORTA SINIFI TRUMP’A KAPTIRMAMAK

Trump’ın, “Önce Amerika,” “küreselleşmeye karşıyım,” göçmenler, Çin’e yapılan yatırımlar ve Çin’den gelen ucuz mallar işinizi elinizden alıyor söylemi, ABD içinde belli ki bir sıkıntı yarattı. Trump başka ülkelerin sınırlarını koruyacağız diye kendi ülkemizin sınırlarını koruyamadık, başka rejimleri ayakta tutacağız diye askeri harcama yapmaktan kendi ordumuza yatırım yapamadık diyordu ve bu söylemi ilgi çekiyordu. Bir yandan bu ucuz söylemi piyasaya süren, öte yandan şirket vergilerinde indirime giden ve ekibini Amerikan sermaye çevrelerinden gelenlerle kuran Trump’ın popülizmi Amerikan halkında, farklı saiklerle de olsa bir karşılık buldu. Bunun üzerine ABD’nin en büyük, en etkili ve liberallere daha yakın düşünce kuruluşlarından olan Carnegie Endowment’ta 2017’de bir görev grubu oluşturularak “ABD Dış Politikasını Orta Sınıflar için Daha İyi Hale Getirmek” başlıklı iki yıl süren bir çalışma başlatıldı. Bu çalışmanın ayırıcı bazı özellikleri var. Öncelikle, bu çalışmaya ön ayak olan dönemin Carnegie başkanı William Burns CIA başkanlığına, çalışmanın koordinatörü Salman Ahmed Dışişleri Bakanlığında Siyaset Planlamanın başına, önde gelen araştırmacılarından Jake Sullivan da Ulusal Güvenlik Konseyi başkanlığına getirildi. Yine ilk kez, Asya kökenli bir kadın sendika uzmanı ABD’de çok önemli bir görev olan Uluslararası Ticaret Temsilciliğine getirildi. Bu görevin dış ticaret görüşmelerini yürütmek olduğunu belirtelim. Uzmanlar grubu iki yıllık çalışmayla hem sahada durumu incelediler hem de Biden’ın kampanyasının ve sonraki söylem/politikasının altyapısını hazırladılar.

RAPORUN ÖNEMİ NE?

O sırada henüz Carnegie’nin başındayken Eylül 2020’de yazdığı bir makalede Burns, orta sınıflara ders vermek yerine ayaklarına gidip sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştık diyor. Seçilen üç eyalet Nebraska, Ohio ve Colorado’da yerel üniversitelerle işbirliği içinde farklı kesimlerle yapılan derinlemesine mülakatlarla orta sınıfların şikayetleri tespit edilmeye çalışılmış. Burns gibi Amerikan kurulu düzeni içinden gelen birine yakışmayacak bir açıklıkla küreselleşmenin ve ABD liderliğinin sağladığı ekonomik kazançlardan çokuluslu şirketlerin ve en üst yöneticilerinin faydalandığını söyleyip, kestirmeden bu durum değişmeli diyordu. Trump tarzında olmasa da, ABD’nin başka ülkelerde ulus-inşa etme çabasına girerken, kendi ulusunu dağıtmaya başladığını ve bu tür enerjiyi emen politikalardan vazgeçmek gerektiğini söyleyerek, uzak diyarlardan asker çekmenin ilk işaretlerini veriyordu.

Raporun ulaştığı en somut sonuç, Amerikalıların ülkelerini ekonomik olarak güçlü görmeleri ama bundan yeterince pay alamamanın rahatsızlığını yaşamaları. Yerel ekonomilerinin ayakta kalması en büyük kaygılardan biri olarak gözüküyor. En temelde, saha çalışması ABD’nin izlediği politikanın çalışan sınıfların çıkarına hizmet etmediği anlayışının yerleşmeye başladığını, ABD’nin dünya gücü olmasının Amerikalı bir işçi/çalışan için giderek bir anlam ifade etmediği fikrinin hakim olduğunu göstermesi. Yine raporu yazan uzmanlar, dış politikayı oluşturan bürokratik mekanizmaya (hatta genel olarak Washington bürokrasisine) yönelik ciddi bir güvensizlik olduğunu da saptıyorlar. Trump ekibinin bunu çok iyi yakalayıp sonuna dek kullandığı, bir elit karşıtlığı geliştirerek bunu siyasal söyleminin merkezine yerleştirdiğini burada hatırlatmak gerek.

BİDEN’DEN HIZLI GİRİŞ

Dış politikada en kritik üçlü, başkan, dışişleri bakanı ve ulusal güvenlik danışmanı daha göreve başladıkları sırada “orta sınıf için dış politika” söylemini öne çıkardılar. Biden “artık iç ve dış politikada kesin ayrım olmayacak, yaptığımız her eylemde Amerikan çalışan ailelerini dikkate alacağız,” derken Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ise ilk konuşmasında Çin ve Rusya ile mücadele gibi konulardan değil “izlediğimiz dış politikanın Amerikalı işçilere ve ailelerine faydası ne olacak onunla ilgileniyoruz” dedi. Raporu hazırlayan ekip içinde yer alan Sullivan ise “dış ve güvenlik politikamızda elimizde bir tane temel ölçü var, o da bir kararın çalışan kesimlerin hayatını daha iyi, daha güvenli ve daha kolay hale getiriyor mu, ona bakacağız,” dedi. Sullivan yine bir konuşmada, “dünyayı çokuluslu yatırımlar için güvenli bir yer haline getirmekten çok iş yaratmak ve maaşları artırmakla ilgiliyiz” diyerek, şimdiye kadar alışık olunmayan bir söylem kullandı.

Söylem düzeyinde bakarsak bunların Amerikan sistemi için devrimci nitelikte olduğu açık. Şimdiye kadar ilk kez bir yönetim dış ve güvenlik politikasıyla, Amerikan çalışan kesimler arasında bu denli açık bir bağ kurdu. Asıl sorun, bunun gerçekten çalışan sınıfların gelir düzeyine yükseltecek, çalışma koşullarını iyileştirecek somut sonuçlara dönüşmesinde. Öyle görünüyor ki, Biden yönetimi bu yeni dış politika söylemini bir yandan da içte asgari ücretin 15 dolara çıkarılması, pandeminin etkilerini gidermeye yönelik aile, çocuk ve sağlık yardımlarıyla birlikte, tamamlayıcı olarak düşünüyor olmalı.

KÜRESEL DÖNÜŞÜM İHTİYACI

Böyle bir politikanın, küreselleşen dünyada bir tek ABD içinde uygulanabilmesi mümkün değil. Bu yüzden ABD bir yandan yanına AB’yi öte yandan G-7 ve G-20 ülkelerini alarak küresel bir Keynesçilik girişiminde bulunmaya çalışıyor. Biden’in orta sınıf için dış politika anlayışının küresel düzlemdeki üç gelişmeyle bağlantılı olduğunu belirtmek gerek. Bunlar, G-7 zirvesinde alınan Daha İyi Bir Dünya İnşa Et (Build Back Better World) adı altındaki alt yapı girişimi, G-20’de alınan küresel vergilendirme kararı (küresel faaliyet gösteren şirketlerin vergi cennetleri aracılığıyla vergilendirmeden kaçmasının bir miktar önüne geçmeye çalışan karar) ile IMF’de son dönemdeki parasal destek ve istikrar programlarındaki görülen esneklik. Bu birbiriyle bağlantılı üç konuyu daha sonraki bir yazıda ayrıntılı ele alacağım. Şu aşamada Biden’in iddialı giriş yaptığı ama henüz ucu açık olan bu orta sınıf için dış politika anlayışının, ancak bu tür bir küresel bağlam içinde mümkün olduğunu savunuyorum. ABD bu amaçla önce AB ile yıkıcı rekabet sürecini yoluna koymaya çalıştı, bunun için yukarıda bahsettiğim Ticaret Temsilcisi Katherine Tai en ucuz işgücü avcılığından vazgeçmek gerektiğini söyledi. Ayrıca, AB yetkilileriyle bir uzlaşıya giderek 17 yıldır Boeing ile Airbus arasındaki Dünya Ticaret Örgütü’nde devam eden karşılıklı dava sürecini sona erdirme konusunda anlaştı.

KÜRESEL ÇIKARLARA VE JEOPOLİTİĞE NE OLACAK?

Dış ticaretle ilgili bazı kararlar dışında dış politikanın sonuçları çalışan sınıflar üzerinde doğrudan etkide bulunmaz, etkisi olsa bile bunlar zaman içinde ve kısmen dolaylı olarak görülür. ABD’nin Baltık bölgesi ve Karadeniz’de Rusya’yı çevrelemeye çalışması, Çin ile Pasifik’te mücadele etmesiyle Ohio’daki işçinin geliri arasında kısa vadeli bir bağlantı kurmak mümkün değil. Daha önceki yazımda ele aldığım ABD Kongresi’nin Çin’e yönelik olarak çıkardığı 280 sayfalık Stratejik Rekabet Yasasını taradığımda sınıf kelimesi yalnızca savaş gemileriyle ilgili olarak kullanılıyordu. ABD yönetimi küresel hegemonyasının zorlandığı bir dönemeçte, Çin ve Rusya ile mücadeleyle kendi orta sınıfı arasında zor bir pozitif bir bağ kurmaya çalışıyor. Bunun ne kadar Amerikan orta sınıfına yansıyacağını zaman gösterecek.

Fikir olarak, dış politikanın çok uluslu şirketlerin değil de, orta ve çalışan sınıflar için yapılması söylemi yukarıdan, Amerikan hakim sınıflarının siyasetteki uzantılarından gelse de doğrudan itiraz edecek değiliz. Derin eşitsizlikler yaratan neoliberal bir sistemde, toplumların ihtiyaçlarının göz önüne alınması olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ama neoliberalizmden vazgeçemeyen, onun yarattığı sorun ve hasara yama yaparak, orta ve alt sınıfların sistemden kopmasından çekinen, Bernie Sanders’ın yarattığı havadan tedirgin olup bir tür “ortanın solu” arayışına giren Biden yönetimi, döneminin sonunda bir hayal kırıklığı da yaratabilir. Bir yandan şirketlerin dinamizmini korumaktan söz eden, öte yandan ücret artışı öngören ama dış ticarette Trump tipi kapanmacılığa ve ticaret savaşına karşı olan, en son tahlilde hem ücret artışı, hem dış rekabet hem de açık dış ticaret gibi kapitalizmin doğasına aykırı ve birbiriyle çelişen bu üç unsuru Biden yönetiminin bir arada götürüp götüremeyeceğini izleyeceğiz. Emin olacağımız husus ise sıkıştığı noktada ilk hangisinden vazgeçeceği.

Kaynak – DUVAR

İlginizi çekebilir