ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU’YLA HAPİSHANE KOŞULLARI ÜZERİNE – Zindan içinde zindan, tecrit içinde tecrit

“Örgüt propagandası”yla suçlanarak iki yıl altı ay hapis cezası verilen, önce milletvekilliği düşürülen, ardından 2 Nisan’da tutuklanan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu Anayasa Mahkemesi’nin “siyasi faaliyet hakkı ve kişi hürriyeti ihlâl edildi” kararıyla 96 gün sonra, 6 Temmuz’da serbest bırakıldı ve 16 Temmuz’da vekilliği iade edildi. Hapishanelerdeki hak ihlâllerine karşı örnek bir mücadele yürüten, TBMM’de sayısız soru önergesi veren Gergerlioğlu’ndan doğrudan deneyimlemek zorunda bırakıldığı hapishane koşullarını dinliyoruz.

Ömer Faruk Gergerlioğlu tekrar Meclis’te (16 Temmuz 2021)

 

Sizinle tutuklanmadan önce yaptığımız söyleşidemilletvekili olarak yaptığınız başvurulara rağmen cezaevlerini incelemek için izin alamadığınızı söylemiştiniz. Cezaevlerindeki hak ihlâllerini mahpusların mektup ve dilekçeleri üzerinden gündeme getiriyordunuz. Milletvekili olarak inceleme için giremediğiniz hapishaneye siyasi tutuklu olarak girdiniz. İçeride olduğunuz üç ayda neler gözlemlediniz, ne tür hak ihlâllerine tanık oldunuz?

Ömer Faruk Gergerlioğlu: Hapishaneler zaten insani yerler değil, ama bilhassa F Tipi hapishaneler tamamen insan karşıtı, tecrit için inşa edilmiş mekânlar. Buralarda en fazla üç kişi bir arada kalabiliyorsunuz ve başkalarıyla görüşmemeniz için her türlü yöntem uygulanıyor. Benim tutulduğum Sincan 2 No’lu F Tipi Cezaevi böyle bir yerdi. İçeri girince pandemi bahanesiyle de hapis içinde hapis, tecrit içinde tecrit uygulandığını ve içeride kalmanın dayanılmaz hale getirildiğini gördüm. Uzun süredir yatanlar o koşullara görece alışmışken, o alışkanlıklarından kaynaklı dirençlerini sıfırlayacak yeni uygulamalar başlatılmış durumda.

Ne tür uygulamalar bunlar?

Normalde her mahpusun haftada on farklı mahpusla, günde birer saat sohbet hakkı var, ama bu artık uygulanmıyor. Oysa bu uygulama yalnız veya iki-üç kişi kalan mahpuslar açısından hayati önemdeydi. İnsan sosyal bir varlık ve onu bundan mahrum bırakmak korkunç bir ceza. Keza açık görüşlere de pandeminin başından beri son verilmişti. Şu anda ülke genelinde pandemi önlemleri büyük ölçüde sonlandırılırken hapishanelerde devam ediyor, açık görüşlere izin verilmiyor. 14 Temmuz günü Başak Demirtaş da bu konuda bir açıklama yaptı. Selahattin Demirtaş dahil sayısız insan bu süreçte yakınlarıyla açık görüş yapamıyor. İnsanlar dışarıda, kafelerde, restaurantlarda, kapalı alanlarda bir araya geliyorken, yakınlarıyla görüşme ihtiyacı en fazla olan mahpuslar neden bunu yapamıyor?

Mahpusların camın arkasından bile olsa yakınlarını görebilmesinin ne anlama geldiğini zindanda yatanlar bilir. İnsanlar kapalı görüş gününü iple değil halatla çekiyor. Görüşün yapılacağı günün sabahında çok erkenden uyanıp giyiniyor, hazırlanıyor, heyecan içinde o ânı bekliyor. Onu bile insanların elinden aldılar.

Ne zamandan beri bu kısıtlama sürdürülüyor?

Mart 2020’den beri! Yıllardır hapiste olan pek çok mahpus için yakınlarının elini tutabilmek, eşlerine, çocuklarına, anne-babalarına sarılmak ayakta kalabilmenin neredeyse yegâne dayanağı. Zindanda yatmayan insana bunu anlatmak zor olabilir, ama açık görüş mahpuslar için bir oksijen tüpü gibi.

Kapalı görüş yapılabiliyor mu?

Normalde ayda üç olan kapalı görüş sayısı, önce pandemi gerekçesiyle ikiye, ardından mayıs ayında bir güne indirilmişti. Haziran ayında tekrar ayda iki güne çıkarıldı. Mahpusların camın arkasından bile olsa yakınlarını görebilmesinin ne anlama geldiğini zindanda yatanlar bilir. İnsanlar kapalı görüş gününü iple değil halatla çekiyor. Görüşün yapılacağı günün sabahında çok erkenden uyanıp giyiniyor, hazırlanıyor, heyecan içinde o ânı bekliyor. Onu bile insanların elinden aldılar. Telefon süresinde bir geriye gidiş yok, yirmi dakikalık hakkınız var. Ama o yirmi dakikayı haftada iki gün, onar dakika yapmak istediğinizde de zindan yönetiminin keyfine kalıyorsunuz. Kimi zindanlarda “hayır, yirmi dakikalık hakkını aynı gün kullanmak zorundasın” diyorlar.

Neden?

Hapishane günlerinden…

Bu konuda dilekçe yazdım, “haftada iki gün, onar dakika konuşmak istiyorum” diye. “Personel yok, olmaz” dediler. Yahu her taraf infaz koruma memuru kaynıyor, nasıl yok!

Telefona götürülmek için personel mi gerekiyor?

Tabii, o da ayrı bir prosedür. İki-üç infaz koruma memuru eşliğinde koğuştan alınıp telefonun olduğu yere götürülüyorsunuz. Ama “yeterli personel yok” diyerek sizin bu olanağınızı da elinizden alıyorlar. Keza avukat görüşünde de en ufak bir evrakı, mektubu, resmi elden veremiyorsunuz. Tüm bunların birtakım mektup okuma kanallarından geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bir sürü konuda talep ettiğim bilimsel çalışma metni bana verilmedi. Daha trajikomik olanı anlatayım: İçeri girince, hakkımda çıkan haberlerin bilgisayar çıktılarını istemiştim. Mezopotamya Haber Ajansı, Rudaw gibi mecralarda hakkımda çıkan haberlerin bilgisayar çıktılarını “yasaklı site” gerekçesiyle vermediler. Diğer kısmını ise “telif yasasına aykırı” diyerek almamı engellediler. Yahu, hadi “yasaklı site”yi anladık diyelim, “telif yasasına aykırı” ne demek! Hakkımda çıkan bir haberin bilgisayar çıktısının bana verilmesinin telifle ne ilgisi olabilir? Koğuşumda fotokopi makinesi var da ben bunu çoğaltıp diğer mahpuslara mı satacağım yahu!

Bir de size gönderilen bir deniz kabuğunun teslim edilmemesi hikâyesi var, değil mi?

Evet, Bursa’dan Revşan Çiftçi isimli genç bir arkadaş epey duygulu bir mektup yazmış ve “sizi çok seviyorum, içeridesiniz, denizin dalgalarını dinleyebilin diye size bir tane de deniz kabuğu yolluyorum” diye bir not eklemişti. Fakat mektubun içinde deniz kabuğu yok. Mektuplar iki ayrı kontrol aşamasından geçiyor ve ilk memur deniz kabuğunu çıkarmış. İkinci kontrol memuru ise “deniz kabuğu yok” diye not eklemiş. “Deniz kabuğumu verin” dedim, “mevzuata aykırı” dediler. İnfaz hakimliğine başvurdum, uğraştım, deniz kabuğu için yazışmalar oldu. Deniz kabuğumu almak için bile mücadele ettim, ama vermediler. 2 Nisan’da hapse girdiğim için koğuş çok soğuktu. Güneş çıktığı için de hemen kaloriferleri kapattılar. Ailemden bere istedim. Sonuçta ramazan ayına girmişiz, oruç tutuyoruz, insanın direnci düşüyor.

Bere de mi vermediler?

Vermediler. “Niye?” “Kar maskesi yapabilirsin.” Beş-altı tane demir parmaklı kapı, metrelerce kalınlıkta duvarlar var. Tüm bunları, beremi kar maskesine çevirip aşarak firar mı edeceğim? “Bana tüm kapıları açsanız bile ben buradan kaçmam” dedim. Haksızlığa uğramış, siyasi sebeplerle zindana atılmış bir insanım. Dışarıdayken kaçmamışım, içeriden nasıl, niye kaçayım? Bir yakınım tespih göndermiş, “mevzuata aykırı, veremeyiz” diyorlar. Bunlar insanın zoruna gidiyor. KHK’lı Alev Şahin bana Kayseri Cezaevi’nden örgü ipinden örülmüş çiçek motifli bir kitap ayracı göndermiş. Onu da vermediler, sonradan gördüm. Mektubun içindeki kurutulmuş çiçeği almak için bile mücadele etmeniz gerekiyor.

Revşan Çiftçi isimli genç bir arkadaş duygulu bir mektup yazmış ve “denizin dalgalarını dinleyebilin diye size bir deniz kabuğu yolluyorum” diye bir not eklemişti. Fakat mektubun içinde deniz kabuğu yok. “Deniz kabuğumu verin” dedim, “mevzuata aykırı” dediler. İnfaz hakimliğine başvurdum, yazışmalar oldu. Deniz kabuğumu almak için bile mücadele ettim, ama vermediler

Aynı kısıtlamalar kitap için de geçerli mi?

Dışarıdan gönderilen kitabın sağı-solu çizilmişse zaten alamıyorsunuz, ama bazı kitapları da” bandrolü yok, şuyu eksik, şuyu fazla” diyerek vermiyorlar. Tamamen keyfi ve bu keyfilik zindandakilere büyük eziyet. Evrensel, Yeni Yaşam gibi gazeteler içeri alınmıyor, BirGün’ü alabiliyorduk. Televizyonda ise sadece havuz medyasını izleyebiliyorsunuz. En muhalif kanal Fox TV! Bazı zindanlarda Halk TV izlenebiliyormuş, ama bizde o da yoktu. Bunun için de dilekçe yazdım, “teknik açıdan mümkün değil, verilemez” dediler. Bu kanallar yasaklı mı? Değil, ama izleyemiyorsunuz.

Her konuda dilekçe mi yazmak gerekiyor? Sözlü olarak talepte bulunamıyor musunuz?

Hem resmileşsin hem de infaz koruma memurlarıyla uğraşıp moralimi bozmamak için sürekli dilekçe yazdım. Dilekçelere de yazılı cevap alıyordum. Cevap alamadığım için iki-üç kez yazdığım dilekçeler de oldu.

Koğuşta yalnız mı kalıyordunuz?

İki aşımı olduğum halde 14 gün beni karantina koğuşuna koydular. Daha sonra bana“Hangi terör örgütü koğuşuna gideceksen, onu seç” dediler. Orada da bir dayatma var. Niye bunu kabul edeyim ki? Niye “falanca terör örgütündenim, beni o koğuşa koyun” demek zorundayım ki? Fakat yazacağın kâğıtta bir örgütten olduğunu kabul etmen dayatılıyor. Cezaevi müdürü daha ilk gün bu şartı koydu, “koğuş tercihi böyle yapılır” dedi.

Siz hangi “örgütü” tercih ettiniz?

İlla bir koğuşa gitmek isteseydim, elbette Kobani iddianamesinden yatan arkadaşların yanına giderdim. Fakat karantinadaki 14 gün boyunca tek başınalık bana biraz iyi geldi. Bolca kitap okuyup yazı yazma olanağım oldu. Anayasa Mahkemesi kararının da gecikmeyeceğini düşünerek bir müddet yalnız kalmayı tercih ettim. Doğrusu kitap okumak, makale, şiir yazmak beni içeride güçlü tuttu. Ayrıca hapse girdiğim ilk gün, “burada hem kendimin hem başkasının hakkını savunacağım” dedim ve öyle yapmaya da çalıştım. Mesela Kobani iddianamesinden tutuklu olan Can Memiş vardı, şimdi çıktı. Can bana mektup yazdı, “dışarıda da benim hakkımı savunmuştunuz, ama şu anda da bir maruzatımız var, haberin olsun” dedi. Bunlar üç öğrenci, aynı koğuşta, tek masaları var. Bir masa daha istemişler, “güvenlik gerekçesiyle” verilmemiş. Çalışmak istiyorlar, tek masaları var. Bunun için de uğraştık, olmadı. Kitap kısıtlaması da var tabii. Dışarıdan iki ayda 12 kitap alabiliyorsun. Tabii bu yetmiyor bir mahpusa.

Geciken tahliye… (6 Temmuz 2021)

Hapishanenin kütüphanesinden alınamıyor mu?

Evet 12 kitap da kütüphaneden alabiliyorsunuz, ama orada belli türden kitaplar var. Ben milletvekiliyken Ayhan Bilgen hapisteydi ve o bu kitap kısıtlamasından çok şikâyetçi olduğu için soru önergeleri vermiştim. Hapse girince aynı sorunu yaşadım ve bunun ne anlama geldiğini daha net gördüm. İki ayda 12 kitap nedir yahu? Mantığı ne? Dört günde Karamazov Kardeşler’i okudum. Belki Dostoyevski’nin başka romanlarını da okumak istiyorsunuz, ama eğer kitap kotanız dolduysa, iki ay sonrayı beklemek durumundasınız.

Karamazov Kardeşler’i nasıl buldunuz?

Çok şey öğredim, çok etkilendim. Üzerine bir yazı da yazdım. Dünya klasiklerini, Kürt meselesi üzerine kitapları okudum. Karamazov Kardeşler’i okurken Dostoyevski’nin neden Dostoyevski olduğunu anladım. “Hapisten çıktığımda bu toplum için ne yapabilirim” diye düşünürken Karamazov Kardeşler bana çok yol gösterdi. Vicdan eksenli bir toplumun nasıl inşa edilebileceğine dair soru hep kafamı kurcalıyordu. Vicdansız bir toplumdayız çünkü. Neden birileri Kürt, Alevi, Ermeni, KHK meselelerinin farkında olduğu halde umursamıyor? Neden bazılarına anlatabilirken bazılarına anlatamıyoruz? Karamazov Kardeşler’de vicdanlı ve vicdansız insanlar bir geçit töreni yapıyor adeta. Dostoyevski’nin bu insanlara dair psikolojik tahlilleri muazzam. Émile Zola, Tolstoy, Amin Maalouf, Dostoyevski… Bunlar düşünce ufkumu genişletti.

Karamazov Kardeşler’den çok şey öğredim, çok etkilendim. “Hapisten çıktığımda bu toplum için ne yapabilirim” diye düşünürken Karamazov Kardeşlerbana yol gösterdi. Vicdan eksenli bir toplumun nasıl inşa edilebileceğine dair soru hep kafamı kurcalıyordu. Vicdansız bir toplumdayız çünkü. Neden birileri Kürt, Alevi, Ermeni, KHK meselelerinin farkında olduğu halde umursamıyor? Neden bazılarına anlatabilirken bazılarına anlatamıyoruz?

Bir yandan ufkunuzu açan bu tür kitapları okurken, bir yandan cezaevi yönetiminin kısıtlamalarıyla karşılaşıyorsunuz tabii..

Bu tür kısıtlamalar insanın o kadar zoruna gidiyor ki, işte o zaman cezaevi işkencehaneye dönüyor. Zindanda insan umutsuzluğa düşüp kendini saldığı anda kolay kolay toparlayamaz. Hele ki zindana ilk defa girmişseniz, kapılar üstünüze kapanıp yalnız kaldığınız an kendinize bir meşgale bulmanız gerekiyor. Pencerenin önü demir parmaklık, onun üstüne bir kat demir perde, oradan baktığınız avlunun üstünde de demirden bir örgü var. Gökyüzünü ancak o halde görebiliyorsunuz. Kitap, masa, mektup, telefon görüşmesi, aile görüşü, gökyüzü, güneş bu yüzden içerideki insanlar için hayati önemde. Ve bunu bildikleri için de her türlü engellemeyi yapıyorlar.

Koğuşa güneş giriyor mu?

İki katlı bir koğuş var. Soğuk zemin katta güneşi görmüyorsunuz. Dışarıda hava 5 derece, içeride kalorifer yanmıyor. Benim zemin kat hiç güneş görmüyordu ve epey rutubetliydi. İnsanın sağlığını tehdit ediyor. Zindanda hastalanma lüksünüz de yok. Zemin kat güya yaşam alanınız, televizyon orada, yemeği orada yiyorsunuz, ama rutubet kokusundan, soğuktan duramıyorsunuz. Hastalanırsanız bakanınız yok, hastaneye gitmek bir bela, sabah-akşam sayımlarına çıkmanız gerekiyor. Yani cezaevinde hastalanırsanız yandınız. Ki yüzlerce ağır hasta var içeride.

Görüşe gelen mahpus yakınlarına da zorluk çıkarılıyor mu?

Tabii. Oğlum hakkımda çıkan haberlerin bilgisayar çıktılarını getirmiş. O çıktıları içeri almadıkları gibi, “sen misin Mezopotamya Haber Ajansı’nın, Rudaw’ın haberini getiren” diyerek oğluma bir ay kapalı görüş yasağı getirdiler. Yahu o çıktıları zaten bana vermemişsin bile! Ama “yasaklı sitelerin haberlerini getirme girişiminde bulunma cezası” verdiler çocuğa.

Gergerlioğlu için düzenlenen Adalet Nöbeti’ne polis müdahalesinden sonra… (Sincan Cezaevi önü, 5 Temmuz 2021) (Fotoğraflar: @salihro)

Örgüt propagandası” yapmakla suçlanıyordunuz. Bu durumda açık cezaevine geçemiyor muydunuz?

Avukatlarımız da aynı görüşteydi. Nitekim Barış Akademisyeni Füsun Üstel hoca benim gibi bir mesaj paylaşmaktan hapse atılmış, fakat daha sonra açık cezaevine geçmiş, oradan da birkaç ay sonra şartlı tahliyeyle çıkmıştı. Bizim avukatlar bu konuda başvuru yaptı, ama reddedildi. Sonuçta 96 gün boyunca AYM’nin karar vermesini bekledik. Zaten AYM dosyaya baktığı anda ihlâl kararı verecekti, bunu biliyorduk. Ama pekâlâ AYM de bu süreci bir ve hatta iki yıla uzatabilirdi. Sonuçta benim cezamın toplamı iki buçuk yıl, ama canları istemediğinde “denetimli serbestliği hak etmedin” deyip içeride kalış sürecinizi de uzatabilirler. Nitekim, çeşitli ihlâllere karşı itiraz dilekçeleri verdiği için “sorunlu tip” olarak görülüp denetimli serbestlik hakkı verilmeyen çok sayıda insan var. Cezaevleri ağzına kadar dolu, ama insanların çoğuna eften püften gerekçelerle denetimli serbestlik verilmiyor. İnsanlar zaten adil olmayan yargılamalarla, haksız suçlamalarla içeri atılıyor, ama orada da ilave haksızlıklarla ekstra cezalara tabi tutuluyor.

Hapisten ne zaman çıkılacağına dair netlik olmaması, o belirsizlik hali mahpusların gündelik hayatını nasıl etkiliyor?

“Buraya haksız yere girdim ve üç, beş, on gün sonra mutlaka çıkmalıyım” gibi bir ruh haline girmek sizi hasta eder. O belirsizliğe katlanmak mümkün değil. Günler, saatler, hatta dakikalar geçmez. O yüzden kendinizi okumaya, yazmaya, spora, günü dolu dolu geçirmeye veriyor, zamanın size yetmemesini sağlamaya çalışıyor, disiplinli bir gündelik hayatı elden bırakmamaya dikkat ediyorsunuz. Üç ayda 35 kitap okudum, pek çok yazı, şiir yazdım. Dışarıyla irtibatımı sürdürmeye çalıştım. Gelen onlarca mektuba tek tek yanıt verdim. “Zindanda özgürleşmek” başlıklı bir makale yazdım. “Hak-hukuk, adalet peşinde koşmuşsam, burası benim için zindan değil, özgürlük yeridir” dedim. Asıl zindanda olanlar mafyayla iş tutanlar, kirli bir hayat yaşayanlar, zulmedenler.

Siyasi mahpuslar genelde bu tür meseleleri dışarıya yansıtmak istemez. Ben tam tersine, en küçük ihlâle karşı bile büyük yaygara koparılması taraftarıyım. Niye katlanalım biz bunlara! En ufak ihlâli, psikolojik ve fiziki baskıyı anlatmak gerekiyor. O dört duvar arasında nefes almamızı engelleyen uygulamalara niye ses çıkarmayalım?

Başka mahpuslarla görüşebildiniz mi?

F Tipleri çok sıkıntılı. Avukat görüşüne giderken biriyle karşılaşıyorsun, “merhaba” dediğin anda engelleniyorsun. Dolayısıyla, diğer mahpuslardan hiç haberiniz yok. Benim koğuşum başka blokla birleşik olduğu için duvardan bile haberleşemiyorduk. 5’e 11 metre bir avluda tek başına gidip geliyorsun, kimseyi görmeden. Bazı cezaevlerinde havalandırmadan başkalarıyla konuşulabiliyormuş, ama bizde hiç, mümkün değildi. Dolayısıyla, bu süreçte esas olarak iç mektuplaşma yaptık. HDP’den arkadaşlarla, KHK’lılarla, Kürt mahpuslarla haberleştik.

İç mektuplaşmada, bugün gönderdiğiniz mektup ertesi gün yan koğuşa ulaşıyor mu?

Valla aynı kampüs içindeki kadın koğuşundan arkadaşların 25 Mayıs’ta gönderdikleri mektup tam bir ay sonra, 24 Haziran’da elime ulaştı. Kırşehir’den bir mahpus yazmış, o da bir ay sonra ulaştı bana. Dışarı çıkınca öğrendim ki, bir çok mahpusun yolladığı mektup bana verilmemiş, benim yolladığım mektuplar da teslim edilmemiş. Oradaki en önemli haberleşme vasıtası mektup. Her mektup altın değerinde. Mektuplar Salı-Perşembe günleri veriliyordu ve o günler bayram günüydü. Ama onu bile eziyete çeviriyorlar.

Sizce hapishanelerdeki bu uygulamaların ne kadarı dışarı yansıyor?

Siyasi mahpuslar genelde dik durmak adına, dava adına bu tür meseleleri konuşmak, dışarıya yansıtmak istemez. Ben tam tersine, en küçük ihlâle karşı bile büyük yaygara koparılması taraftarıyım. Niye katlanalım biz bunlara! Her şeyi, en ufak ihlâli, psikolojik ve fiziki baskıyı tek tek anlatmak gerekiyor. Zaten o dört duvarın varlığı insani değilken, bir de o dört duvar arasında nefes almamızı engelleyen uygulamalara niye ses çıkarmayalım?

Kimileri “hepi-topu üç ay kaldınız hapiste, neden saatlerce anlatıyorsunuz” diyebilir size…

Desinler. Ben 96 gün kaldım, ama bir saniyemin bile orada geçmiş olmasını kabullenmem. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Gültan Kışanak… Binlerce arkadaşımız içeride ve hiçbiri bu zulmü hak etmiyor. Bir saniyeleri bile orada geçmemeli. Ama madem içeri atıldık, oradaki en ufak bir ihlâlin, deniz kabuğumuzun, kurutulmuş çiçeğimizin, kitap ayracımızın, mektubumuzun bile hesabını tek tek sorarız, sormalıyız. “Ne yapalım, bu devlet zalim, bizi buraya kapattı, her türlü zulmü yapar” kabulü çok yanlış. Bırakın orada zulmetmeyi, keyfimizi kaçırmaya bile hakları yok. Oğlum yolladığı mektubun içine pul koymuştu, “pulu vermeyiz” diyorlar. Neden? “Mevzuata aykırı, git kantinden al.” “Vay zalimler, öyle olsun” mu, yoksa “vay zalimler, o pulları vereceksiniz, size pulumu bile yedirtmem” mi diyeceğim?

Bir Türk olarak Kürt meselesinin çözülmesi için siyaset yapmayı çok anlamlı buluyorum. Kürtlere yaşatılan eziyetin çözümünü niye Kürtlere bırakıyoruz? Neden o eziyete karşı birlikte mücadele etmeyelim? HDP içinde siyasete devam etme, eksikliklerimizi hep birlikte giderme taraftarıyım.

Kantin demişken, elektriğin, suyun, yemeklerin parasını da mahpuslara mı ödetiyorlar?

Priz elektriğini biz ödüyoruz, lamba elektriğini hapishane ödüyor. Bildiğim kadarıyla yemek masrafları da talep ediliyor, ama bana henüz öyle bir talep kâğıdı ulaşmadı. Muhtemelen o da gelir yakında. Onlar bize bir ekmeğin parasını bırakmazken, biz niye kendi haklarımızı yanlarına bırakalım! İki yıldır arkadaşlarıyla beraber Kırşehir’de mahpus olan Kürt bir üniversite öğrencisinin durumunu dışarıdayken takip ediyordum. Basın toplantılarında anlatıyordum, mektuplaşıyorduk. Sıradan bir gerekçeyle hapse atılmış. Ben cezaevine girince o ve arkadaşları “hoşgeldin” mektubu yolladılar. Bahsettiğim öğrencinin ismi Mazlum Dönder, 24 yaşında. Bana yolladığı ikinci mektubunda, anne-babasına bile anlatamadıklarını yazmış. Çok ağır bir tecritte tutuluyor. Açık olan tuvaletinin üstünü poşetle kapattığı bir odada kalıyormuş. Televizyonu, ketılı, buzdolabı yok. Çünkü prizsiz bir ortam. Havalandırma normalde sabah 8.30 – akşam 7.30’tur, ama Mazlum günde sadece yirmi dakika havalandırmaya çıkarılıyor. Bir buçuk yılda bir defa annesini, bir defa babasını görebilmiş. “Zindan içinde zindan” koşulları dayatılıyor. Bu zulmün seyircisi kalamayız, bunları dillendirmekten geri duramayız.

AYM’nin verdiği hak ihlâli kararı sonucu hapisten çıktınız, ama kararın uygulanması günler aldı.

AYM kararından sonra altı gün boyunca tahliye edilmedim. Orada da hürriyeti tahdit suçu işlendi. Tahliyem için cezaevi önüne gelen oğlum ve arkadaşları darp edildi, gözaltına alındılar. Ancak ondan sonra bizi lütfen tahliye ettiler.

Vekilliğiniz iade edildi, bundan sonra ne yapacaksınız?

Aynen devam edeceğim. Bizi yıldırmak istediler, yılmadık, yılmayız.

Ayhan Bilgen üzerinden yeni bir siyasi oluşuma gidileceğine dair iddialar var. Bir ara kulislerde sizin de adınız geçti. Böyle bir çalışmanın içinde misiniz?

Elbette daha iyi bir siyaset için iç muhasebeler, tartışmalar yapılmalı. Ama benim başka bir eğilimim yok. HDP’de siyasete devam edeceğim. Hapisten çıktım, cezaevinde bize açıklama yaptırmadılar, gidip partimizde açıklamamı yaptım. HDP’de görev yaparken insan hakları alanında hem kendimi geliştirmek hem de çalışmalarımın örnek olmasını sağlamak istedim. Partideki arkadaşlarımızdan da hep takdir ve destek gördüm. Bir Türk olarak Kürt meselesinin çözülmesi için siyaset yapmayı çok anlamlı buluyorum. Kürtlere yaşatılan eziyetin çözümünü niye Kürtlere bırakıyoruz? Neden o eziyete karşı birlikte mücadele etmeyelim? HDP içinde siyasete devam etme, eksikliklerimizi hep birlikte giderme taraftarıyım. Bu şekilde birbirimizden de çok şey öğreniyoruz. Bu arada, izninizle son bir şey söylemek istiyorum. Hapse girdiğim anda bana ilk geçmiş olsun kartını yollayan kişi, Yeni Yaşam gazetesinden Hüseyin Aykol oldu. O ruh haliyle aldığınız ilk kartın ne kadar mutluluk verici olduğunu özellikle söylemek istiyorum. Mahpuslara yazmaktan geri durmasın kimse. Destek veren kimseyi unutmuyorum, ama daha ilk anda güzel bir bahar resmi yollayan insanın yeri ayrı oluyor. O yüzden Hüseyin Aykol ismini hayat boyu unutmayacağım.

Kaynak: Birartıbir (https://birartibir.org/siyaset/1219-zindan-icinde-zindan-tecrit-icinde-tecrit)

İlginizi çekebilir