‘Oğlan Çıkmazı’: Sıkıntı var – Enver Topaloğlu

Oğulcan Kütük’ün şiir kitabı ‘Oğlan Çıkmazı’ İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Oğulcan Kütük’ün ilk kitabından üç yıl sonra okurla buluşan ‘Oğlan Çıkmazı’, “Davanın Kabulüne”, “Oğlan Çıkmazı”, “Uzak Çocuklar İçin Kabul Mektupları” ara başlıklarını taşıyan üç bölümden ve yirmi şiirden oluşuyor.

Şairin şairliği için referansı, her şeyden önce ve her şeyden çok şiirleridir ve tabii ki varsa kitaplarıdır. Ancak genç şair için durum biraz farklıdır. Şiiri şairliğinin referansıdır evet, ama birtakım genel geçer şüpheleri gidermekte yeterli olmayabilir. O zaman devreye ikna edici güç olarak başka unsurlar girer. Örneğin sorulur; bu şair, bu genç şair şiirlerini ne zamandır, hangi dergide yayımlamakta?

Bugünün teknolojik imkânları yayıncılıkta da geleneksel birtakım araçları, mecraları eskitmiş, geçersiz kılmış, devre dışı, çağ dışı bırakmış gibi. Ancak öyle olsa bile alışkanlıklar ve yerleşik değerler, yargılar kolay değişmiyor, hızlıca terk edilemiyor. O nedenle örneğin, genç şairin hâlâ şiirlerini yayımladığı dergiler, kitabının çıktığı yayınevi, aldığı ödüller, hatta o ödüllerin jürileri okur çevreleri için etkili referanslar olarak kabul görüyor. Buna karşın, daha önce de yazmış olabiliriz, esas olan, genç şairlerin, şiirlerini kitaplaştırmadan önce okurla peyderpey buluşturmasıdır. Okur karşısına ilk kez kitapla ya da ödül ve benzeri etiketlerle çıkan şairin, bugüne kadar edindiğimiz izlenime dayanarak söyleyelim, pek kalıcılığı olmuyor.

Yeri gelmişken şiir için “okurunu oluşturmak” denilen durumun, günümüzde daha da önemli olduğunu belirtmek isteriz. Dergilerde şiir yayımlamak en çok da bunun için gerekli. Özellikle genç şair için, okurunu bulabileceği başka kanallar da var elbet. Ancak hâlâ en önemli mecra dergiler… Kaldı ki her şairin, yazdığı şiirin karşılığını bulduğuna ikna olmasını sağlayacak okurlara ihtiyacı vardır. Ancak hiçbir şairin okuru da hazır değildir; onu, deyim yerindeyse yaratması gerekir. O okuru oluşturmanın ilk basamağıysa dergilerdir. Öte yandan şöyle bir durum da var: Kimi şairlerin okurları, başka şairleri okumuyor. Hatta öyle okurlar var ki daha önce hiç şiir okumamış. Ama bir vesileyle temas ettiği bir şairin vazgeçilmez takipçisi olmuş. Ona göre belirlediği şairin dışında, ki genellikle bu isimler kendi yaş grubundandır, başka şair yok. Başka şairleri, şiirleri bilip bilmemeyi de önemsemez. Bu örnekle her kuşakta karşılaşmak da mümkün. Bu, okur ve okunurluk sorunudur ve en çok da şiirin geleceğini ilgilendirir. Şiirin bugün için sürüyor olması geleceğiyle ilgili kaygıyı ortadan kaldırmaz.

Buraya kadar yazdıklarımız Oğulcan Kütük’ün (1995) İthaki Yayınları’ndan çıkan kitabı ‘Oğlan Çıkmazı’yla doğrudan alakalı değil. Ama bundan sonra yazacaklarımız kitap ve şairine ilişkin olacak.

Oğlan Çıkmazı, Oğulcan Kütük, 80 syf., İthaki Yayınları, 2020.

‘Oğlan Çıkmazı’, Kütük’ün ikinci kitabı… İlk kitabı 2017’de Yasakmeyve’den ‘Ecza Kışı’ adıyla yayımlanmış. Oğulcan Kütük’ün ilk şiiriyse 2014’te yerel bir dergide çıkmış. O tarihten itibaren Sözcükler, Kitap-lık, Varlık, Natama, Şerh şiirlerini yayımladığı dergilerinden bazıları olmuş.

Haydar Ergülen, Kütük’ün ilk kitabını Vatan Kitap’taki yazısında şöyle değerlendirmiş: “Kat yerlerini belli eden şiirlerden biri de Oğulcan Kütük’ün ‘Ecza Kışı’ (Yasakmeyve). İlk kitap, ‘Yirmi yaşımı alıp evden çıktım’ diyor. Eli boş dönmemiş ama eve, sevdiği şairleri de yanında getirmiş. Şairin evi açık, eli açık olanını severim ben, ama çoğu şair sevmez, evi bilmiyorum ama eli sıkı olmalıdır onlara göre. Zamanla olur derim, ilkin cömert olmalı. Oğulcan’da o açıklık ve cömertlik var.”

Oğulcan Kütük’ün ilk kitabından üç yıl sonra okurla buluşan ‘Oğlan Çıkmazı’, “Davanın Kabulüne”, “Oğlan Çıkmazı”, “Uzak Çocuklar İçin Kabul Mektupları” ara başlıklarını taşıyan üç bölümden ve yirmi şiirden oluşuyor. İlk bölüm “Hayal’e / evden çıkmama için verdiği için” ithafıyla birlikte Rilke ve Lale Müldür’den alıntılanan dizelerle başlıyor. Bu bölümün “Kan Çek Yüzüne Biraz” başlıklı ilk şiirinden iki betik aktaralım:

insan olmanın sularıydı girdim çıktım
uzun nehirler geçirdim sırtımdan serin ve yoğun

ve sanki sıkılmış gibiydi aktığı yerden
balıklarını mı öldürdüm, yerini mi sevmedi

kendi yatağına neden sıkışırdı nehir
hani bunlar insanlar içindi

bir infilak denebilirdi uyandım
rüyaymış meğer bu bin yıllık savaş
hani gerinirken yırttığım astar, kavgamı verdiğim kılıç

ben nerede yıkandım bunca yıl
bir rüyada mı oldurdum çöllerde nehirleri
sen de bir rüya uydur, kan çek yüzüne biraz

Füsun Akatlı, Cemal Süreya ve şiirleri üzerine kaleme aldığı “Yırtılan İpek Sesiyle” başlıklı yazısında “Şiir de bir mislemedir” diyor. ‘Oğlan Çıkmazı’, Oğulcan Kütük’ün şiirle misilleme yaptığı algısını oluşturuyor. Neye misilleme sorusuna bulduğumuz karşılıksa “sıkıntı” oluyor. Şiirler, o sıkıntının da kaynağında yer alan daha köklü, daha temel ve Kütük’ün kişisel yaşantısının odağında olan bir büyük krize, terk edilmeye, babasız kalmaya ve sonrasında oluşan “yıkıma” misilleme olduğunu düşündürüyor.

“Sıkıntı yok”, son dönemde dillere persenk olan bir deyiş. İronik bir ifade aslında… Durum, mızrak çuvala sığmayacak kadar açık olmasına karşın gerçeğin inkârı için kullanılıyor daha çok. Şöyle de söyleyebiliriz: “Sıkıntının en sıkıntı” olduğu durumda, kurtarıcı sayılan gerçeği saptırma ifadesi…

Oğulcan Kütük, şiirleriyle denediği misillemeyle yaşamına kâbus gibi çöken “sıkıntı”yı, kuşağının klişesiyle inkâr etme yoluna giderek “yok” demiyor. Aksine yaşamını şiirin perdesine yansıtarak bakın “sıkıntı var” hem de canımı yakacak, yaşantımı zehir edecek kadar büyük bir sıkıntı söz konusu diyor. Sözü de dolandırmıyor. Ama şiir sözü dolambaçlıdır denilecek, onun da gereğini yerine getiriyor.

Her yaşam şiir değildir, ama bütün yaşantılar şiir olabilir. Kütük’ün girişimini de yaşamını şiirleştirme olarak tanımlayabiliriz. Paylaşacağımız betikler “Oğulcan Taksimi” başlıklı şiirden:

denizin yüz yıllık ritmini değiştirdi çakıl, herkes alıştı

ben bir girdaba tersinden bakar gibi kaldım dünyada

kazıyarak çıkaramadık lekelerin tarihini
yine de kazı göklere doğru, bak bu sessiz yerler

bizim olmamış hiç. uzundur gürültülere aitim
ve hâlâ bilmiyorum bir adam nasıl bitirir şarkısını

(…)

ezber ettiğim dünya tam burada dönüyordu ama
annemin allahı üstüne elini koydu

ben aylardır tam burada
kendi hayvanımı kendim doğurdum, öyle kaldım hayatta

Ecza Kışı, Oğulcan Kütük, Yasak Meyve Yayınları, 2017.

Oğulcan Kütük’ün şiir işçiliği, teknik becerisi dikkat çekiyor. Genç bir şair olarak teknik açıdan sağladığı düzeyin, onu genel olarak şiirin biçimsel sorunlarıyla bundan sonra daha az uğraştıracağı söylenebilir. Ancak bunun yaratıcılığını, üretkenliğini arttırabileceği gibi tersi sonuç vermesi de mümkün. Turgut Uyar’ın “ustalaşmak bir kedinin kendi doğasına yabancılaşarak yavrularını yemesi gibidir” sözünü unutmamakta fayda var.

Kitapta altını iki kere çizdiğimiz, dönüp tekrar okuduğumuz birçok dizenin de etkisiyle Kütük’ün aynı zamanda bir dize şairi olduğunu da düşündüğümüzü belirtelim… “Mîran” başlıklı şiirin ilk betiğini okuyalım:

kestik. sonra manzarası değişti buraların

katlar çıktım etrafıma, ellerim bu yüzdenmiş

bu gördüğün şey sabrım benim, kimselere elletmedim mîran

dağ gibi sözcükler buldum – neye benzedim ağlayınca

dağdan büyükmüş dağ sözü, sonradan öğrendim

Deneme, eleştiri yazınının yüz aklarından ve deyim yerindeyse sıkı bir şiir okuru da olan Füsun Akatlı’dan bu defa alıntımız şiirin ne olduğuna ilişkin. Akatlı diyor ki: “Şiir imgelerin, simgelerin ustaca kullanılışı değildir. Şiir, dizelerin belli bir ses düzeniyle, belli bir tartım kollanarak alt alta getirilişi de değildir. Şiir bir dilin yaşantıya çevrilişidir, bir yaşantının dile çevrilişi olduğu kadar. Ana dili dil olanlarla, ana dili yaşamak olanların, ama öbür -hiç de yabancı olmayan- dilde de çatır çatır anlaşanların mutlu birlikteliğidir şiir. İki lisan iki insansa, bir şair bir lisandır.”

Şairin dilini anlamak için yapabileceğimiz en iyi şey, elbette daha çok şiir okumak olabilir, okuyalım. Alıntımız “Silahları Başlatan Sabah” şirinden:

şuradan çekilsem hiçbir şey yarım kalmaz biliyorum

hayvanım ölmek için kuytular arar
hayvanım ölmek için kuytular bulur

Oğulcan Kütük’ün şiirlerinde içeriden dışarıya doğru bir akış söz konusu. Bunu yalnızca kitapta yer alan şiirlerde tekrarlanan “nehir” imgesi dolayısıyla söylemiyoruz. Ama o da var…

‘Oğlan Çıkmazı’nın derdinin, geliriliminin, arka planda yer alan sorununun terk edilmekle ortaya çıkan bir kriz durumu olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki süreğenleşmiş, kalıcılaşmış bir krizdir söz konusu olan. Bunu Kütük’ün şiirlerine yaşantısını, kişisel deneyimini yansıtmayı esas almış olması nedeniyle ifade ediyoruz.

Kitabın ilk iki bölümü, Hıristiyan anlatısındaki “baba tanrıyla” “oğul İsa” ilişkisini çağrıştırıyor. İsa, çarmıha gerildiğinde “babası tanrıya”, “baba beni niye terk ettin” diye seslenir. ‘Oğlan Çıkmazı’nda da özellikle ilk iki bölümün alt metninin bu çağrışımı oluşturması dikkat çekiyor. Bu bölümün şiirleri pekâlâ, “boşanma” ve sonrasında “çocuğun çıkmaza” girmesiyle İsa’nın tanrı tarafından terk edilişi ve çarmıha gerilişi ilişkilendirilerek de okunup yorumlanabilir diye düşünüyoruz.

Kitaptan yapacağımız son alıntı, üçüncü bölümdeki “Nehir Mektubu” başlıklı şiirin son iki dizesi:

Bir taş sökülürse bin yıllık yerinden

Oyuğundan kalan ne varsa içimdir

Oğulcan Kütük’ün, “adımdaki can silinip / bir oğul ben kaldım dünyada” dizeleriyle son bulan ikinci kitabından sonra yazacağı yeni şiirlerde, özellikle ses, tema, izlek, konu kolajlarıyla ilgili sorunu çözmek için daha fazla emek harcayacağını umuyoruz. Kitaplar aynı zamanda, şairin aynasıdır; uğraşısının fazlasını da, eksiğini de yansıtır. O aynaya hiç kimse bakmasa bile şair dönüp dönüp bakar, bakması gerekir.

Aynı zamanda babayla bir hesaplaşmanın da söz konusu olduğu kitabı oğul çıkmazı olarak da okuduğumuzu belirtelim.

Bitirirken ‘Oğlan Çıkmazı’nın başta şiir okurları olmak üzere okur için de bakmaktan memnun kalınacak bir ayna olduğunu söyleyelim.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir