Neşet Ertaş’ın bir garip yolculuğu

Neşet Ertaş ‘Garip’ olarak doğdu. Kendini, Abdallığını, Bektaşiliğini az da olsa ifade edebildi. Ancak sanki çocukluğunda kimliğine kazınan “madun endişesi” kimliğini, inancını, düşüncelerini mahcup biçimde dile getirmesine neden oldu. Son yolculuğunda da “halka mal olan” bir sanatçı olduğu için devlet ricali onu sahiplendi. Türkiye’nin “ezici çoğunluğunun” istediği gibi defnedildi.

Garip bülbül gibi feryad ederiz
Cehalet elinde küsm-ü kederiz
Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
Dünya senin vatanın mı yurdun mu?

Neşet Ertaş “garip” olarak geldi dünyaya. O da dünyayı mekan tutulacak bir yurt olarak değil de seyir edilecek bir yol olarak görenlerdendi. Yaşamı boyunca hissettiği yersiz-yurtsuzluk, ölümüyle beraber defin işlemlerinde de kendini göstermişti. Bir yere ait olamamıştı Neşet Ertaş. Bir garipliğine bir de kendini bulduğu-yitirdiği aşk‘a tutunmuştu. Gariplik ve aşk makamı üzerinden derdini meramını anlatırken kendini dünyevi tartışmalardan biraz da bu sayede uzak tutabildi. “Gariplik” ve “Aşk” hali onun için dert içindeki derman, acılar içindeki ilaç idi. Eserlerinde kullandığı mahlas olmaktan çok öte bir anlam taşıyordu gariplik. Zira bu mahlası kullanmasının öyküsü de bireysel bir tercihten ziyade kolektif bir kimliğin ifadesi olarak ortaya çıkmıştı.

“Bir ara babam Ankara’ya geldi rahmetlik. Benim de şiirlerim çoğalıyordu. Yahut da böyle türkülerim çoğalıyordu, yeni türküler filan. İlk zamanlar türkülerimin içinde de ben “Garip” kelimesini kullanmazdım bile. Babama “Ben” dedim “Böyle şiirler yazıyorum sonuna ne diyeyim?” Adımı soyadımı söylemediğime göre … Biz bir kelimeden birbirimizi anlardık babamla. Sonuna ne diyeyim dedim. “Oğlum bize garipler derler” dedi. Orada kaldı. Bir kelime yetiyordu. Şimdi benim türkülerimin içinde; başında, ortasında, sonunda neresinde olursa olsun bir “Garip” kelimesi geçer.” (1)

Baba Muharrem Ertaş’ın Garip diye adlandırdığı topluluk Anadolu’da yaşayan Abdallardır. Anadolu’daki zanaatçı-göçer topluluklardan olan Abdalların en belirgin özelliklerinden biri de düğün-nişan-sünnet gibi etkinliklerde yaptıkları müzikle yaşamlarını sürdürmeleridir. Yaşamını bu şekilde sürdüren bir Abdal olarak Muharrem Ertaş’ın aylarca eve dönmediğini anlatan Neşet Ertaş, babası gibi bu geleneğin temsilcisi olacaktır. Ancak Abdalların ülkemizdeki genel imajı müzik alanındaki temsileri kadar itibarlı değildir. Abdallar Anadolu’da yaşadıkları yerlerde en fazla hor görülen, ezilen toplumsal gruplardan biri olmuştur. Ayrıca resmi ideoloji tarafından Abdalların Türk-İslam sentezi içerisine kapatılmaya çalışıldığı da bilinen bir gerçektir. Etnomüzikolog Melih Duygulu da bu noktaya dikkat çekmektedir.

“Resmi söylem onların “Türkmen” olduklarını, bazen yüksek perdeden “ısrarcı” bazen de “ilmi” çalışmalarla ortaya koymaya çalıştı. Eftalitler/Akhunlarla kurulmaya çalışılan organik bağların çoğu sonuçsuz kaldı. Abdal aşiretine mensup insanlar ise bu söyleme bel bağlayıp kendilerinin Türkmen oldukları konusunda bir hayli kararlı bir söylem geliştirdiler ki kendilerini Saruhan Türkü, Avşar Türkü, Mısır Türkü, Beğdilli Türkmeni biçiminde tanımlamaktan çekinmediler. Elbette bu bazı akademik ve siyasal çevrelerin onlara öğrettiği bir söylemden başka bir şey değildi.” (2)

Abdalların söz konusu söylemi kabullenmeleri yaşadıkları dezavantajlı coğrafyada kendilerine daha korunaklı bir alan sağlayabilme çabaları ile ilgiliydi. Abdallar Türk-İslam sentezinin dışında kalan diğer etnik gruplar gibi ya da üretim süreçlerinden mahrum bırakılarak zor şartlarda yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan sosyal sınıflar gibi kendilerini var edebilmekte zorluklar yaşamışlardı. Bu sınıfların ya da grupların durumunu maduniyet kavramı ile açıklamak mümkün. Kavramı etimolojik ve sosyolojik açıdan irdeleyen Ebru Yetişkin “alttaki başkalık” “alttakinin ve aşağıdakinin başkalığı” gibi bir sonuca ulaşmıştır.(3) Kendilerini temsil edemeyen, devletin ve toplumun işleyiş çarkında kendini var edemeyen toplumsal gruplar için kullanılan madun kavramı ile ilgili ilk önemli tanımlamayı Antonio Gramsci dile getirmiştir. Gramsci, madun sınıfların; yani ezilenlerin, tahakküm altında tutulanların ve özne olarak kendini ifade edemeyenlerin kültürünü analiz ederken, onların bilincinin bölük-pörçük ve sistemsiz olması nedeniyle dünya görüşlerinin tam olarak gelişemediği bu nedenle nispeten daha güçsüz konuma sahip olduklarını söyler. Bu sistemsiz, yoksul düşünce sistemi nedeniyle madun sınıflar düşmanını tam olarak tanıyamaz ve bir noktadan sonra da egemen kültür tarafından üretilen düşüncelerin hakimiyeti altına girer. Ezildiğini bilse ya da algılasa dahi bunun temel nedenini tam olarak açıklayamadığından sistemli veya örgütlü bir karşı çıkışın imkanlarını da baştan kaybetmiş olur.

İşte Ertaş’ın garipliğinde de benzer bir maduniyet hali sezilmektedir. Neşet Ertaş söyleşilerinde Abdalların yaşadığı sorunları dile getirir. Abdallığını da Bektaşiliğini de inkar etmez. Ancak bunları aştığını, aşk ve muhabbette kendini bulduğunu özellikle vurgular. Yani ötekileştirilen bu kimlikleri savunmaktan ziyade, böyle ayrımların önemsiz olduğunu söyler. Ayrıca yoksulluğu sınıfsal bir söylem üzerinden değil gündelik hayat ilişkilerindeki eşitsizlik üzerinden dillendirir. Eşitsizliğin kökenleri üzerinde çok fazla durmaz. Derdini sazıyla, türküleriyle kusursuz biçimde dillendirse de sanki kavmini, kimliğini, yoksulluğu ve yoksunluğu anlatırken yeterince rahat değildir “Bozkırın Tezenesi”. Ertaş, Haşim Akman ile yaptığı nehir söyleşide ilginç bir noktaya değinir. İstanbul’a ilk geldiği dönemde Şah Hatayi’nin bir deyişini okur. Ancak sonrasında pişman olur.

“Söylediklerim içinde sadece birinde pişmanlık duyduğum oldu. Onu da şöyle söyleyeyim: Memleketten başımı alıp geldiğimde, bir plak okuduğumda, o deyişler dediğimiz, dedelerimizin, babalarımızın o cemlerde cemiyetlerde çalınanlardan bir tanesini ben plağa okudum. Hatayi’nin deyişiydi o. İçinde şöyle sözler geçiyordu. “dağı taşı cırnağıyla kaldırdı/gördüm seyreyledim Hacı Bektaş’ı ” Sonradan düşündüm kendi kendime gurbetteyim. Memleketten çıkmışım. Biri gelse ya hu ” diyorsun ki ‘dağı taşı cırnağıyla kaldırdı gördüm seyreyledim’ nasıl oldu” dese ben nasıl cevap veririm diye düşündüm. Çünkü mantık kabul etmiyor. “Dağı taşı cırnağıyla kaldırdı” kelimesini. İnsanın aklı, fikri, mantığı var. İşte söylemiş olduğum türküler içinde bir tek bundan dolayı pişmanlık duydum. Mantığın kabul etmediği bir şey söylemiş oldum diye. Ama sözler benim değildi. Cemlerimizde cemiyetlerimizde söylenen deyişlerden biriydi ve ben de 14-15 yaşımda almış sazımı gelmişim İstanbul’a. Bunu okumuştum. Şimdi de söylüyorum. Aklın mantığın kabul etmediği hiçbir şey kabul değil efendim.”

Anadolu’da dünyanın birçok yerinde olduğu gibi gerek müzikal gerekse de edebi anlatılarda efsanevi olaylar anlatılırken doğaüstü olaylara yer verilmektedir. Alevi deyişlerinde de saygı duyulan ve kutsal addedilen isimlerle ilgili benzer bir durum söz konusudur. Neşet Ertaş’ın akla-mantığa yatkın bulmadığı için açıklayamadığı şey sadece Hacı Bektaş’ın dağı taşı tırnağı ile kaldırması söylencesi miydi? Yoksa Neşet Ertaş, Şah Hatayi gibi Alevi-Bektaşi inancının en önemli temsilcilerinden birinin iddialı bir deyişini okumaktan anlık bir endişe mi duymuştu? Yani kendi kendisine “Gurbet ellerde boyunu aşan meselelere girip başını belaya sokma. Açıklayamayacağın sözleri türkülerinde dillendirme. Kimliğini fazla aşikar etme” demiş olabilir mi? Bunun bir cevabı yok. Belki gerçekten bu deyiş kendisine çok anlamsız gelmişti belki de yabacı bir şehirde bir öteki olarak, kendini var edebilmenin ayakta kalabilmenin bir yolu olarak geliştirilen bir “bastırma” ya da “taktik” söz konusuydu.

Bu tezi desteklemek adına Ertaş’ın genel olarak Alevi kimliğini dillendirirken rahat olmadığını söyleyebiliriz. Haşim Akman’ın “Siz kendinizi Alevi olarak kabul ediyor musunuz? sorusuna şöyle yanıt verir;

“Şimdi efendim, bize öteden beri Abdallar denir, Pir Sultan en sonuncusuydu. Genelde de bize Bektaşi derler. Bektaşiyiz biz dediklerine göre. Ama ben şahsen, kendi görüşümü söylüyorum. İnsan ayrımı etmedim, etmiyorum. Şimdiye kadar hiçbir türkünün içinde de ayrımcılık yapmadım. Bu benim kendi görüşüm. Ayıran kendini ayırır. Kendi görüşümün dışında genelde bize Abdallar ve Bektaşiler denir.”

Doğrudur… Önemli olan aşktır, dostluktur, muhabbettir. Ayrımcılık, senlik-benlik kötüdür. Neşet Ertaş bu haliyle evrensel değerlere sahip çıkmaktadır. Hatta ilk dönemlerinden son dönemlerine kadar aynı duruşu sergilemesi de önemlidir. Zira sanat dünyası keskin söylemlerle halkın yanında görünüp kısa sürede kendini konformizmin ya da egemen söylemlerin rahatlığına bırakan “halk” sanatçıları ile doludur. Buna rağmen madun kesimlerin kimliğini net bir şekilde ifade edememesinin ardında farklı nedenler olma olasılığı yüksektir. Madun sınıflar için en büyük problem seslerinin duyulmaması değildir. Egemen sınıfların hakim söylemini kabullenen ve onların çizdiği sınırlar içerisinden konuşmak da var olan sömürü sisteminin inşasında önemli bir rol oynamaktadır. Baskıcı sistemler tek sesliliği, tek renkliliği tek düşünceyi egemen kılmak için ötekilerin sesini kısmak yerine onlara istediğini söyletmeyi başarabildiği oranda gerçek hükümranlığını sağlayabilmektedir. Neşet Ertaş yukarıdaki metinde kimliğini ifade etse de bu kimliğin önemsiz olduğunu özellikle vurgulamıştır. Bu egemen kimlik formlarının tam da istediği şeyin ta kendisidir. Hakim söylem “öteki”nin sesini ele geçirmiştir.

Neşet Ertaş Garip olarak doğdu. Çocukluğu gariplikle geçti. Önce İstanbul’da sonra Almanya’da gurbetliği en garip haliyle yaşadı. Ömrünün son dönemlerinde müzik çevrelerinde hak ettiği değeri görerek bir parça rahata kavuştu. Kendini, Abdallığını, Bektaşiliğini az da olsa ifade edebildi. Ancak sanki çocukluğunda kimliğine kazınan “madun endişesi” kimliğini, inancını, düşüncelerini mahcup biçimde dile getirmesine neden oldu. Son yolculuğunda da “halka mal olan” bir sanatçı olduğu için devlet ricali onu sahiplendi. Türkiye’nin “ezici çoğunluğunun” istediği gibi defnedildi. Ebedi mekanını gönlünce belirlemek dahi ona çok görüldü. Yaşam dedikleri garip seyir içinde gariplerin yaşam imkanlarına dair sorular sorduğu bir dizesinde şöyle der usta.

Gurbet elde garip olan Garib’im/ Derdin deryasına dalan Garib’im
Sevdiğinden ayrı kalan Garib’im / Ne yaşamış, ne yaşıyor, Ne Yaşar

Her sene ölüm yıl dönümlerinde nice methiyeler düzülecek Garip için. Asırlar boyunca türküleri söylenecek. Yalan dünyanın beyhudeliği üzerine konuşulunca ondan da bahsedilecek Ah Yalan Dünya /yalandan yüzüme gülen dünya dizeleri eşliğinde. Hatta yalanı en çok diline dolayanlar, riyayı en çok kendine reva görenler bahsedecek ondan en çok da. Cahildim dünyanın rengine kandım/Hayale aldandım boşuna yandım dizelerine dair varoluşçu sorular sorulacak. Tatlı dile güler yüze doyulur mu? Diye düğünlerde oyunlar dizecek insanlar…

O ise garipliğin ruh halini, gurbetliğini, hasretliğini anlattığı güçlü türkülerle kalpten kalbe varan o görünmeyen yolda yürümeye devam edecek. Gönülden gönüllere giden o gizli yolda yaşamıyla türküleriyle bir garip hakikat yolcusu olmaya devam edecek…

(1) Gönül Dağında Bir Garip, Söyleşi: Haşim Akman, İş Bankası Kültür Yayınları

(2) Melih Duygulu “Abdallar : Bozkırın Yalnız Çocukları, NTV Tarih Sayı:46

(3) Ebru Yetişkin”Postkolonyal Kavramlar Üzerine Notlar” Toplumbilim Postkolonyal Düşünce Özel Sayısı” Sayı 25, Ekim, 2010

Kaynak: Gazete Duvar

İlginizi çekebilir