Neoliberalizmin Mimarlığı – Douglas Spencer

Aşağıdaki metin Douglas Spencer’ın “Neoliberalizmin Mimarlığı: Çağdaş Mimarlığın Denetim ve İtaat Aracına Dönüşme Süreci” başlıklı kitabının “Sunuş” bölümünden seçilmiştir. Fotoğraflar e-skop tarafından eklenmiştir.

Özellikle 1960’ların sonlarından itibaren mimarlık kültürü, felsefe, dilbilim, medya, fizik, biyoloji, bilişim ve matematik başta olmak üzere pek çok bilgi alanından devşirdiği birtakım hakikatlerin sözcülüğünü yapmakla meşgul. Son zamanlardaysa, neoliberalizmin dogmalarını düpedüz benimseyip yayma yönünde birtakım emareler göstermeye başladı. Örneğin Patrik Schumacher “Serbest Piyasa Kentçiliği – Planlamanın Ötesinde Kentçilik” başlıklı yazısında şöyle diyor:

Belki de toplum piyasanın, arazi kullanımı konusunda en üretken bileşimi ve düzenlemeyi, sinerji yaratan ve toplam değeri azamiye çıkaran bir bölüşümü keşfetmesine imkân vermelidir. Piyasa mutasyona (deneme-yanılma), seçilime ve üremeye dayalı evrimsel bir süreçtir. Kendi kendini düzeltip düzenleyerek öz-örgütlü bir düzen ortaya çıkarır. Dolayısıyla şunu varsayabiliriz: Arazi kullanımı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kentsel ve mimari düzenin programatik boyutu mimarın özel müşterileri tarafından belirlenir.[1]

Her ne kadar mimarlar ve mimarlık teorisyenleri, kentsel ve mimari düzenlerin piyasaya tabi olması konusunda o kadar cüretkâr olmamışlarsa da, özellikle 1990’ların ortalarından itibaren, dünyanın gidişatı konusunda neoliberalizmin hakikat oyunlarına hizmet etmiş hakikatleri öne sürme hevesinde olmuşlardır. Kendiliğinden organizasyon, oluşum ve karmaşıklık modellerini benimsemiş; sibernetiği, sistem teorisini ve ekolojik düşünceyi savunmuş; planlamanın zaaflarını kıyasıya eleştirerek evrimsel paradigmaları övmüş; “yatay ontolojilere” değer vermiş ve metabolizmaya özgü süreçlere hayranlıkla yaklaşmışlardır.[2] Hepsinden öte, insan öznesini bir nevi Aydınlanma-sonrası varlık olarak tasavvur etmişlerdir: Çevresine uyum sağlayabilen, rasyonellikten ziyade duygulanımla güdülenen, istenen yola kolaylıkla sokulabilen, ama yaşadığı ortam üzerinde eleştirel düşünce geliştirme istek ve becerisinden yoksun bir öznedir bu. Neoliberal düşünce gibi, mimarlığın düşünsel kültürü de öznenin ve toplumsal düzenin kuruluşunu doğal sistemlerin işleyişine benzetir. Bu görüşün mimarlığa atfettiği işlev, mütemadiyen uyum sağlayabilen özneler için her daim esnek ortamlar üretmektir. Nasıl ki neoliberalizm kendini özgürlük arayışındaki birtakım önermeler olarak takdim ediyorsa, mimarlık da kendini ilerici olarak takdim eder. Mimarlığın hakikat oyunu işte budur.

Elinizdeki kitap, söz konusu iki hakikat oyunu arasındaki kesişme noktalarını, meşrulaştırdıkları teorileri, söylem ve uygulamaları ve vazettikleri öznellik üretimlerini ele alıyor. Ayrıca mimarlığın çağdaş neoliberalleşme süreçlerinin hizmetinde bir denetim ve itaat aracı haline gelmesini sağlayan kaynakları ve uygulamaları, dönemeçleri ve manevraları da irdeliyor.

Kitabın “Neoliberal Yönetimsellik Sanatı” başlıklı ilk bölümünde, Neoliberalizmin Mimarlığı’nda irdelenen neoliberalizm tanımlanıyor. Neoliberalizmi, sadece kapitalizmin gem vurulamayan, aşırı bir dışavurumu olarak değil, “ideolojisizliğin ideolojisi” de olsa bir ideoloji olarak görüyorum. Yakınlarda Jeremy Gilbert’ın da belirttiği gibi, kapitalizm ile neoliberalizmi birbirinden ayırt etmemiz gerek: “Neoliberalizm ile kapitalizm düpedüz farklı şeylerdir. Kapitalizm ideoloji değildir.”[3] Gilbert’ın ifade ettiği üzere, neoliberalizm “hem belli bir siyaset düşüncesi ile akidenin, hem de bunların şekillendirdiği siyasi programların adıdır. Bu siyasi programlar, bir insan doğası ve ekonomi anlayışı geliştirme iddiasındadır. Ayrıca bu programlar, söz konusu anlayışın, beşeri gelişmeyi azami seviyeye çıkarabilecek yönetim mekanizmalarını kullanma konusunda üstün içgörüler kazandırdığını iddia eder.”[4] Gelgelelim neoliberalizm ile kapitalizm arasında elbette bir ilişki vardır. Gilbert’ın ortaya koyduğu gibi, neoliberalizm “beşeri gelişmeyi azami seviyeye çıkaracak yegâne yolun, kapitalistlerin kârlarını maksimize etmekten geçtiğine” inanır. Ne var ki kapitalizm ile neoliberalizm arasındaki ayrımı belirlemek gerekir, zira mimarlığın neoliberalizmle ilişkisine dair gerçek anlamda eleştirel bir izahat ortaya koymak için elzemdir bu. Böylece, “neoliberal” diye yaftalanan mimarlığın ancak son zamanlarda iktidar ve para sistemlerine hapsolduğu gibi naif ve şüphe götüren ithamla yetinmenin önüne geçilmiş olur.

Elinizdeki kitap boyunca, büyük ölçüde belli başlı Marxçı [Marxian] düşünce ekollerine ve düşünürlere (eleştiriyi de elden bırakmadan) değinmekle beraber, bilhassa öznellik konusunda, neoliberalizmin ideolojisine dair bir tanım ve izahat sunmak için bunların dışına çıktım. Başta David Harvey’nin yorumları olmak üzere,[5] neoliberalizmi “sermaye mantığı”nın bir sonucu olarak gören Marksçı neoliberalizm yorumlarına karşı, Philip Mirowski, Pierre Dardot ve Christian Laval’ın son çalışmalarından yararlandım. Gelgelelim, elinizdeki kitapta ortaya konan neoliberalizm anlayışı açısından, Foucault’nun yönetimsellik, “öznelliğin üretimi” ve “kendilik kaygısı” konusundaki çalışmaları esasen önem taşıyor.

Birinci bölümde, başta Hayek ve Polanyi’ninkiler olmak üzere, neoliberal düşünürlerin temel metinleri ele alınıyor ve bilhassa bilgiye ve bilginin dolaşımına dair anlayışlarını ortaya koyan argümanları özü ve kuruluşu itibarıyla irdeleniyor. Ayrıca Hayek ve Polanyi’nin düşüncesinde şekillendirilen “karmaşıklık” ve “spontane düzenleme” kavramlarının önemine de eğiliyorum. Büyük ölçüde sistem teorisi ve sibernetikten devşirilip dogmatik evrensel ilkelere dönüştürülen bu kavramlar, neoliberal yönetimsellik tarzlarının araçları haline gelmiştir: yani, pervasız disiplin araçlarının ve hiyerarşik iktidarın alenen kullanılmasından ziyade güdülemeye, yönlendirmeye ve davranışları denetlemeye dayalı tekniklerin araçları.

Gelgelelim neoliberal dogmayı anlamak, öznelliği kendi çevresiyle ilişkisinde sınırlama ve denetim altına alma işinin gerçekte nasıl başarıldığını –ki Foucault’ya göre bu dogmanın iktidarını hayata geçirmesini sağlayan budur– izah etmeye yetmez. Kendine özgü tarihsel bir gelişimi olan bu süreç, mimarlık, teknoloji ve kültür gibi çeşitli alanlarla ilişkilidir, bu alanlar da genel olarak sibernetik, sistem teorisi ve karmaşıklık modelleri tarafından biçimlendirilmiş olmakla birlikte açıktan neoliberal değildir. “Neoliberal Öznenin Mekânsal Kuruluşu” başlıklı ikinci bölüm bu tarihi irdeliyor. Bölümün başında, Britanya’da Independent Group mensuplarının, geliştirip yaydıkları yeni sanatsal pratik biçimleri aracılığıyla, kültürün alımlanmasında mevcut mesafe ve değerlendirme teamüllerini nasıl alt etmeye çalıştıkları ele alınıyor. Ayrıca bu fikir ve pratiklerin, ABD’de Jackson Pollock hakkında yazılar yazan ve happening’in gelişmesine katkıda bulunan Allan Kaprow gibi kişilerce aynı dönemde geliştirilen fikir ve pratiklerle nasıl örtüştüğü de ele alınıyor. Her iki durumda da dolaysızlık ve içe gömülme/kuşatılma [immersion] mekânsal ve görsel deneyimin koşulları olarak olumlanmıştır, öyle ki bunlar, çağdaş mimarlıkta daha yakın zamanda görülen dolaysızlığa ve duygulanıma ilişkin olumlamaların açık öncülleri haline gelir.

 

Independent Group tarafından düzenlenen “Parallel of Life and Art” sergisi afişi, 1953

 

“Parallel of Life and Art” sergisinden yerleştirme, 1953

 

Jean Luc Godard’ın Alphaville (1965) ve George Lucas’ın THX 1138 (1971) adlı filmlerini karşılaştırıp çözümleyerek, 1960’lar ve 1970’lerin başlarındaki teknokratik korkulara Yeni Sol’un ve karşı-kültürün verdiği farklı tepkileri de inceliyorum. Bana göre, sol, teknolojiyi devlet iktidarının bir aracı olarak görüyor ve bu iktidarın da ancak kolektif devrimci bir toplumsal dönüşüm sayesinde alt edilebileceğini düşünüyordu. Oysa, THX 1138’in birey olarak başkaldırmış başkahramanında ve filmin sonundaki teknoloji yanlısı anlayışta temsil edildiği gibi, karşı-kültür, sanki neoliberal zihniyetin gelişimini sezmişçesine olayları farklı algılıyordu. Stewart Brand’in Whole Earth Catalog’unda teşvik ve takdim ettiği, karşı-kültür ve komünleri tarafından ortaya konan doğa-insan-teknoloji arasındaki yeni sözleşme olanakları, hem Steve Jobs gibi şahsiyetleri ortaya çıkaran sibernetik yönelimli girişimci bir kültürün temellerini atmış, hem de ABD, Britanya ve Kıta Avrupa’sında mimarlık kültürünü derinden etkilemişti. Mimarlıkta sibernetik yönelimi özellikle savunansa Reyner Banham’dı. Banham’ın insan-makine-doğa birleşiminde aşkın deneyim âlemine dalışına dair birtakım anlatıları (bisikletle Kaliforniya çöllerini aşması ya da arabayla Los Angeles otobanında gitmesi), teknolojik-çevresel olarak kuşatılma, öznenin yönlendirilmesi ve güdülenmesi, ya da öznenin sibernetik mekânsal koşulların yarattığı duyusal zevke kendini bırakıvermesi gibi çağdaş mimarlık fantezilerinde yeniden ortaya çıkmıştır.

1990’larda “yeni mimarlık”, bu eğilimle bağlantı kurmadan önce (bu konuyu “Mimarlık Teorisi: 68 Mayıs’ından Piyasa ‘Gerçeği”ne başlıklı üçüncü bölümünde irdeliyorum) teori meselesini ele almak zorundaydı. François Cusset’nin tabiriyle teori “çılgınlığı”, özellikle ‘68 Mayısı’ndan sonraki netameli dönemde –geriye dönüp bakıldığında– adeta mimarlık söyleminden kovulup kurtulunması gereken bir cin çarpmasına sebep olmuştu.[6] Bilhassa “Kıta Avrupası teorisi” diye bilinen ve mimarlığa nüfuz eden entelektüel maceralar, artık Michael Speaks gibi kişilerce, asıl mimarlık pratiğinin –yani müşteriler için tasarım yapmanın– önünde birer engel olarak görülüp topa tutuluyordu. Ben de bu teori reddinin ilişkili olduğu post-eleştirel denen dönemeci irdeliyorum; ancak bu reddin, teorinin sonuna işaret etmektense, mimarlıkta sarsıcı etkiler yaratmasına son vermeyi hedeflediğini öne sürüyorum. Nitekim mimarlık kültüründe belli eğilimler, mimarlık pratiğinin yoluna taş koyan “negatif” teorileri reddetmeyi adeta vazife edinmiş, buna karşılık kendi mimarlık söylemlerini kotarmalarını sağlayan başka türde teorileri tespit etmekten de geri durmamışlardır. Yeni kotarılan bu teori hem ilerlemeci, avangard, hatta özgürleştirici olacak, hem de post-Fordist kapitalist dönemde “hazır bulunan” gerçek dünyanın gerçek ihtiyaçlarına adamakıllı cevap verebilecek şekilde pratiğe dönük olacaktır. Söz konusu projenin esas araçları Deleuze ve Guattari’nin yazıları ve karmaşıklık teorisidir öncelikle. Daha sonra bunlara Manuel DeLanda, Bruno Latour ve Niklas Luhmann’ın teorileri eklenir; bu teoriler sayesinde Schumacher, Polo, Moussavi gibi pek çok mimar serbest piyasanın işleyişine uygun argümanlar ortaya atmıştır. Elinizdeki kitapta, bu argümanların dile getirildiği –Kipnis, Polo, Lynn, Speaks, Schumacher gibi pek çok mimar ve teorisyene ait– belli başlı metinleri çözümlüyor, mimarlığı bir işletmecilik pratiğine [managerial practice] dönüştüren söylemsel hamleleri ortaya serip bunlara karşı çıkıyorum.

Neoliberalizmin Mimarlığı’nın ilk üç bölümünde, mimarlığın gerek neoliberal yönetimselliğe gerekse buna imkân veren koşullara, argümanlara ve teamüllere nasıl hizmet ettiği inceleniyor. Sonraki üç bölümdeyse bunun nasıl hayata geçtiği ele alınıyor. “Emek Teorisi: Mimarlık, İş ve Neoliberalizm” başlıklı dördüncü bölümde, öncelikle çağdaş mimarlığın, emek olgusunu ve emekle ilgili sorunları, mücadeleleri ve kırılganlıkları kayda geçirmekten aciz olduğu ortaya konuyor. Mimarlık, söz konusu olguları, neoliberalizm doxa’sıyla paylaştığı öz-örgütlenme ve öz-yaratım retoriğiyle hasır altı eder. Uygulama açısından bakıldığında, inşa edilmiş mimarlık bile, pürüzsüz yüzeylerden ve yapısal unsurları saran zarif biçimlerden oluşan fantazmagoryanın ardına gizlenmiştir. Bu bölümde ayrıca, emek ve emeğin yönetiminin neoliberal buyruklar doğrultusunda nasıl geliştiğini inceliyor; Boltanski ve Chiappelo’nun The New Spirit of Capitalism’de ve Moishe Postone’un metinlerinde gayri maddi emek konusunda ortaya koydukları açıklamalarda karşımıza çıkan güncel malzemeyi temel alarak bu durumun eleştirel olarak nasıl izah edileceğini irdeliyorum. Sonrasında bu teorik fikir yürütmelerden yola çıkarak, Zaha Hadid Architects’in Leipzig’de BMW merkez binası için yaptığı tasarımı analiz ediyorum. Bu noktada, artık eski Doğu Almanya’da da işbaşında olan geniş ölçekli neoliberal yönetimsellik mekanizmalarına hizmet eden bir mimarlıkla karşılaşıyoruz: Bu mimarlık, bir yandan güvencesiz emeğin üretkenliğini azami düzeye çıkaracak bir mekânsal çerçeve kurarken, diğer yandan da toplumsal olarak yönlendirilmiş bir kolektiflik sağlıyor. Bu bölümde ayrıca Office for Metropolitan Architecture (OMA) mimarlık bürosunun Pekin’de yaptığı Çin Merkezî Televizyon Kurumu (CCTV) ana binası da irdeleniyor. Bana kalırsa, bu binanın formu, Rem Koolhaas mimarlık bürosu tarafından evvelce geliştirilen hiper-bina prototipinin rafine edilmiş bir halinden ibaret. Bu bağlamda, projenin bir bakıma komünist bir proje olduğunu ve “halkın” hizmetine koşulduğunu ifade eden Rem Koolhaas ve CCTV projesindeki ortağı Ole Scheeren’in bu açıklamalarına karşı çıkıyorum. Bilakis, bana göre bu proje, hem neoliberal emek modellerinin devreye sokulmasına yönelik talepleri karşılayacak şekilde adeta ince ayar verilmiş, hem de “Çin’e özgü nitelikler” taşıyan bir neoliberalizmin yarattığı münferit koşullarda kamunun devlet algısını yönetmek amacıyla yapılmış bir projedir.

 

Zaha Hadid Architects, BMW Leipzig merkez binası

 

“Sirkülasyon Şenlikleri: Kültür, Ticaret ve Eğitim Alanındaki Neoliberal Mimariler” başlıklı beşinci bölümde, sibernetik mimarlığın daha önceki bir dönemi ele alınarak, Richard Rogers ve Renzo Piano’nun Pompidou Merkezi analiz ediliyor. Bana göre, mimarlıktaki bu eğilimin hayata geçirilmiş nadide bir örneği olan Pompidou, sirkülasyonun temel mesele olduğu daha yeni projelerin en önemli öncülerindendir. Hem sibernetiğin, hem de 68 Mayısı’nın ortaya çıkardığı oyunbaz mekânsal pratik ve duyarlılıklara yönelik bir sempatinin alenen şekillendirdiği bu projede, sirkülasyon, kültür ile izleyicileri arasındakiler başta olmak üzere bütün engelleri kaldırmanın bir yolu olarak tasavvur edilmiştir. Nitekim Baudrillard, Pompidou’ya yönelik şu eleştirisinde haklıdır: Bu proje, 68 Mayısı’nın taleplerini kendine mal eder ve müzeyi kültürün kitlesel olarak tüketilebileceği bir hipermarkete dönüştürerek erişim, katılım ve teklifsizlik çağrılarına yanıt verir. Gelgelelim, bu projenin başarısız olduğu, kitlelerin projeyi farkında olmadan sabote ettiği ve kültürü tüketeyim derken aslında kültürü ve anlamı ortadan kaldırdığı yolundaki argümanlarında Baudrillard bence o kadar da ikna edici değildir. Bundan sonra aynı bölümde, Lyotard’ın Postmodern Durum‘da ortaya koyduğu analizden hareketle; yeni ortaya çıkan ve özünde sibernetik tekniklere dayanan yönetimsellik dahilinde, 68 Mayısı’ndan doğup gelişen antagonizmaların bu yönetimselliği rafine etmek için kullanılışını irdeliyorum.[7] Artık sisteme karşı muhalefet bastırılmamakta, bilakis yüceltilmektedir, sisteme dahil edilerek sistemin çok daha etkili çalışması sağlanmaktadır. Şayet bu açıdan Pompidou, ilk başlarda yöneltilen eleştirilere başarıyla göğüs germişse, bunun sebebi, sirkülasyonu mekânsal surette eklemlendirerek yeni bir özne konumu –“kültür tüketicisi” – yaratılmasına katkıda bulunmasıdır. Sirkülasyon üretken kılınmakla kalmamış, bir gösteriye de dönüştürülmüştür artık: Özneyi sirkülasyonun akıntılarına kapılıp kendini koyvermeye teşvik etmek üzere tasarlanmış zevklerin gözle görülür bir teyidi olup çıkmıştır.

Bölümün devamında, daha çağdaş projeleri analiz ederek, “yurttaş-tüketici” ve “öğrenci-girişimci” gibi diğer melez ve paradigmatik neoliberal özne konumlarının yaratılmasında sirkülasyon mimarlığının rolünü inceliyorum. Foreign Office Architects (FOA) mimarlık bürosunun İstanbul’da yaptığı Meydan Alışveriş Merkezi örneğinden yola çıkarak, haklarından mahrum edilmiş yoksul İstanbul sakinlerinin ihtiyaçları ile alışveriş merkezleri için hususen arazi üretimi arasında oluşan antagonizmaları irdeliyorum; ayrıca, FOA örneğinde olduğu gibi, tüketim mekânlarına aynı zamanda eğlenceli kamusal alan işlevi kazandıran projeler aracılığıyla bu antagonizmaların güya çözüme kavuşturulmasını ele alıyorum. Bu arada, Zaera-Polo’nun “Kabuk Politikası” başlıklı yazısını açımlayarak, bu tür projelerin ilerlemeci niteliği hakkındaki savlarına karşı çıkıyor ve aslında bunların neoliberal yönetimsellik tekniklerine hizmet ettiğini gösteriyorum.[8] “Öğrenci-girişimci” özne konumunuysa, yüksek öğrenimin pazarlanmasının ve bunun sonucunda öğrencilerin borç batağına düşmesinin yarattığı antagonizmalar üzerinden irdeliyorum. Ayrıca Morphosis’in New York’ta Cooper Union okulu için tasarladığı New Academic Building, Britanya üniversitelerinde durmadan çoğalan hub[9] mekânları ve FOA’nın Ravensbourne College binası gibi örneklerden yola çıkarak, bu tür yapılarla yeni eğitim özneleri oluşturmaya çalışıldığını gösteriyorum; üniversitelerin, yeni girişim becerilerini, temayüllerini ve sevk-idare biçimlerini hayata geçirmeye yönelik mekânlara, yani “öğrenim ortamları”na dönüştürülme süreçlerini inceliyorum.

 

FOA, Meydan Alışveriş Merkezi. Fotoğraf: Arkitera

 

“Duygulanım dönemeci” [affective turn] ve bunun gerek mimarlık gerekse neoliberalizmle ilişkisi, “Neoliberalizm ve Duygulanım: Mimarlık ve Deneyimin Örüntülenmesi” başlıklı altıncı ve son bölümde ele alınıyor. Duygulanım söylemi, Simmel’den başlayarak Kracauer, Benjamin, Adorno, Baudrillard ve Jameson’a kadar uzanan eleştirel geleneğe karşı çıkar; (çoğunlukla mimarlık üzerinden gerçekleştirilen) büyük ölçekli soyut sermaye hareketlerini idrak etmenin mümkün olduğuna inanan bu geleneğe karşılık, maddi dolayımsızlık dışında analiz edilecek tek bir şey bile olmadığını öne sürer. Duygulanım dönemecinin temel dayanağı, yorumlanacak hiçbir şeyin olmadığı, bilme yetisini gerektirecek bir ânın bulunmadığı, yalnızca maddeye yönelik bir duygunun söz konusu olduğu inancıdır. Ben bu durumun, esasen “eleştirellik-öncesi”ne dönüşten ibaret olduğunu öne sürüyorum. Ayrıca Zaera-Polo, Moussavi, Lavin ve Spuybroek’in metinlerinde duygulanımı olumlamalarının ve ortaya attıkları argümanların, Gilles Deleuze, Brian Massumi ve diğer düşünürlerin çalışmalarındaki kökenlerinin izini sürerek, bu söylemde algının dolayımsızlığına yapılan vurguyu tartışmaya açıyorum.

Duygulanım dönemecinin karşısına aldığı geleneğin temel derdi, deneyim üzerine eleştirel düşünmeyi sağlamaktır; algılara sunulan dışsal formlardan hareketle, “bütünlük” –birbiriyle ilişkili bir bütün olarak toplumsal gerçeklik– hakkında bir şeyler kavrayabilmektir. Hegel felsefesini temel alan bu “fetişten arındırıcı eleştiri”, öznenin bilinçdışı yollarla, salt duyusal uyarılarla manipüle edilebileceği, bir estetikleştirme süreci aracılığıyla denetim altına alınabileceği fikrine karşı bir dirençten doğmuştur. Kuşatıcı [immersive] çevrelerden oluşan çağdaş mimarlıkta duyusal duygulanımın özneyi bilme yetisini kullanmak gibi gereksiz bir zahmetten kurtardığı yönündeki savlarla beraber, tam da bu tehlikeli fikrin tekrar ortaya çıktığını öne sürüyorum. Mimarlıktaki duygulanım söylemi, öznenin kaçınılmaz olarak bilgisiz olduğu yolundaki neoliberal modellerle uyumludur ve öznenin bizzat bilemeyeceği ya da kontrol edemeyeceği süreçlere –yeni mimarlık aracılığıyla daha etkili ve duyusal açıdan çarpıcı kılınan süreçlere– teslim olmasını buyurur.



[1] Patrik Schumacher, “Free Market Urbanism – Urbanism beyond Planning”, Masterplanning the Adaptive City  Computational Urbanism in the Twenty-First Century içinde, ed. Tom Verebes (Abingdon, Oxford ve New York: Routledge, 2013) s. 120.

[2] Metabolizma söylemine dair bir eleştiri için bkz. Douglas Spencer, “Nature is the Dummy: Circulations of the Metabolic”, New Geographies 6: Ungrounding Metabolism (2014) s. 112-117.

[3] Jeremy Gilbert, “‘Neoliberalism’ and ‘Capitalism’ – what’s the difference?”. https://jeremygilbertwriting.wordpress.com/2015/07/14/neoliberalism-and-capitalism-whats-thedifference/ [erişim: 19 Eylül 2015].

[4] A.g.e.

[5] David Harvey, A Brief History of Neoliberalism (Oxford: Oxford University Press, 2005) [Türkçesi: Neoliberalizmin Kısa Tarihi, çev. Aylin Onacak (İstanbul: Sel Yayınları, 2015].

[6] François Cusset, “Theory (Madness of)”, Radical Philosophy 167 (Mayıs/Haziran, 2011) s. 24-30.

[7] Jean-François Lyotard, The Postmodern Condition: A Report on Knowledge, çev. Geoff Bennington ve Brian Massumi (Manchester: Manchester University Press, 1984) [Türkçesi: Postmodern Durum, çev. İsmet Birkan (Bilgesu Yayıncılık, 2014)].

[8] Alejandro Zaera-Polo, “The Politics of the Envelope”, 17. cilt (Sonbahar 2008) s. 76-105.

[9] Ders çalışma, öğretim görevlileriyle görüşme, yeme-içme, iş görüşmeleri yapma, sosyal ağa bağlanma vs. gibi çok çeşitli etkinliklerin yerine getirildiği merkezler – e.n.

Kaynak: E-SKOP         (Çeviri: Akın Terzi)

İlginizi çekebilir