Müziğin Nabzı Belgesellerde Atıyor – Murat Türker

Sheffield’da 7-12 Haziran tarihleri arasında düzenlenmiş belgesel festivalinin Doc/Rhythm bölümünde müzikle ilgili yapımlar seyircinin nabzını altüst eden cinstendi.

Zengin programıyla Avrupa’nın en iddialı belgesel festivallerinden Sheffield Doc/Fest’te tekrar bulunabilmek için başvuru formunu sanal ortamda dolduruyordum. Geçen yılın etkinliğindeki bazı ufak tefek tatsızlık ve aksaklıklara rağmen, dünya prömiyeri veya ABD’den sonra Avrupa’daki ilk gösterimi Sheffield’da yapılmakta olan birçok filmi orada vakitlice seyredip sezon boyunca başarı grafiklerini zevkle izlemiştim.

Gelin görün ki Sheffield Doc/Fest’in bu seneki zorunluluklarından birinin Twitter hesabı olduğunu hemen fark etmediğimden başvuru formuyla bir süre cebelleştim. Sonra festivalin internet sayfasında tavsiye edildiği şekilde, basın temsilcilerine destek veren görevliyle mail üzerinden temasa geçtim ve Twitter hesabım olmadığından başvurumu nasıl tamamlayabileceğimi sordum.

Fazla gecikmeyen  nazik cevapta twitter hesabımın olmasının şart olduğu, twitter hesabına sahip olduğum takdirde daha çok okurun yazılarımı okuyacağı, dolayısıyla bir Twitter hesabı açmamı tavsiye ettikleri belirtiliyordu.

Kan adeta beynime sıçramış gibi oldu: Ne de olsa Facebook üyelerinin özel bilgilerinin ortalığa saçıldığı kısa bir süre önce gezegenimizin gündemine bir bomba gibi düşmüştü.

Kendilerine hemen yazmaya koyulduğum cevapta Twitter hesabımın olmamasının irademle alınmış bir karar olduğunu, çağımızda sık sık meydana gelen, şahsi bilgilerin başkalarınca elde edilmesi gibi “kaza”ların ve bilhassa yaşadığım ülkenin siyasi atmosferinin ışığında kararımın arkasında duracağımı açıkça ifade ettim ve başvuru işlemini tamamlayabilmek için varsa, başka yolların salık verilmesini rica ettim. İlgili görevliden asla bir cevap gelmedi, ben de mecburen dümenimi aynı dönemdeki başka bir festivale doğru kırdım.

Neyse ki kendi imkanlarım sayesinde Sheffield Doc/Fest 2018’de yer alan birçok eseri izleyip nabzımın normale dönmesini sağladım, arada tansiyonumu epey düşüren bazı seyirlikler de olmadı değil. Nitekim mevzu müzikti ve caz, hard rock, punk gibi az çok dinlediğim türler dışında festivalin Doc/Rhythm bölümünde endüstriyel müzikten atonal darbelere uzanan geniş bir spektrumla karşı karşıyaydım.

Caz efsanesi Blue Note

Almanya’daki Nazi zulmünden kaçmış Alfred Lion ve Francis Wolff adlı iki cazseverin ABD’de kurduğu müzik kayıt şirketi Blue Note yıllar içinde sektörün önde gelen markalarından birine dönüşecekti. Stüdyo cambazı Rudy Van Gelder ve ticari işlere bakan Reid Miles‘ın katkılarıyla caz müziği tarihinin en şık albümleri birer klasik haline geldi. Siyahlara yönelik ırkçılığın hâlâ ayakta tutulduğu ülkede kısıtlı imkânlara rağmen Blue Note sevgi ve dirayetle caz müziğinin devlerine 1939’dan beri kucak açmıştı.

Thelonious Monk, Bud Powell, Miles Davis, John Coltrane, Cannonball Adderley, Horace Silver, Art Blakey, Jimmy Smith, Dexter Gordon, Grant Green, Lou Donaldson, Donald Byrd, Lee Morgan, Freddie Hubbard, Joe Henderson, Herbie Hancock, Wayne Shorter, McCoy Tyner, Ornette Coleman gibi isimlerin kayıtları efsaneleşti.

Nispeten daha yakın dönemde Bobby McFerrin, Dianne Reeves,Cassandra Wilson, Us3, Norah Jones, Al Green, Amos Lee, Medeski Martin & Wood, Willie Nelsonve Wynton Marsalis gibi sanatçıların ticari başarılarının altındaki imza yine Blue Note oldu.

Yönetmen hanesinde Sophie Huber adını gördüğümüz 2018 yılı İsviçre/ABD ortak yapımı Blue Note Records: Beyond the Notes adlı belgesel böylesine geniş bir malzemeyi 85 dakikaya sığdırmaya çalışıyor.

Özellikle kayıt sırasında stüdyoda çekilmiş siyah beyaz fotoğraflar seyirciyi bir nebze de olsa cazın parlak olduğu kadar mütevazı dönemlerine taşıyor. Hızla değişen dünyamızda caz eski popülerliğine sahip olmasa da insanlık mirasının ayrılmaz bir parçası olarak yerini koruyor ve bilhassa doğaçlamadan aldığı gücü yeni yeteneklerle geleceğe aktarıyor.

Çöldeki festivallerin atası

Reagan dönemiyle ABD’de çifte standartlı muhafazakarlık ve farklı olana yönelik polis şiddeti tekrar baş gösterince, statükocuları rahatsız edenler gerillamsı çareler aramaya başlamıştı.

Burning Man, Lollapalooza ve Coachella gibi dünya markası haline gelmiş müzik festivallerine ilham veren Desolation Center, Los Angeles’ın dışındaki Mojave çölünde düzenlenen ilk korsan etkinlik oldu.

Sonic Youth, Minutemen, Meat Puppets, Swans, Survival Research Laboratories dışında Almanya’dan Einstürzende Neubauten da kendilerini festivalde sınırsızca ifade edenler arasındaydı.

Fatih Akın‘ın İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek filminden de tanıdığımız Almanya’nın en meşhur endüstriyel grubunun üyelerinden gencecik  Alexander Hacke filmin başında ihtiyatlı olmanın ne anlam ifade ettiğini bilmediğini söylüyor veya bilmiyormuş gibi yapıyor. Oysa festivalin kurucusu sayılan ve Desolation Center belgeselinin yönetmenliğini de yapmış Stuart Swezey özellikle üçüncü etkinliklerinde doğal dokuya verdikleri zarardan dolayı günah çıkarmaktan kendini alamıyor.

2018 ABD yapımı 92 dakikalık belgeselde müzisyen ve müzikseverleri kısıtlayacak otoritenin yokluğunda çıkılan olağanüstü yolculuklardan uzun, hatta şiddet yüklü parçalar var. Fakat günümüzde para endeksli birer sanayiye dönüşmüş benzer etkinliklere kıyasla, isyankar karakterlerin amatör bir ruhla idealizmlerini dışa vurdukları icraata saygı ve ister istemez nostaljiyle yaklaşmamak ne mümkün! Danimarka’da düzenlenen CPH:DOX’ta da gösterilmiş olan film Kosova’nın Prizren şehrinde pek yakında başlayacak XVII.DokuFest’in de programında yer alıyor.

Avangard perküsyonist

ABD’deki siyahlara yönelik polis şiddeti, ayrımcılık ve ırkçılıktan muzdarip olmuş bir diğer şahsiyet avangard cazın kurucularından sayılan Milford Graves. Küçük oğullarından birinin hayatını kurtarabilmek için silaha sarılmışlığı ve tutuklanmışlığı bile var.

Perküsyonda ufuklarını daima genişletmiş ve formun evrimi hususunda etkinliğini sürdüren nevi şahsına münhasır Graves, Albert Ayler, Giuseppi Logan ve Sonny Sharrock gibilerle 1964 yılından itibaren uluslararası çapta çalışmış bir müzisyen; kalp atışlarımız nasıl düzenli değilse, insan ruhuna hitap etmesi beklenen ritmlerin de kesinlikle düzensiz olmasından yana tercihini koyuyor. Bu bağlamda ruhsuz ve mekanik ritmlere inat, swing’in değerinden dem vuruyor.

Yönetmenliğini Jake Meginsky ile Neil Young‘ın beraber kotardığı 91 dakikalık 2017 ABD yapımı, zengin arşiv malzemesi, Graves’in zevkle dekore ettiği Queens’deki evinin ayrıntıları, renkli kişiliğin anıları ve müzik hakkındaki kendine has teorileriyle harmanlanmış bir belgesel.

Japonya’da engelli çocuklara bir spor salonunda verdiği konser sırasında seyircilerinin bedensel tepkileri kesinlikle görülmeye değer.

Graves’in kendisine besleyeceğiniz duygular ve şiddetli perküsyon darbelerine eşlik eden tiz perdeden üflemelerin çığlıklarına tahammül dereceniz, Milford Graves Full Mantis adlı filmi sizin için hoş veya çekilmez bir seyirlik haline getirebilir!

Sanayiye direnenler

Müzik endüstrisinin kölesi olmayı reddetmiş yeni nesil bazı müzisyenlere odaklanan Parallel Planes belgeselinde ise sanatçı başarısının ün ve parayla ölçüldüğü dünyamıza acı bir bakış atılıyor.

Aralarında Minor Threat ve Fugazi’den bildiğimiz Ian MacKayeSwans‘dan Michael GiraGet Hustle‘dan Valentine Falcon ve yakışıklılığıyla öne çıkan Otto von Schirach gibi bağımsız müzisyenler müzikle iştigal etmek için yaptıkları fedakarlıklardan, var olabilmek için başka işlerden para kazanma zaruretlerinden, sanayi çapındaki müzik piyasasının empoze ettiklerinden bahsediyorlar.

Müzik hususunda kısmen de olsa beyin jimnastiği yaptıran belgeselde iletişim dili olarak müziğin insanlık tarihindeki yüce pozisyonundan sığ bir eğlence aracına nasıl indirgendiğine vakıf oluyoruz – müziğin insan için elzem olduğuna, çaresizlik ve aşırılık barındırmasında bir gariplik olmadığına da.

Seçimlerini kendi yağlarıyla kavrulmaktan yana koymuş olsalar bile Nicole Wegner‘in belgeselindeki müzisyenlerin çoğu, kameralar kendilerine yöneldiğinde egolarını dizginlemekte biraz zorlanıyorlar. 2017 yılı Almanya yapımı 100 dakikalık belgesel, bu yazıda hakkında yazdığım filmler içinde sonuna kadar seyretmekte zorlandığım tek film oldu.

Metal grubu Eurovision’da

Finlandiya’nın medarı iftiharı punk rock grubu Eurovision’a katılırsa ne olur? Pertti Kurikan Nimipäivät gelişim yetersizliğinden muzdarip kişilerin toplumla kaynaşması için 2009’da düşünülmüş bir hayır projesiydi. Kendi memleketlerinde ulaştıkları başarı bir yana, dünyanın dört bir yanındaki 16 ülkede takriben 300 konser verdiler. Fakat şahsi dertleriyle boğuştukları gibi birbirleriyle de sık sık anlaşmazlığa düşüyorlardı.

Yönetmenliğini Jukka Kärkkäinen ile J-P Passi‘nin üstlendiği 2017 Finlandiya yapımında kahramanlarımızın çok özel anlarına şahit oluyoruz, röntgencilik yaptığımız hissine kapıldığımız anlar da yok değil.

97 dakikalık Tokasikajuttu (Punk Voyage) adlı belgeselde dört kişilik ekibin Eurovision macerasına da gayet uzun görüntülerle dahil oluyoruz. Avusturya’da düzenlenen etkinliğin ev sahibi Conchita Wurst‘un sıcak karşılaması kırılgan grup elemanlarının elenmesiyle uğrayacakları hüsranı pek telafi edemiyor. Çocukları andıran duygusallıkları ve alınganlıklarıyla zor bir süreç atlatan özürlü müzisyenler teşhircilik hususunda sınır tanımayan performanslarına grubun dağıldığı 2016 yılına kadar doludizgin devam ediyorlar. Kulakları tırmalayabilen tınılar bir yana bırakılabilirse belgesel, toplumun genelde dışladığı karakterlerinin duygu dünyasına bizi ayrıntılarıyla dahil ediyor.

Afganistan’da metal

Sheffield Doc/Fest’e yer almamış olsa da yukarıdaki seçkiye yakıştığını düşündüğüm bir diğer belgesel Afganistan’ın ilk metal grubu District Unknown hakkındaki Rockabul.

Türkiye, Afganistan, Avustralya, Hindistan ve Bosna Hersek 2018 yapımı olan 86 dakikalık belgeselin kahramanlarından birinin Türkiye’ye evlenmek için bir süreliğine taşınması dışında filmde memleketle ilgili başka bir ayrıntı yakalayamadım. Zaten mevzu gerici İslam zihniyetinin hakim olduğu Afganistan’da müziğin şeytan işi olarak yaftalanması, yalnız kadınların değil, Batı özentisi olarak görülen uzun saçlı erkeklerin de tehdit altında yaşaması, ülkede mütemadiyen bombalar patlarken kaybedecek pek bir şeyleri yokmuş gibi görünen gençlerin müziğe sarılması…

Rotterdam ve Sidney Film Festivallerinde boy göstermiş olan filmde gazetecilik kokan çekimler çoğunlukta, montaj da habercilik unsurları taşıyan belgeselleri hatırlatıyor. Bazı ayrıntılar çarpıcı, bazı görüntüler çiğ. Hayatında hiç metal müziği dinlememiş ufacık çocukların içgüdüsel tepkileri göz yaşartan cinsten.

Filmin yönetmeni Avustralyalı Travis Beard müzisyen kimliğiyle de belgeselin kahramanları Qais, Pedram, Qasem, Lemar ve Yousef‘e destek oluyor.

Fakat seyirci bir süre sonra sevimsiz Beard’in, ülkedeki gayet karmaşık dinamiklerden mesafesini sorgular hale geliyor ve belgesele malzeme oluşturabilecek bazı anekdotların samimiyeti hakkında kuşkuya düşebiiyor.

Müziği hürriyet adına bir çıkış yolu olarak gören müzisyenler bu oyuna belki gönüllü olarak razı oluyor, fakat filmin sonunda insanın içinde acı bir his kalıyor. Din öne sürülerek savaş lordlarının arenası haline getirilmiş Afganistan gezegenimizin açık bırakılan yaralarından biri olmayı yıllardan beri sürdürüyor.

Filmin sonunda, biri hariç grup elemanlarının tümü ülkeyi terk etmiş vaziyette, geleceklerini dünyanın çeşitli diyarlarında kurmaya çalışıyor. Müzik ise bazıları için eskiden yaşanmış bir maceranın tatlı anısı olarak mazide kalıyor, bizim için de mi öyle olacak?

Kaynak: bianet.org

İlginizi çekebilir