Muz kabuğu ve hayal kırıklığı – Tuğçe Yılmaz

Kaygan bir zeminde ilerlediğinizin farkındasınızdır; ancak ne zaman tökezleyeceğiniz ve zeminin altınızdan kayacağı belli değildir. Bu yüzden yanınızda biri veya birileri olsun istersiniz. Bu sayede sizi destekleyip ayağa kaldıracaklarının güveniyle yola devam edersiniz.

İsveçli yönetmen Ruben Östlund, çoğu filmini insanların birbirlerine duyduğu ya da genellikle duymadıkları güven üzerine inşa ediyor. Cannes’da Altın Palmiye’yi kapan son filmi Kare (The Square, 2017) ve MUBI Türkiye aracılığıyla yeniden gündeme gelen Turist (Force Majeure, 2014) bunun örnekleri.

Kare’de, bir serginin tanıtımı için sürdürülen sosyal medya çalışmaları önemli bir yer tutuyordu. Sergiyi görebilmek için girişte yer alan “İnsanlara güveniyorum” ve “İnsanlara güvenmiyorum” butonlarını da unutmayalım.

Karenin içi ve dışı

Östlund, bu filmde seyirciyi son derece rahatsız eden uzun ve kısa planlara (örneğin küçük bir kız çocuğunu yerleştirdiği karede bir patlama gerçekleştirmek) yer veriyordu.

Ve karenin içinde olanlar ve dışında kalanlar olarak insanları ikiye ayırıyordu. Filmin ana karakterlerinden gösterişli bir küratör olan Christian tabii ki karenin içindeydi; ama büyük bir alışveriş merkezinde çocuklarını kaybettiğinde görmüştük ki karesi o kadar da korunaklı değildi.

Christian, alışveriş merkezinin önünde bir gazeteyi altına sererek kendi karesini oluşturan bir dilenciden yardım istemek zorundaydı. Karenin dışında kalsa da güvenebileceği tek kişi o dilenciydi çünkü. Keza filmde ayrı ayrı parçalarla sürekli dilencileri ve evsizleri görüyorduk. Dilenciler ve evsizler çoğumuz için tekinsiz insanlar. Bize bir şey yaparlar mı? Bize bir zararları dokunur mu? Onlar elbette karenin dışında.

Turist, yine bir güven temasına dayanıyor; ancak bu sefer sırtını aile kurumuna yaslıyor. Tomas (Johannes Kuhnke) ve Ebba (Lisa Loven Kongsli), çocuklarıyla beraber Fransız Alpleri’nde bir kış tatiline çıkıyorlar. Filmin açılışı muazzam. Dışarıdan bir müdahaleyle Tomas, Ebba ve çocuklar aile fotoğrafları çekiliyorlar.

Fotoğrafçı sürekli “Birbirinize yaklaşın, birbirinize sarılın” gibi telkinler vererek ailenin mutlu pozlarını kaydediyor. Östlund’un tarzından aşina olduğumuz şekilde, bu filmde de hikâyenin hangi noktada tekinsizleşeceği ve kaosun ne zaman hüküm sürmeye başlayacağı belli değil. Bu gerilime uygun olarak kasvetli yeme-içme alanlarıyla dolu ve soğuk-zenginlerin etrafta dolandığı bir otel seçilmiş. Kontrollü bir şekilde organize edilen yapay çığlar ve onların yaydığı ses ile gelen gerilim de cabası.

Kopuş

Öğle yemeği sahnesi filmle birlikte Tomas’ın da kaderini belirliyor. İşler nihayet çığırından çıkıyor. Mutlu ailemiz yemeğini yerken meydana gelen yapay çığ, yemek yedikleri restorana doğru ilerliyor.

Manipülasyon

Ebba’yla birlikte yaşadığımız felaket, ölümcül sonuçları olmamasına rağmen sarsıcı. Ebba da bu sarsıntıyı yaşıyor. Kocasının telefonunu bile çocuklarından daha çok düşünmesi, üçünü yalnız bırakarak kendine kurtarmaya çalışması evliliklerinde atlanması gereken bir eşik ya da artık geri dönüşü olmayan bir afet.

Artık bu aşamada kritik olan Tomas’ın hikâyeyi manipüle ederek kendini klişe bir yere hapsetmesi. “Öyle olmadı, kaçmadım, sen farklı algılıyorsun,” ağzından dökülenler.

Ebba travmasının üzerinden çok geçmemişken bu manipülasyonla da baş etmek zorunda şimdi. Tomas’ın bir diğer klişe sığınağı ise, bir erkek olarak kadınlarla kurduğu ilişkilerin her zaman sorunlu olduğu, bir türlü bir şeyleri yapamadığı ve olduramadığı. Son kurtarıcısı ise olayı anlattıkları erkek arkadaşlarının, Tomas’ın davranışını “hayatta kalma güdüsü” olarak açıklayarak Tomas’la muazzam bir erkek dayanışması örmesi.

Erkeklik temsilleri

Film boyunca Tomas özelinde erkeklerin düştüğü bütün klişeleri ve aslında öyle değilmiş gibi yaptıkları her şeyi, nasıl da bir kullanma kılavuzundan okuyormuş gibi uyguladıklarını gösteriyor Östlund.

Belki de bu sayede ailenin kadına layık gördüğü yaşamı ve ne olursa olsun çocukların sorumluluğunun en çok kimde olduğunu göstermesiyle toplumsal cinsiyet rollerini merkeze koyduğunu düşünen Östlund, asıl başarıyı Tomas üzerinden örüyor. Yönetmen, verdiği bir röportajda erkeklere atfedilen “kahraman” rolünün terk edilmesi gerektiğini ve bunun iyi bir şey olduğunu Tomas ve kaçışı üzerinden işlemek istediğini söylese de istemeden yaptığı önemli bir şey var: Tomas’ın iliklerine dek işlemiş erkekliğini tüm temsilleriyle, hatta bazen acımasız, zavallı bir şekilde bize sunması.

Filmin finali ise tatmin etmeyen türden. Babalarını affeden çocukların klişe sonları gibi, “Turist” de kadının erkeği affetmesiyle sonlanıyor. Üstelik çocuklarını düşünmek zorunda kalan bir annenin teatral bir sahneye razı olmasıyla. Olması gereken yerine genelde hikâyelerin böyle sonlandığını mı ima ediyor Östlund, anlamak güç. Tek berrak olanın, zaten çoktan biten şeylerin, yapay çığı andıran basit bir hamleyle ters yüz olması.

Kaynak: BİANET

İlginizi çekebilir