Mültecileri gerçekten istemiyor muyuz? – Aslıhan Aykaç

Özellikle ekonomik kriz zamanlarında toplumsal tepkiler bir günah keçisi arar, sıklıkla da hedefte göçmenler, mülteciler, dış mihraklar olur. Bu algıyı destekleyen söylem ve yaklaşımlar, ekonomik sorunların kökeninde yatan yapısal bozuklukların da göz ardı edilmesine neden olur. Mülteciler olsun olmasın, asıl odaklanmamız gereken üretken olmayan ve temel ihtiyaçların karşılanması için dahi dışa bağımlı olan bir ekonomi sorunudur.

Geçtiğimiz hafta Ümit Özdağ tarafından desteklenerek hazırlanan mülteci karşıtı bir kısa film ve daha sonra Ümit Özdağ’ın kendi açıklamalarıyla birlikte mülteci konusu bir kere daha gündemde yerini buldu. Türkiye, Suriye iç savaşının başladığı tarihten itibaren, yani on bir yıldır Suriyeli mültecileri, bundan daha uzun bir zamandır da Asya ve Afrika’dan gelen ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan diğer mültecileri barındırıyor. Konu hakkındaki ortalama bilgisi ‘tiktok’ videolarından ibaret olanlar, kaynağı ve içeriği doğrulanmamış bilgi parçalarından yola çıkarak ülkenin istila altında olduğunu düşünüyor, oysa bugün dünyanın her yerinde bir göç süreci yaşanıyor. Güney Amerika’dan Kuzey Amerika’ya, Asya ve Afrika’dan Avrupa’ya ve Güneydoğu Asya’dan Avustralya’ya dört büyük göç akımı gözleniyor. Sadece bugün de değil, tarihin tüm dönemlerinde, Kavimler Göçünden Coğrafi Keşiflere, Amerika’daki ilk yerleşimcilerden sömürgeciliğe, iki dünya savaşının sonunda ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bütün Avrupa’da göç dalgaları yaşandı. Bugün Türkiye’de yaşananlar ne bugüne özgü ne de Türkiye ile sınırlı.

Bu konudaki temel sorun, dünyanın en fazla mülteci nüfusunu barındıran Türkiye’nin on bir yıldır göç akınına maruz kalmasına rağmen durumu yönetecek bir göç politikasından ve buna uygun altyapıdan yoksun olması. Bu insanların büyük bir bölümü mülteci kamplarında yasal süreçlerini takip etmek yerine göç yolları üzerindeki büyük şehirlerde bir varoluş mücadelesi veriyor.  Kimileri kalıyor, gidebilenler şartları Türkiye’den iyi olan yerlere geçiş yapıyor.

Türkiye burada yalnızca varış noktası değil aynı zamanda geçiş noktası. Bu nedenle mültecilerden bahsederken sabit ve yerleşik bir kitleden değil, dinamik bir demografik hareketlilikten bahsediyoruz. Bu dinamik yapı devletin izlemesi, analiz etmesi ve yönetmesi gereken bir süreç. Süreci yönetirken üç temel alanda etkin politika yapımı zorunlu.

İlk olarak içişlerinde bu insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması, sosyal uyumlarının sağlanması ve güvenlik sorununa yol açmayacak yasal ve kurumsal düzenlemelerin yapılması şart. Göç İdaresinin ve YUKK’un bu ihtiyaçları ne kadar karşıladığı tartışılır.

İkinci olarak dış politikada mültecileri araçsallaştırmak ve bir pazarlık unsuru, hatta yeri geldiğinde bir şantaj unsuru olarak kullanmak yerine, diplomatik ilişkiler aracılığıyla mümkünse güvenli geri gönderme, gerektiğindeyse üçüncü ülkeye yerleştirme gibi seçenekler üzerinde durulmalı.

Üçüncü ve belki de en önemli konu mültecilerin ve göç sürecinin ekonomik boyutu. Bu durumu yalnızca “Mültecileri besliyoruz, hastanelerde bedava gidiyorlar, işimizi elimizden aldılar.” biçiminde düşünmek çok indirgemeci olur.

GÖÇ EKONOMİSİNİN FARKLI YÜZLERİ

Yasal, yasadışı, düzenli ve düzensiz tüm biçimleriyle göçün ekonomik sonuçları düşünüldüğünde öne çıkan ilk konu göçmen emeği olur. Genellikle göçmenler, emek maliyetlerini düşürmek isteyen işletmeler için bulunmaz bir nimettir. Ne kadar sömürülseler de hak arayamazlar, çalışma izinleri olmadığı sürece yasal hakları yoktur.

Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından 2020’de yayınlanan bir araştırmaya göre Türkiye’deki Suriyelilerin yüzde 37si 0-14 yaş aralığındaki çocuklar ve yarısından fazlası da 34 yaş altı genç nüfustan oluşuyor. Genel olarak eğitim seviyeleri Türklerden düşük ve gençlerin eğitime erişim imkânı da yok. Bu nedenle 15 yaş bandındaki erkek çocukların istihdam oranı yüzde 66, yani çocuk işçilik yaygın bir pratik. Geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sınırlı olduğu düşünüldüğünde bu çocuklar aynı zamanda kayıtdışı çalışıyor.

Çalışma yaşındaki Suriyeli kadınların yalnızca yüzde 11 kadarı istihdamda yer alıyor, bu oran Türk kadınlardan çok daha düşük. Son bir yılda iş değiştirme oranlarına bakıldığında Suriyeliler için yüzde 50, Türkler içinse yüzde 30 olduğu görülüyor. Araştırmaya göre Suriyeliler çalışma koşullarına bakmaksızın her işte, özellikle yerli nüfusun istemediği işlerde çalışabiliyor. Yaklaşık yüzde 80 oranında ticaret, inşaat ve imalatta çalışsalar da yaklaşık üçte biri emek yoğun olmasıyla bilinen tekstil, giyim, deri ve ayakkabı sektöründe çalışıyor. Bütün bunlar Suriyelilerin emek piyasasında en alttakiler olduğunu, güvencesiz, vasıfsız ve düşük ücretli işlerde çalıştıklarını gösteriyor.

Göç ekonomisindeki ikinci bir mesele göçmen birikimleri ve memleketlerine gönderdikleri işçi dövizleridir. Yeni bir hayat kurma hedefine odaklanan göçmenlerin tasarruf eğilimi yüksektir. Bu nedenle sisteme entegre olan ve üretkenlikleri görece fazla olan bir kesim tasarruflarıyla ekonomiye katkı sağlar. Dünya Bankası değerlendirmelerine göre 2021 yılında dünyada işçi dövizlerinin toplam değeri 587 milyar dolar ve bir önceki yıldan yüzde 7’lik bir artışa denk geliyor.

Türkiye’deki mültecilerin, özellikle Suriyelilerin çalışma koşulları birikim ya da tasarruf yapmaya elverişli değil. Ancak on bir yıllık sürecin sonunda yerleşik hayata geçen ve düzen kuran bir kesim için böyle bir birikimden söz edilebilir. Ama bu da yukarıdaki veriler ışığında ancak çok küçük bir grup için geçerlidir. Üretken ve katma değer yaratan bir ekonominiz olmadığında göçmenler de değer yaratamıyor, yani sorunu göçmenler yaratmıyor göçmenler sorunun içine geliyor.

Üçüncü bir konu da göçmenlerin gittikleri ülkelerde belli ekonomik alanlarda talebin artmasına neden olmalarıdır. Öncelikle barınma ve temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik bir talepten bahsedilse de göç süreci kendine has birtakım sektörler de yaratabilir. Ege kıyılarından Yunanistan’a geçişlerin yoğun olduğu dönemde can yeleği üretiminde patlama yaşanması bunun küçük bir örneği. Büyük örnek ise insan kaçakçılığı alanında hatırı sayılır bir suç ekonomisinin ortaya çıkması ve birikim yaratması sayılabilir. En yaygın örnek ise son on yılda Türkiye’de göç alanında faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası aktörlerin aldıkları hibeler ve destekler, bu kaynakların kullanımı ve yönetimi sürecinde yeni istihdam olanaklarının ortaya çıkması, aynı zamanda faydalanıcıların ekonomik entegrasyonunun da hedeflenmesi oldu.

Son olarak, göç ekonomisini farklı boyutlarıyla değerlendirirken göçün sınıfsallığını da konuşmak gerekir. Evet, bir tarafta güvenlik kaygısı ve ekonomik gerekçelerle ülkelerini terk eden, yasadışı yollardan Türkiye’ye giriş yapan ve daha iyi bir hayatın peşinde koşan alt sınıf kitleler var. Ama diğer tarafta 250.000 dolar değerinde emlak satın alıp, oturma izni ve hatta vatandaşlık alanlar da var. Mültecilerden şikâyet edenler onlardan da şikayetçi mi mesela? Anadolu Ajansı’nın aktardığı habere ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tapu ve Kadastro Genel Müdürü Mehmet Zeki Adlı’nın açıklamasına göre yalnızca 2021 yılında yabancılara satılan taşınmaz sayısı 68.600, satışlar 70 ilde gerçekleşirken ilk sırada İstanbul ve Antalya yer alıyor, alıcılar sıralamasında ise Irak, İran ve Rusya başı çekiyor.

Bütün bunlar göçün sorunsuz olduğunu göstermek için değil, göç sürecinin kaçınılmaz olduğunu ve doğru yönetildiği zaman sosyal ve ekonomik maliyetlerini karşılayabilecek toplumsal dönüşümler yaratabileceğini göstermek için.

Buraya kadar vurgulananlar göçün ekonomik boyutuyla ilgiliydi, bir yandan da Türkiye’nin ekonomik koşullarıyla göç ve mülteciler meselesini yan yana koyarak düşünmek gerek. Özellikle ekonomik kriz zamanlarında toplumsal tepkiler bir günah keçisi arar, sıklıkla da hedefte göçmenler, mülteciler, dış mihraklar olur. Bu algıyı destekleyen söylem ve yaklaşımlar, ekonomik sorunların kökeninde yatan yapısal bozuklukların da göz ardı edilmesine neden olur. İçinde bulunduğumuz bağlamda yaşanan biraz da budur; yaşadığımız işsizlik, pahalılık ve yoksullaşma ekonomi politikalarındaki yanlışlığın bir sonucudur, mülteciler olsun olmasın, asıl odaklanmamız gereken üretken olmayan ve temel ihtiyaçların karşılanması için dahi dışa bağımlı olan bir ekonomi sorunudur.

HAMASETTEN ÖTE GERÇEKÇİ BİR YAKLAŞIM

Hamasetle kitleleri galeyana getirmeyi bir kenara bırakalım, eğri oturup doğru konuşalım. Türkiye’nin, dahil olduğu uluslararası hukuk çerçevesinde mültecileri sınırdışı etmek, koşulsuz geri göndermek gibi bir seçeneği bulunmuyor. Dolasıyla öncelikle mülteci nüfusunun yönetimi için gerekli diplomatik ilişkilerin kurulması, uluslararası hukuk çerçevesinde girişimler yapılması gerekir. Bu sürecin kaçınılmaz bir parçası da Suriye ile diplomatik ilişkilerin yeniden inşa edilmesi, Esed’den Esad’a dönülmesidir. İkinci bir konu ise Türkiye’nin göçmenlere yönelik politikalarında kısa, orta ve uzun vadeli planlamalarını yapması ve bunun sosyal ve ekonomik çıktılarını değerlendirmesidir. “Göndereceğiz, göndermeyeceğiz, gönüllü gitsinler.” gibi belirsiz, kararsız söylemler yerine adım adım hangi politika araçlarının kullanılacağını içeren bir göç programı hedeflenmeli. Üçüncü olarak da kalıcı göçmen nüfusunun uyum sürecine yönelik politikalar geliştirilmeli. Uyum politikalarının etkinliği toplumsal çatışma zemininin ortadan kalması için önem taşır. Uyum politikalarının eksikliği çatışmadan beslenen kesimlerin mültecileri günah keçisi ilan etmesine, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının fiziksel çatışmaya dönüşmesine imkân tanır. Böyle bir çatışma yalnızca mültecileri değil, toplumun tamamını içine alır.

Kaynak: DUVAR – Aslıhan Aykaç

İlginizi çekebilir