Müfit Can Saçıntı: Artık ceketini satıp çocuğunu okutabileceğin bir ülkede değiliz

Mandıra Filozofu rolüyle dikkat çeken Müfit Can Saçıntı, yeni filmi Babamın Ceketi ile sinemaseverlerin karşısına çıkacak. Maddi sıkıntılardan dolayı evlenemeyen iki gencin hikâyesini konu edinen yapımda Saçıntı “Gerekirse ceketimi satar seni evlendiririm”diyen bir babayı canlandırıyor. Bu filmin, değerlerin parayla ölçülmeye başlandığına dair bir göndermesi olduğunu söyleyen Saçıntı, “Artık ceketini satıp çocuğunu okutabileceği bir ülke değil bu. 20-30 yıl önce öyleydi. Şimdi ceketini satsa satacak yer bulamaz ve oğlunun kantinde harcayacağı tostun parasını ödeyemez” diyor…

Yönetmen, oyuncu, senarist Müfit Can Saçıntı, yazıp yönettiği aynı zamanda oyuncu olarak rol aldığı Babamın Ceketi filmi ile 5 Ekim’de izleyiciyle buluşacak. Evlenebilmek için iş bulmaya çalışan bir gencin hikayesini anlatan filmin oyuncu kadrosunda Ayşen Gruda, Suat Sungur ve Yalçın Menteş gibi usta isimlerin yanı sıra Müfit Can Saçıntı, Mert Turak, Erkan Can, Elif Nur Kerkük gibi isimler yer alıyor. Bu aile komedisinde dram, aksiyon ve romantizm unsurları iç içe geçiyor. Filmde emekli bir resim öğretmenini canlandıran Saçıntı ile konuştuk.

Evlenmeye çalışan iki gencin hikayesi bir baba ceketiyle nasıl karşılık buluyor?

Türkiye’de özellikle bizim kuşaktaki baba sözü sanırım eskimedi. Mert Turak’ın oynadığı Ferhat karakteri ‘Gerekirse ceketimi satar okuturum’ diyerek büyütülmüş bir genç. Ama zaman geçtikçe değerler değişmiş. En büyük servet doğruluk, dürüstlüktür diye büyütmüş babası onu. İşsiz ve parasız kalıp evlenemeyince babasının ona yıllarca kazandırmaya çalıştığı değerleri sorgulamaya başlıyor. Babasıyla çatışmaya giriyor. Babası “Gerekirse ceketimi satar seni evlendiririm” dese de hem babasına hem de o değerlere inancı sarsılmış karakterimizin.

Bir de küçük bir detay var. Artık ceketini satıp çocuğunu okutabileceği bir ülke değil burası. 20-30 yıl önce öyleydi. Şimdi ceketini satsa satacak yer bulamaz ve oğlunun kantinde harcayacağı tostun parasını ödeyemez. Aslında değerlerimizin de parayla ölçülmeye başladığının bir göndermesi Babamın Ceketi.

‘KOMEDİ FİLMİ DEĞİL, FİLM ÇEKİYORUZ’

“Komedi desem değil, komedi değil desem komedi. Şu filmi, bu filmi değil, film çekiyoruz” demişsiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Bunu komedi filmi olarak değerlendirmekte bir sakınca yok tabii ama öncelikle ekip kurarken zorlanıyoruz. Mesela dizi çekerken şöyle bir sorunu sık yaşıyordum: Bir bölüm oyuncusu gerekiyor senaryo gereği ve haftalık çekilen dizilerde oyuncularla ön görüşme imkanı çok olmuyor. Bir bakıyorum kaşı gözü ayrı oynuyor. ‘Niye böyle oynuyorsun?’ dediğimde, ‘E komedi ya!’ diyor. Ben bu kalıpları kırmak adına her gelen bölüm oyuncusuna diyorum ki ‘Biz komedi filmi değil, film çekiyoruz.’ Sen senaryoyu eline aldığında onun dramaturjisini yapmak lazım. Diyelim ki, bir sahnede doktor acı haber verecekse komedi olsa da doktor acı haberi verirken nasıl oynaması gerekiyorsa öyle oynamalı. Burada aslında oyunculardan, kamera arkasından, gazetecilerden, seyircilerden başlayarak bir ön yargı ile kuşatılıyoruz. Bu film aslında tıpkı hayat gibi. Komik, dramatik, acı yanları da var. Komedisi fazla olsa da Babamın Ceketi’nde dram da, aksiyon da romantizm de var.

Rolünüzden bahseder misiniz?

Başrollerden biriyim ama başrol değilim! Emekli bir resim öğretmenini canlandırıyorum. Oğlunu ‘En büyük servet dürüstlüktür’ diye büyütmüş bir baba. Ama bugün o servet beş para etmiyor. Çünkü oğlu parasızlık yüzünden evlenemiyor. Birtakım değerlerini korumuş. Hediye bile kabul etmiyor. ‘Hediye alan hürriyetini kaybeder’ diyor. ‘Kimseye gebe kalamam’ diye kimseden ricacı olmamış ama hayat bir süre sonra sıkıştırıyor ve değerlerini sorgulamaya itiyor. Aslında oğluyla çatışma yaşıyor gibi ama dünyanın değerleriyle çatışıyor. Birkaç yönden sıkışmışlığı var. Kendi değerleriyle bugünün dünyasının değerleri arasında sıkışmış bir karakter. Karısı ve oğlu tarafından sürekli eleştiri alıyor. Sonunda onun da dönüşümünü görüyoruz.

.

Siz de bir babasınız. Gerçek hayatla buradaki rolünüzde benzerlikler var mı?

Babalık kavramı hepimizi etkileyen bir kavram. Ben de baba olunca bu kavrama kafa yormam ikiye katlanıyor. Yaşamak Güzel Şey isimli filmde ben bir oğlu oynuyordum, Zihni Göktay babamı oynuyordu. O filmdeki baba oğul sahnelerini kendi babam için yazmıştım. Burada tam babama yazmadım ama tüm babaların ve evlatların kendinden parça bulacağı şeyler var. Dolayısıyla ben de hem baba hem evlat olarak kendimden parça buluyorum. Mesela ‘Hediye alan hürriyetini kaybeder’ babamın sözüdür. Lise ve üniversite çağlarına geldiğimizde babamızın bize öğrettiği dünyayla bu dünya aynı değildi. Demek ki çok şey değişmemiş. Belki bir anlamda benim kendi babamla yaşadıklarımdan izler var. Ama tabii bu bir film bu filmde benim gerçek hayatımda yaşamadığım aksiyonlar da var. Bu sistem, bu hayat, bu düzen insanı seçim yapmaya zorluyor. Bu aşamada kendi değerlerimizle yaşam koşulları arasında seçim yapmak durumunda kalıyoruz. Seçim zaman zaman ahlaki, zaman zaman suça karışmama olabiliyor. Bunu eminim ki günlük hayatta birçok insan yaşıyor. Kimse annesinin karnından suçlu doğmuyor. Bu sistem, bu düzen insanı ne duruma getiriyor. Bunu da işliyoruz.

‘İYİ İNSAN OLMASI BENİM İÇİN ÖNEMLİ’

Oyuncu seçiminde diğer yönetmenlerden farklı olduğunuzu düşündüğünüz bir özelliğiniz var mı?

Ben oyuncunun iyi oyuncu olması kadar iyi insan olmasına da bakıyorum. Bazıları bu işe profesyonel bakar belki… ‘Gelsin oynasın iyi oyuncu olsun yeter’ der ama benim için önemli bir kriter bu. İyi oyuncu olmasına zaten özen gösteriyoruz bunu söylemeye bile gerek yok.

Yönettiğiniz bir filmde oynamanın dezavantajlarını yaşıyor musunuz?

Mutlaka avantajı da dezavantajları da var. Sadece fazla yorulmuş oluyorum. Eskiden olsa çok zormuş. Oynuyorsun ve dış göz olarak kendini göremiyorsun. O filmin banyo edilip bir kopyasının basılması oldukça zaman alıyordu ve düzeltmek için artık geç oluyordu. Şimdi ise seyirciye yansıyan bir dezavantajı olmuyor. Çektikten 10 saniye sonra monitörün başına gittiğimde görüyorum ne yaptığımı. Kendimi göremiyorsam ben her zaman dış gözlere açığımdır. Yardımcı yönetmen ya da arkadaşlarımın önerilerini dinlerim.

Çekimler sırasında bununla ilgili komik bir anımız oldu. Ayşen Gruda, Mert Turak ve Uğur Demirpehlivan’la bir sahnemiz vardı. Ben farkında olmadan sahneden çıkıp yönetmen gibi onları seyretmeye başladım. Sonra bir sessizlik oldu, ben de dedim ki esi ne kadar uzattılar. Meğer replik sırası bendeymiş. Ama tabii sonra toparladık ve düzelttik.

‘HER ROLÜ OYNAYAMAM’

Birol Güven’in ısrarıyla oyuncu olduğunuzu söylemiştiniz. Kendi oyunculuğunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mandıra Filozofu rolünü Birol Güven’in ısrarıyla oynadım ama oyunculuk aşkım eskiye dayanır. Bu aşkın karşılıksız olduğunu sonradan anladım. Ben kendimi oyuncu olarak görmüyorum ama oyunculuğa sevgim, saygım çok büyük. Ben ortaokuldan beri tiyatro sevdalısıyım. Lise sonda konservatuvar sınavına girecektim. “Pelteksin” dediler. Kartal Sanat İşliği Tiyatrosu’na ayak işlerine bakmak için girdim. Orada şansım yaver gitti. İsmail Işılsoy bana Godot Geldi oyununda önemli bir rol verdi. Orada takdir görüyordum. Çünkü izleyenler karakteri peltek sanıyorlardı.

Ben oyuncu değilim dediğimde “Mütevazılık yapıyorsun” diyorlar. Benim dört tane yapabildiğim çok güzel yemek var. Ama ben şef oldum deyip çıkamam. Ben peltek bir adamım ve oynayacağım tüm roller peltek olmalı. Demek ki benim oynayacağım rollerin yelpazesi sınırlı. Kalem benim elimde olduğu için kendi oynayabileceğim rolleri yazıyorum. Yönetmen ben olduğum için altından kalkabileceğim rolleri oynuyorum. Ama oynadığım rollerin hakkını vermeye çalışıyorum.

“Mandıra Filozofu’yla rol kesmez, Mandıra Filozofu gibi yaşar” yorumu var sizinle ilgili. Müfit Can Saçıntı nasıl bir insan?

Ruhen öyle bir insanım aslında. Çok rol kesmedim. Ve benim fikirlerime yakın fikirlerdi. Biraz süsleme abartma durumları tabii ki var. Ama özü itibarıyla inanmadığım ya da savunamayacağım hiçbir şey söylemedim. Söylemem de. Öyle olunca da sohbet edenler fikirler yakın olduğu için şaşırıyorlar. Ben her ne kadar oyuncu değilim, her rolü oynamam desem de bu hafta içinde bir teklif geldi. Rolü ve meselesini beğenmediğim için kabul etmedim. Gerçek oyuncular işin bu tarafını düşünmez. Hırsız, arsız, faşist, komünist, fahişe oynar. Ama ben oynayamam çünkü profesyonel bir oyuncu değilim. Her şeyi oynayabilen insanlara hem seyirci olarak hem de yönetmen olarak hayranım o ayrı.

‘SANATI KRİZ KADAR KAPİTALİZM DE ETKİLİYOR’

Ülkedeki kriz durumunun sanata etkilerinden bahsedecek olursak neler söylersiniz?

Kriz mutlaka etkiliyordur ama kapitalizm zaten sanatı etkiliyor. Bizim mizahımızın mesaj kaygısı Nasreddin Hoca’ya kadar dayanıyor. Mala mülke tamah eden insanlara ‘Ye kürküm ye’ diyerek hicvetmiş, ‘parayı veren düdüğü çalar’ demiş. Biz Nasreddin Hoca’nın torunlarının, torunlarının, torunlarıyız. Nasreddin Hoca’nın o dönemde bir yapımcıyı ikna etmek gibi bir derdi yok ki. Bugün bir film milyon TL’lere mal oluyor. Ve yapımcıyı ikna etmek zorundasın. Ama Nasreddin Hoca’nın hiç böyle dertleri yoktu. Zaten sanatçının sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle bir meselesi var. Her şey parayla üretiliyor ve sermayedarları ikna etmek zorunda kalıyorsun. Bu zaten aşmamız gereken bir handikap. Sanatı saflığından uzaklaştıran bir durum. Buna kriz eklenince her şey iki üç katına çıkıyor. Daha çok ödün vermek zorunda kalıyorsun. İnsanlar belki de haklı olarak daha ekonomik yaşamak zorunda hissediyor ve barınmak, karınlarını doyurmak gibi temel ihtiyaçlarının derdine düşüyor. Böyle olunca sanat daha da öteleniyor. Bizi de böyle günler bekliyor. Krizden önce de çok parlak değildi ama kriz dönemlerinde sanatçının durumu daha da karanlık.

‘NASREDDİN HOCA DÖNEMİNE DÖNÜYORUZ’

Türkiye’deki politik atmosfer mizah anlayışını nasıl etkiliyor?

Mizah dergileri eski görkemli, büyük tirajlara ulaşan günlerini maalesef kaybetti. Televizyonlarda eleştirel mizah programları da yok oldu. Mutlaka eleştirel mizah da, politik mizah da olmalı. Ama bilinen sebeplerden dolayı televizyonlar yer vermeye çekiniyorlar. Sinemada zaten uzunca zamandır var mıydı? Malum, orada da yok… Bu mecralarda mizah yapmak bile sermaye istiyor. Ama umutsuz değilim. Çünkü internette yapılan mizah sermaye istemiyor. Birtakım para babalarını ikna etmek zorunda kalmıyorlar. İsimli isimsiz pek çok genç arkadaşıma baktıkça umutla doluyorum. Onlar Nasreddin Hoca’nın dönemine dönüyorlar. Kimseyi ikna etmek zorunda kalmadan gerçek mizah yapabiliyorlar. Ben de o tarafa yöneliyorum.

‘ÇOK KARANLIK GÜNLERDEN GEÇTİM, UMUTSUZ DEĞİLİM’

Bavul dergisindeki bir habere göre lisedeki sevgilinize verdiğiniz Can Yücel şiiri nedeniyle 2 hafta boyunca işkence edilerek gözaltında kalmışsınız. Bu dönemi anlatır mısınız?

O gözaltına alındığım dönemde şahit olduğum hikayeyi senaryo olarak yazdım daha çekilmedi ama Amerika’da bağımsız bir festivalden senaryo ödülü aldı. Can Yücel’in ‘Buluşmak Üzere’ isimli şiiriydi. Şiir aslında aşk şiiri. Son kıtada bir meydandan bahsediyor ve şair bir herif çıkmış ortaya bizden bu ülkenin çocuklarından bahsediyor. Yürüyelim arkadaşlar, özgürlüğe mutluluğa doğru, her işin başında sevgi diyor. Burada geçen Taksim ve Beyazıt Meydanı kelimeleri ve özgürlük kelimesinden bir anlam çıkartmaya çalıştılar. Toplam 14 gün gözaltında kaldım. 3 gün elektrik işkencesi yaptılar. Yetmedi, dava açtılar. 1984’ün 15 Aralık’ında gözaltına alındım. Kız arkadaşımın doğum günüydü. Sonra yargılandım, beraat ettim. Ben çok karanlık günlerden geçtiğim için hiç umutsuz değilim. Gençler de hiç karamsar olmasın. Galileo’nun da dediği gibi ‘Dünya yine de dönüyor’, herkes döner, dünya da iktidarlar da döner.

İlginizi çekebilir