Mızraklı: ”Sezar yenilmez değil”

Cezaevindeki belediye eşbaşkanları ve siyasetçilerle yaptığımız söyleşi serisinde, daha önce ilk bölümüne yer verdiğimiz Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Adnan Selçuk Mızraklı ile cezaevi koşullarından kaynaklı geç gelen söyleşimizin ikinci bölümüne yer veriyoruz.

Mızraklı, yerine kayyum atandıktan sonra Diyarbakır’da yarım kalan projelerini ve PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde devam eden ağırlaştırılmış tecrit ile beraber cezaevlerinde süren açlık grevlerini değerlendirdi. Aynı zamanda kaleme aldığı şiirini Yeni Yaşam okurları için gönderdi. İyi okumalar…

Diyarbakır’la ilgili yarım kalan projelerinizden söz eder misiniz?

Yerel yönetimler sadece su ve kanalizasyon ile ilişkilendirilen bir mekanizma değildir. Yerel yönetimler halkın nefes borularıdır. Kendilerini ifade ettikleri, kendi dertlerine çare buldukları alanlardır. Merkezi sistemin kastı ve katı anlayışlarına göre daha esnek ve halka dokunan hizmet alanlarıdır. Özellikle de 1999 yılından sonra Kürt siyasal hareketinin belediyelerin başkanlıklarını kazanmalarından sonra yerel yönetimler halkların kendilerini ifade ettikleri alanlar oldu. O günden günümüze toplumsal belediyecilik anlayışıyla yapılan hizmetler bölge halkı için umut olmuştu. Bunu bilen iktidar 2016 yılıyla birlikte kayyumlar atayarak, demokratik yöntemlerle elde edemediği yerleri gasp etmeye başladılar. Bu gasplar sadece kara para aklamak ya da yandaşlara rant sağlamak için yapılmadı. Halkların tarihleri, kültür ve sanatları, dilleri, ekonomileri ve toplumsal yaşamları da gasp edilmeye başlandı.

Bizler böylesi bir süreçte pek de demokratik olmayan bir seçimde bile yüzde 63 oy alarak geldik. 16 Nisan’da mazbata aldık, 19 Ağustos’ta kayyum atandı. Bu 4 aylık sürece bakmadan önce bizler Amed Büyükşehir Belediyesi’ne geldiğimizde kasalar boşaltılmıştı. Devletten eski para ile yüz trilyonlar alınmış ve hizmet adı altında yandaşlara pay edilmişti. Alınan paraların yanı sıra eski para ile bir katrilyona yakın belediye borçlandırılmıştı. Hizmet yapacak bir imkan bırakılmamıştı. Sadece Amed’de değil, bölgedeki tüm belediyelerin durumu buydu. Taşınmaz mallar emniyete veya diyanete aktarılmıştı. Kadın kurumları kapatılmış, çocukların anadillerinde eğitim alacakları Zarokistanları tekçi bir anlayışa mahkûm edilmişti. Siyasal İslam’ın tüm işaretleri kentin caddelerine, sokaklarına kazınmıştı. Bizler böylesi bir ortamda çalışmalara başladık. Öncelikle kapatılan kadın kurumları açılmaya çalışıldı. KHK’lerle binlerce çalışan işsiz bırakılmış, kendi yandaş kadroları bankamatik memurları gibi kadrolara atanmıştı. Böylesi zorlu ortamda, kültür-sanat projeleri gerçekleştirilmeye çalışıldı.

Sayın Gültan Kışanak ve Fırat Anlı döneminde yarım kalan projeler ele alındı. Projeler tamamlanmak istendi. Zarokistanlar yeniden anadilde çocuklara eğitim verilsin diye çalışmalar başlatıldı. Yaz dönemine denk geldiği için, yaz spor okulları açılmak istendi. Ama bu da valilik ve İçişleri Bakanlığı tarafından engellendi. Dil ve tarih çalışmalarına ağırlık verildi. Tek tek yazarsak sayfalar dolusu yazmak zorunda kalırım. Ama kısaca; kültür, sanat, tarih ve dil yönünde çalışmalar yapıldı. Bunların yanı sıra normal belediyelerin yapması gereken asfalt, su, kanalizasyon gibi birçok çalışma da yapıldı.

Kentin sorunu olan katı atık depolama ve enerjiye dönüştürme ile ilgili çalışmalar başlatıldı. Karacadağ’a yakın bölgelerde bulunan arazilerdeki taşları temizleyerek, başlayan organik tarım çalışmaları yarım kaldı. Ekobajar çalışması yarım kaldı. Halktan üreticiye direkt satış pazarları yarım kaldı. İhtiyaç sahipleri için kullanılmış mobilya atölyeleri projesi vardı. Amed her geçen gün büyüyor. Bu büyümede ulaşım ağları yetersiz kalıyordu. Hem ulaşım yolları hem de ulaşım araçları konusunda sorunlar yaşanıyordu. Bununla ilgili çalışmalar yapılmıştı. Yani ekolojik dengeyi gözeten, şehir planlamasını düşünen, çocuklar için, kadınlar ve gençlerin hayatlarını kolaylaştıracak onlarca proje yarım kaldı. Bunlar kayyum tarafından iptal edildi. Şimdi basit göz boyamalarla yine rantı yandaşlarına dağıtıyorlar. Gazetelerden takip ettiğimiz kadarıyla her gün yeni bir yolsuzlukla karşı karşıyayız. Bunlar halka hizmet için değil, halktan çalıp yandaşlarıyla bu ranta çökmek için kayyum olmaya gelmişler.

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecride karşı cezaevlerinde açlık grevi var. Tecride dair topluma mesajınız ne? 

Açlık grevleri 200. gününü devirdi. İnsanlar bedenlerini açlığa yatırmışlar. Dört duvar arasında sadece vücutları ile direniyorlar. Düşünceleri ile direniyorlar. Haksızlıklara, hukuksuzluklara kendi bedenlerini feda ederek karşı çıkıyorlar. Tecrit bir insanın dış dünyadan, yaşamdan koparılarak izole edilmesidir. Şimdi cezaevlerine baktığımızda, dört duvarlar örülmek suretiyle zaten bir tecrit yapılmış olmaktadır. Ama bu yetmeyerek bir de tekli, dörtlü, sekizli hücreler inşa ederek tecrit içinde ikinci bir tecride yol açmaktadır. Bu da yetmiyor, telefonları yasaklayarak, aile ve avukat görüşmelerini yasaklayarak daha da büyük derin bir tecrit yaratmayı amaçlıyorlar. Türkiye’deki tüm cezaevlerinde tecrit içerisinde bir tecrit sistemi yaratılmak istenmektedir. Bir de bunların dışında İmralı tecrit sistemi oluşturulmuştur. 22 yıldır İmralı Adası’nda Sayın Abdullah Öcalan’ı tek kişilik bir hücrede toplumdan soyutlamaya çalışmaktadırlar. Sayın Öcalan sıradan bir tutuklu ya da hükümlü değildir. Politik, siyasi bir kişiliktir. Halklar açısından, milyonlar açısından irade olarak kabul görmektedir. Siyasi bir aktörü tecrit politikaları ile susturmak istemektedirler. Politik rolünü oynamasını istemeyenler tarafından ağırlaştırılmış tecrit uygulanmaktadır. Tehlikeli bir girişimdir.

Daha önce de gördük, defalarca açlık grevleri yaşandı, fedai eylemler yaşandı. Türkiye’de tıkanan bir siyasi süreç var, çatışmalı ortam var. Bu çatışmalı ortam ve tıkanan süreç ekonomiden sosyal yapıya, siyasetten turizme tüm alanlara etki yapmaktadır. Kürt sorunu dar bölgesel bir sorun değildir. Türkiye’den Avrupa’ya kadar birçok ülkeyi etkileyen bir süreç ve sorundur. Bu sorunun çözümü de bellidir. Yıllardır bu çözümün ne olduğunu herkes biliyor. Defalarca görüldü. En son 2013 Newroz’unda okunan mektupla görüldü.

Çözümün muhatabı olan Sayın Öcalan tecrit altındadır. Ve sorun derinleştirilmektedir. Böylesi bir süreçte ise cezaevlerindeki binlerce insan yaşamlarını ortaya koyarak buna dikkat çekmek istemektedir. Kangrenleşen bir sorunun çözüm gücünü işaret etmektedirler. Açlık grevleri ile sadece devlet ve iktidar cephesine değil, aynı zamanda topluma da mesaj vermektedirler. Ortak bir yaşam ve kalıcı bir barış ancak ilkeler çerçevesinde yaşam bulur diyorlar. Bunun da nasıl olacağını bedenlerini açlığa yatırarak gösteriyorlar. İktidar bunu bir an önce görmelidir. Ortak yaşam ve kalıcı bir barışı sağlamak için koşulları sağlamalıdır. İnsanların canlarını yitirmesinin önüne geçmelidir. Bir an önce tecrit son bulmalıdır.

Son olarak halka mesajınız ne olur?

Bugün iktidar, yargı, ekonomi AKP-MHP iktidarının denetiminde olabilir. Bizleri yargı ve ekonomi ile tehdit edebilirler fakat bizler halkız, bizler milyonlarız. Onları yenecek bir güce sahibiz. Sadece korku duvarlarını yıkabilirsek, aydınlık yarınlara inancımızı tazeleyebilirsek başarabiliriz. Onların korku imparatorluklarını yıkabiliriz. Sezar yenilmez bir güç olarak göründü, İskender tüm dünyaya hakim olacağını düşündü, Yezit tüm İslam coğrafyasına hakim olabileceğini sandı, Hitler tüm dünyayı silah gücüyle alacağını sandı ama hepsinin sonu da hüsran oldu. Yani sadece silahla, sadece güçle, hegemonik işgallerle ayakta duracağını sananlar yanılıyorlar. Korku imparatorlukları ile bir ömür boyu iktidarda kalacağını hesaplayanlar yanılıyorlar. Demokratik siyaset her zaman kazanmıştır. Tüm engellemelere rağmen yine de başarılı olmuştur. Bizler de demokratik siyasete olan inancımızla, bir avuç yandaş ve rant devşirenlere karşı kazanacağımızı biliyoruz. Bundan dolayı oluşturulmak istenen karamsar havaya teslim olmadan yarına olan inançla, demokratik siyaseti ilmek ilmek örme sözüyle herkesi selamlıyorum.

Dünden, bugünden geçenlerden bahsetme sen,

Senelerden, yüz senelerden bahset,

Dünden, bugünden geçenlerden bahsetme sen,

Senelerden, yüz senelerden bahset,

Tanışırız iyicene eskilerden,

Bilirsin, yazarsın, kara kızıl bana dair bende tasvir,

Eskimeyen, unutulmayan, saklı kalmayan,

Ağıda, intizara rağmen sözlerime zahir.

Mertçe gizlemeden, konuşalım ben ve sen,

Öyle puştluk yok, her şey açık, herkes çıplak,

Söz berrak.

 

Koynumdakiler;

Dilinin altındaki, üstündekiler, ne varsa lafı dolaştırma.

Bulaştırma yalanı, her söz hakkı hakkına.

 

Değil miydin orada, kırılırken kalemler,

Yazılırken son dizeler,

Yok be sadece Ulucanlar mı?

 

Harputta buğday pazarı,

Mahabat’ta Çarçıra, Azatlık Meydanı,

Surların dibinde kurulmuş darağaçları, Dicle’ye, vicdana karşı.

 

Doğuyor Leyla Kasım,

Titriyor Bağdat.

“Biji Kürdistan” son haykırışı.

 

Onlar asılır mı, asılır mı onlar;

Kabullenir mi mahlukat,

Oysa zalimler sallanır, saçlardan, sakallardan.

Görüyordu gözleri son kez,

Sırasında Sédar’ın,

Alınmıştı öne oğlu insanın.

 

Değil bin ölüm,

Nafile bunlar,

Yoktur tek tökez.

 

Ölümse esaret,

Kavga bana,

Düğüne davet.

 

Deviririm iskemleyi,

Çingeneye ne hacet,

Zulüm biter yaşarım ilelebet.

 

Hawar yeter derim,

Sanılmasın teslim oldum.

Kasımda dururken nesebi belirsiz melez

Bize ölüm yok, bu faz laminör diez…

Adnan Selçuk Mızraklı

İlginizi çekebilir