Millet Kanser Olabilir; Yeter ki Devlete Zeval Gelmesin!

Sağlık bakanlığının herhangi bir kanserojen kimyasal ile ilgili olarak yapmış olduğu bir maruziyet çalışmasının olup olmadığını bilmiyoruz. Kanaatimce bir tane bile yok.

Türkiye sosyal bilim literatürüne vatandaşsız ya da milletsiz devlet olgusunu kazandırma yolunda canla başla ilerliyor.

Millet bünyesinde çeşitli etnik köken, dini inanç ve siyasal görüşten bir sürü insan barındırıyor elbet; ama söyleyeceklerim açısından konunun o kısmı bir önem taşımıyor.

Geçen hafta Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) önerisiyle Meclis’e sunulan 44 maddelik sağlık teklifi Meclis Sağlık Komisyonu’nda görüşüldü. Komisyon toplantısında kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile kamu görevinden ihraç edilen ve güvenlik soruşturmasından geçemeyen hekimlerin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile anlaşmalı özel kurumlarda çalışmasını engelleyen yasa teklifinin beşinci maddesi kabul edildi.

Özetle söylemek gerekirse, kamu görevinden KHK ile çıkarılan ya da yeni mezun olup güvenlik soruşturmasından geçemeyen hekimler bir işte çalışamayacak. İnsanları medeni ölü kılma yolunda bir adım daha…

Yasa maddesinin devletin bekası ve milletin sağlığını korumak için ne kadar gerekli olduğu bizzat Sağlık Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Muhammet Güven tarafından şu absürt sözlerle dile getirilmişti:

Devlet eğer bir kişiye, ‘Ben seninle çalışmıyorum, sana güvenmiyorum’ diyorsa devletin, sağlığını korumak, güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu insanları da teslim etmeme hakkı vardır. Devlet bu tedbiri koyabilir.

Hem devleti ve hem de milleti hekimlerden koruyan bir sağlık bakanlığımız var.

Tam burada durup o basit soruları soralım: Bir ülkede sağlık bakanlığı neyi korur? Sağlık bakanlığının kimleri, nelerden ve nasıl koruması gerekir?

Bu sorulara çeşitli açılardan pek çok yanıt verilebilir. Ama olası yanıtlardan birine mikotoksinler odağında yakından bakalım.

Mikotoksinler gıda ürünlerine bulaşan bazı küfler tarafından üretilen çok zehirli, kanserojen kimyasal maddeler. Çok sayıda mikotoksin var. En çok bilinenlerinin başında ise aflatoksinler ve okratoksinler geliyor.

Mısır, buğday, pirinç, soya fasulyesi, yerfıstığı, antepfıstığı, ceviz, badem, ayçiçeği, kırmızıbiber, karabiber, kişniş, zerdeçal mikotoksin içerme ihtimali olan gıda maddeleri. Mikotoksinler sadece bitkisel gıdalarda değil süt ve yumurta gibi hayvansal gıdalarda da bulunuyor. Çiğ sütün yanı sıra süt kullanılarak üretilen bebek ve küçük çocuk ek gıdaları; bebek formülleri ve devam formülleri; bebekler için üretilen özel tıbbi amaçlı diyet gıdalar mikotoksin bulunma ihtimali olan çeşitli gıdalar.

Gıdaların mikotoksin kalıntıları içerip içermediğinin mutlaka kontrol edilmesi gerekiyor. Ancak bu kontrollerden sorumlu kamu kurumu olan Tarım Bakanlığı yaptığı çalışmaları bir sır gibi sakladığı için gıdalarda ne düzeyde mikotoksin kalıntısı var bilmiyoruz. Ama ülkemizden Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilen gıda ürünlerinde en çok tespit edilen sorunun mikotoksin kalıntıları olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla iç pazarda tüketilen gıdalarda da mikotoksin kalıntısı sorunu olduğu söylenebilir.

Gıdalardaki mikotoksin kalıntılarını kontrol etmek işin sadece bir yönü. Ondan daha önemlisi mikotoksinlere beslenme yoluyla ne düzeyde maruz kaldığımızı belirlemektir ve bu sorumluluk da Sağlık Bakanlığına aittir.

Maruziyet çalışmaları yediğimiz ve içtiğimiz gıdalarla bünyemize ne kadar mikotoksin giriyor sorusuna yanıt arayan kapsamlı halk sağlığı çalışmalarıdır. Örneğin bu çalışmalardan yola çıkarak çeşitli kanserlerde mikotoksinlerin payını belirlemek mümkün olabilir. Elde edilen sonuçlara dayanarak konu ile ilgili diğer kamu kurumu olan Tarım Bakanlığı ile birlikte hangi çalışmaların yapılacağı planlanabilir. Böylece gıdalardaki mikotoksin seviyelerini azaltıcı önlemler almak ve halk sağlığını korumak mümkün olabilir. Ama böyle konularda Türkiye’den söz ediyorsak “olabilir” değil “olabilirdi” demek gerekiyor. Mesela aşağıda ilk anda akla gelen soruların bir yanıtı olup olmadığını devleti ve milleti hekimlerden korumayı görev edinen Sağlık Bakan Yardımcısına sormak gerekiyor:

1) Gıda ürünlerinde bulunması muhtemel mikotoksin miktarları dikkate alınarak ülke genelinde yürütülen yaş ve cinsiyete dayalı bir maruziyet çalışması var mıdır?

2) Mikotoksinler kanser hastalığına yol açmaktadır. Mikotoksin içermesi muhtemel gıdaların tüketim sıklığı ile kanser hastalığının görülme sıklığı açısından bir değerlendirme yapılmış mıdır?

Mikotoksinlerin meseleyi ele almak için bir örnek olduğunu daha çalışılması gereken binlerce zehirli veya kanserojen kimyasal madde olduğu bilgisini de buraya ekleyeyim.

Sağlık bakanlığının herhangi bir kanserojen kimyasal ile ilgili olarak yapmış olduğu bir maruziyet çalışmasının olup olmadığını bilmiyoruz.

Kanaatimce bir tane bile yok.

Devletin bekası söz konusuyken milletin hangi kanserojen kimyasallara maruz kaldığının lafı mı olur? İnsanlar kanser oluyormuş, gelecek kuşaklara bırakacak bir doğal çevre kalmıyormuş, sular hızla kirleniyormuş, nesillerin geleceği tehlike altına giriyormuş… bütün bunların ne önemi var devletin bekası söz konusuyken; öyle değil mi?

Türkiye sosyal bilim literatürüne insansız, vatandaşsız ya da milletsiz devlet olgusunu kazandırma hedefine doğru canla başla ilerliyor. Yıllarca devletin vatandaş için değil vatandaşın devlet için var olduğu bir toplumsal düzende yaşadığımız dile getirildi; ama siyasal iktidarın söylem ve icraatları bunu da aşıyor.

Kaynak: Bianet   (Bülent Şık)

İlginizi çekebilir