Metin Belgin’den ‘Renkli-Türkçe Sine’Masal’ anılar – Taner Ay

Metin Belgin’in ‘Renkli-Türkçe Sine’Masal’ çalışması Literatür Yayıncılık tarafından yayımlandı. Belgin’in anıları mermi gibi; kitabı bitirdiğinizde o merminin ruhunuzu parçaladığınızı anlıyorsunuz.

Yaşıtınız birinin anılarını okumak, güneş çarpmasına benzer. Birden ateşiniz çıkar, ter içinde kalırsınız, nefes almakta zorlanırsınız ve kalbiniz yerinden çıkacakmış gibi çarpar. Bu yüzden anı bahçelerinde üşürsünüz.

Hayat kısadır ama anılar uzundur. Ne yaparsanız yapın, size çocukluğunuzu ve gençliğinizi armağan eden anıları bir türlü susturamazsınız. Bu yüzden, Metin Belgin’in ‘Renkli-Türkçe Sine’Masal’ını okurken de geçmişimle ve geleceğimle bir kez daha özlemle kucaklaştım.

Bursa, 1960 yılların sonu, üç kardeş, Metin, Müjgân ve Türkân; anneleri temizlik yapacağından ellerindeki filede ekmek arası kuru köfteleri ve Uludağ gazozlarıyla Tayyare Sineması’ndaki “iki film birden” şenliğine koşuşturuyorlar.

” … biletlerimizi kestirip, ışıklar kararmadan oturuyoruz numaralı koltuklarımıza, bizden başka birkaç seyirci daha var. İki filmi de seyrettikten sonra, arada dışarı çıkar gibi yapıyor, başka kapıdan yeni gelmiş gibi girip, başka koltuklara oturuyor, ikinci kez izliyoruz aynı iki filmi.”

Metin Belgin 1957 doğumlu olduğuna göre, ben de aynı yıllarda Bostancı’daki ismi bir Deniz bir Pasifik olan “üç film birden” sinemasını mesken tutmuştum. Sabah girer, iki kez “üç film birden” seyredip akşam çıkardım. Filmlerden ilki Clint Eastwood’lu veya Lee Van Cleef’li bir spagetti westerndir, ikincisi Raj Kapoor’lu bir Hint filmidir, üçüncüsü de Türkan Şoray’lı bir Yeşilçam filmidir. Metin Belgin, Tayyare Sineması’ndan Malkoçoğlu gibi yürüyerek çıktığını söylüyor ya, ben de Deniz Sineması’ndan “C’è Sabata, hai chiuso!” ayaklarında çıkar, yaşıtım her kızın bakışlarında Türkan Şoray’ın buğulu bakışlarını arardım.

Sonra büyüdük ve kirlendi dünya.

Renkli – Türkçe SineMasal, Metin Belgin, 144 syf., Literatür Yayıncılık, 2021.

Şimdi hangi yıl olduğunu anımsamıyorum, Büyük Parmakkapı Sokak’ta bir eskiciye rastlamıştım. Herkes başında, el arabasına tepeleme yığdığı kâğıtları karıştırıyordu. Merâk edip ben de bakmıştım. Birkaç dosyanın Bülent Oran’ın senaryoları olduğunu fark edince hepsini satın almak istedim. Uyanık bana öyle bir fiyat çekti ki yanına yanaşmak mümkün değildi. Tam da ayrılacağım sırada, “Abi ama bunlar Bülent Oran’ın!” demez mi, cinler tepeme çıkıvermişti. “Ulan, Bülent Oran’ın kim olduğunu biliyor musun?” diye sorunca, “Meşhur bir pornocuymuş!” yanıtını vermez mi, güleyim mi yoksa ağlayayım mı bilememiştim. Sonunda, bir şişe rakı parasına iki senaryo dosyası kapıp gırnatacılar basmadan Nevizâde’ye geçmiştim. O gün rakı mı içtim yoka rakı mı beni içti, emin değilim. Bütün gün, selüloz manyağı Bülent Oran hayatta olduğuna göre, bu dosyaların nasıl olup da eskicilere düştüğünü düşünüp durdum. Ancak yıllar sonra Cihannümâ Sahhaf’ın sâhibi, kıymetli dostum Cihan’dan olayın hikâyesinin bir yorumunu dinleyebilecektim. O da sağdan soldan duyduğu kadarıyla bana aktarmıştı. Metin Belgin ise, “Gregory Peck” Bülent’i yakinen tanıdığı için, sanırım işin en doğrusunu yazıyor olmalı.

” … Cihangir’de bir evi önce kiralamış, sonra satın almış ev sâhibinden, parayı ödediği halde tapu işlemlerini tamamlamamış, tıka basa kâğıtla doldurup 20 yıla yakın hiç uğramamış, uyanık komşu avukat soruşturmuş, vaziyete uyanmış ve kendi malı gibi başkasına satmış evi. İçeride bulunan kitapları, mektupları, fotoğrafları da sokağa atmış, eskiciler toplamış, her kitabına ismini yazdığı için arkadaşı görmüş sahhaflara düştüğünü.”

Sahhafları dolaşmak gibi bir alışkanlığım olmasına rağmen hiç Bülent Oran yazılı bir kitaba rastlamadığım da ‘Renkli-Türkçe Sine’Masal’a bir derkenar olsun.

Metin Belgin’in anılarını okumadan epey önce, bir gece televizyonda kanal kanal dolaşırken Hülya Avşar’lı, Kenan Kalav’lı ve Meral Orhonsay’lı “Tutku” filmini yarısında yakalamıştım. İkinci kez seyretmiştim ve Hülya Avşar konusundaki görüşlerimde de yanılmadığımı anlamıştım. Metin Belgin’in Hülya Avşar hakkındaki “doğuştan yetenekli” yorumunun ise beni hayli şaşırttığını söylemeliyim. İlk kez birinin, üstelik de onunla çalışmış birinin, benimle aynı kanıda olduğunu ‘Renkli-Türkçe Sine’Masal’ sayesinde öğrendim. Oysa yıllardır Hülya Avşar konusunda çevremden hiç kimseyi ikna edememiştim.

12 Eylül öncesinin “kasaba kızı” Hülya Avşar’ın, darbe sonrasındaki “kültürel bayağılık” alanlarına bir yıldız olarak girdiği muhakkaktır.

Yıldızın artık, askeri darbenin “kültürel bayağılık” alanları için okumayan, yazmayan, yazı ile sadece yüzeysel bir ilişki sürdüren, hâfızasız ve zamanının büyük kısmını konuşmakla geçiren kitleleri için tasarlandığı da aşikardı. Ama Hülya Avşar, 12 Eylül’ün diğer ürünlerine nazaran hayli zeki bir kadındı. Kafasını kullanıp hemen “kasaba kızı” kimliğini bırakmış ve 12 Eylül’ün “kültürel bayağılık” alanlarına “güzel bir kadın” olarak eklemlenmeyi becermişti. Bir gazetenin düzenlediği yarışmada “Türkiye Güzeli” seçilirse de, dul olduğu için unvanı geri alınır. Tuhaf ama gerçek, bu hâdise ona şöhretin kapısını aralayacaktır. Bir müddet kendisi gibi “kültürel bayağılık” pazarlaması olan çapkınlarla “isim” yapar. Oysa, sınıf atlamadan “güzel” kalamayacağının da farkındadır. Bu nedenle sosyeteden bir ailenin oğluyla sekiz yıl kadar sürecek bir evlilik yapıp, sınıf da atlar.

12 Eylül’ün ürünü olmasına karşın, Hülya Avşar’ı diğer yıldızlardan farklılaştıran çok önemli bir özelliği vardı. O da, “güzel bir kasaba kızı” olarak başladığı sinemada, aslında “iyi bir oyuncu” olmasıydı. Bu yeteneğiyle önemli ve değerli bir oyuncu olabilirdi. Ancak yeteneğini doğru kullanamayacak ve “yeteneğine göre bir isim” değil de, “kitlelere göre bir isim” olmakta ısrar edecektir.

Gelelim Sadri Alışık’a… Benim için biraz Turist Ömer’dir ama daha fazla Haşmet İbriktaroğlu’dur. Turist Ömer’i de Haşmet İbriktaroğlu’nu da ne zaman seyretsem gözyaşlarımı tutamam. Haşmet İbriktaroğlu son İstanbullu’ya yakılan bir ağıttır, Turist Ömer ise kırsaldan göçenlerin tutunamayanıdır.

Turist Ömer, sabahları bir kadeh akşamları beş kadeh içtiği için Ermeni ve Rum mallarının üstüne oturmayan, insanlığın bir sokak köpeğine merhaba demekle başladığına inanan ve efendilere boyun eğmektense izmaritin kralını içmekle yetinen bir Sadri Alışık fotoğrafının Arabı’dır. Sahi, ‘Bir Fotoğrafın Arabı’nı ilk Ece Ayhan mı yazmıştı? Hayır, ondan önce Sadri Alışık yazmıştı. Bu fotoğrafın pozitifindeyse karşımıza Haşmet İbriktaroğlu çıkıyor: Dünyada bu kadar güzel başka bir adam var mı?

Sadri Alışık kadar çok sevdiğim Attilâ İlhan’dan uyarlama konusunda Metin Belgin ile aynı düşünceleri paylaşmadığımı da belirtmeliyim. Attilâ İlhan şiirleri musikiye uygundur ama Attilâ İlhan romanlarının sinemaya uyarlamada hep müşkilat çıkartacağı kanısındayım. Kim denerse denesin, başarısız olacaktır. Bunun nedenleri ayrı bir yazı konusu olduğu için, şimdilik atlıyorum. Umarım bir gün bunu Metin Belgin’e izah edebilirim: Kemal Tahir romanlarından çok başarılı bir sinema uyarlama yapabilirsiniz ama Attilâ İlhan’dan asla!

1979 yılı olmalı, bir ara Başkurt Sokak’ta kalmıştım, hemen her gün fakülteden arkadaşım Ahmet Zeki Pamuk ile buluşuyoruz, mutlaka Sander Kitâbevi’ne uğruyoruz, Fitaş’ta veya Emek’te film seyrediyoruz, Sıraselviler Caddesi üzerindeki bir kahvehânede tavşan kanı çaylarımızı yudumluyoruz. Ceplerimizde Attilâ İlhan’ın şiir kitâpları, André Malraux, Arthur Koestler veya Paul Nizan kahramanlarını tartışıyoruz. Çay üstüne çay ama yan masadaki “Seksüel Prodüktör” Zurnik, kafasını kaldırmadan yanına gelen kadınlarla konuşuyor. Metin Belgin’den öğreniyorum, “Evladım, hayatta zengin olmak istiyorsan, insanın deliklerine hitap edeceksin” diyen meğerse oymuş. Oysa, bu veciz sözün sâhibini yıllarca merak edip durmuştum. Onun masasına gelen kadınlardan biri de karşı daireden komşum. İyi bir kadındı, bazen sabahları kahvaltıya çağırır, akşamlarıysa mutlaka bir iki tabak yemek getirirdi. Bir defasında ona bir kadeh rakı ikram ettiğimde, bana “sinema oyuncusu” olduğunu ve Aram Gülyüz’ün filmlerinde rol aldığını söylemişti. Onun Yüksek Kaldırım’da çalıştığını biliyordum ama perdede “sinema oyuncusu” olarak hiç görmemiştim. Zafer Önen’in Metin Belgin’e anlattıklarını okuyunca, nedense aklıma komşum geldi.

“Yazıhânenin deposuna bir yatak atılmış, genelevden kadın getirtilmiş, yüzü çiçek bozuğu, vücudu idare eder, maske takmışlar suratına, ama tak fişi yapacak erken bulmak zor. Aram Gülyüz sıkıntıyla volta atarken, hanın dilsiz çaycısı çayını getirmiş yönetmenin. Boylu poslu, konuşmayan delikanlı tam aranan oyuncu işte, neden olmasın? Dilsize 25 lira teklif edilmiş, dilsiz olmaz diye başını sallamış, 50’ye çıkarmışlar pazarlığı, iyi para yani… Abazan dilsiz ikna olmuş, girmiş yatağa, girmesiyle çıkması da bir olmuş, burnunu sıkarak kaçmış, kadının kokusu dayanılmazmış! Pazarlık 75 liraya bağlanmış, üstelik parfüm sıkılmış kadının münasip yerlerine, dilsiz razı olmuş, ışıklar yanmış, yönetmen Aram, yapımcıyla tavlaya oturmuş. ‘Çek işte sahneyi’ demiş kameraman Apo’ya, ‘Çek bitir işi!’. Aradan uzun bir süre geçmiş, bu kez Apo fırlamış setten dışarı. ‘Ne oluyor?’ demiş Aram Gülyüz, burnundan soluyan kameraman Aptullah Gürek gürlemiş ve ona ‘Ne günlere kaldık be! Eskiden Türkan Şoray’ın gözyaşının akmasını beklerdik, şimdi de dilsizin çükünün kalkmasını bekliyoruz!’ yanıtını vermiş.”

Kuşkusuz, komşumun o kadınla en ufak bir ilgisi dahi yok ama yıllardır da onun hangi Aram Gülyüz filminde oynadığını da merâk eder dururum.

Metin Belgin’in seslendirme döneminden en fazla ilgimi çeken “Avare” filmi oldu. O filmi gençliğimizin mekânlarından biri olan yazlık Çiçek Sineması’nın sâhibi Toros Şenel getirtmiş, filmden epeyce de para kazanmıştı. 1981 yılında kaybettiğimiz Toros Şenel’den “Avare” filminin macerasını defalarca dinlemiştik. Bende bir Türkçe seslendirmeli bir de İngilizce altyazılı DVD kopyası var. Ama Metin Belgin’in bahsettiği “Avare”, onlar değil. Bir zamanlar Alamancılar’ın peynir ekmek gibi kapıştığı “Beta” veya “VHS” çılgınlığı dönemindeki “Avare”.

“Piyasada Hintçe bilen aranmıyor, tercümana ne gerek var, bizim Mustafa oturuyor filmin başına, şöyle bir izleyip vaziyete diyalog uyduruyor.”

Atış serbest: İşin doğrusu bugün “Kızım seni Raci’ye vereyim mi?” seslendirmesini de merak ediyorum.

Metin Belgin beni bağışlasın, 12 Eylül darbesinin sonrasındaki Türk filmlerine pek ısınamadım. Süreyya Duru’nun “Ada”sı, Ömer Kavur’un “Kırık Bir Aşk Hikâyesi” ve “Göl”ü, Engin Ayça’nın “Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu”su, Halit Refiğ’in “Hanım”ı ve “Karılar Koğuşu”, Reha Erdem’in “Kaç Para Kaç”ı, “Korkuyorum Anne”si ve “Jîn”i, Özcan Alper’in “Sonbahar”ı, Derviş Zaim’in “Tabutta Rövaşata”sı, “Nokta”sı ve de “Gölgeler ve Suretler”i dışında beni cezbeden başka film pek olmadı. “Bekle Dedim Gölgeye”yi elbette seyrettim, Ümit Kıvanç’ın başarılı romancılığına karşın bana nedense filmin bir sahicilik sorunu varmış gibi geldi hep. Dev-Yol’un Ankara mitingini çekmiş biri, ne demek istediğimi anlayacaktır.

Metin Belgin’in anılarında ruhumu en fazla acıtan bölümlerden biri Cem Karaca oldu. Cem Karaca ile Caddebostan’daki Budak Sineması konserinden tanışıyorduk. O konsere Suadiye’den arkadaşlarla birlikte gitmiştik. Konserin sonuna doğruydu, bir faşist güruhun baskın yaptığını anımsıyorum. Mahalle arkadaşlarımın politik kimlikleri olmasa bile, hemen karşı koymuştuk. Kavga sırasında bir an için gözüm Cem Karaca’ya takılmıştı. Elinde palaska, faşistlerle aslanlar gibi mücadele ediyordu. Adamları püskürttüğümüzde muzaffer bir heyecanla bize tek tek çak yapmıştı. O günden sonra kendisiyle Kadıköyü’nde veya Feneryolu’nda karşılaşır, beni gördüğünde dudak kıvrımlarında kocaman bir gülümseme, hemen bir çak yapardı. Sonrası malum. Adamı hemen “dönek” yapıverdik. Oysa, Cem Karaca, “dönek” olacak karakterde biri değildi. Dönüşünden sonra onunla iki defa Bahariye’de karşılaştım, Shaft denilen yerde sahne aldığını söyleyip, beni de davet etmişti. Ancak, klostrofobik yapım olduğumdan, Shaft gibi kasvetli ve karanlık yerlere pek giremiyordum. Ölümünden sonraysa, onu son bir kez canlı dinleyemediğime çok üzülmüştüm.

Metin Belgin, “dönek” Cem Karaca’yı şöyle anlatıyor:

” … Cahit Berkay’la buluştuğumuzda, içimi burkan bir şey öğreniyorum, sıkıntısını hissediyorum besteci abinin, ‘Cem’in yanından geliyorum, durum berbat, elektriğini ve suyunu kesmişler, evde battaniyenin altında oturuyor’. Yapma yahu! Cem Karaca’dan bahsediyor, benim hayranı olduğum efsane şarkıcıdan… Dönek damgası yedikten sonra ne işi kalmış, ne de gücü…”

Arkadaşlar, siz hiç meteliksiz bir “dönek” gördünüz mü? Görüşünüzü akıl dışı bir şekilde dinleştirseniz bile unutmayın ki, el-insafü nısf-üd din! Kim bana Cem Karaca’ya bok atmaya kalksa, benden hep aynı yanıtı alacaktır: İnsaf yahu!

‘Renkli-Türkçe Sine’Masal’ şâyet ikinci baskıyı yaparsa, Metin Belgin’den ricam, kitaba, Ferdi Tayfur’un Lorel Hardi, Arşak Palabıyıkyan ve Kayserili pastırmacı Yani Babanoğlu seslendirmelerinden örnekler de alması. Çünkü, Ferdi Tayfur onları sadece Türkçe esprilerle yeniden yaratmamıştı, üstüne üstlük adamları bir güzel de Türkleştirmişti.

Metin Belgin’in anıları bir mermi gibi, okumaya başladığınızda sadece bir vızıltı duyuyorsunuz, kitabı bitirdiğinizdeyse o merminin ruhunuzu parçaladığınızı anlıyorsunuz: ‘Renkli-Türkçe Sine’Masal’ı çok ama çok sevdim, sizin de seveceğinizden emînim…

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir