Melisa Kesmez ile söyleşi | Bir ülke nasıl geride bırakılır…

“…asıl mesele gitmek değil, gittiğin zaman orada ne yapabildiğin… Kendini orada sen olarak nasıl var edebildiğin… Oraya gittiğinde bu insan olmayacaksın, bambaşka bir toplumun içinde bambaşka biri olacaksın, çoğu kez ‘hiç kimse’ olacaksın. Galiba en çok da bu endişeyle kalmayı tercih edenlerdenim”

Melisa Kesmez’in üçüncü kitabı ‘Nohut Oda’ Sel Yayıncılık’tan çıktı. Melisa, hayatlarımızın her alanına sirayet eden kötülük ve talana karşı Nohut Oda’larına sığınan, orada kendine yeni bir ev belki de yaşam kuranların, kurmaya çalışanların hikayelerini anlatıyor.

Melisa ile gidenleri, kalanları, yeni bir oda, ev, yaşam kurma telaşı ve tüm bunların içinde kabuğunu aramanın güzelliğini ve zorluklarını konuştuk. “Bugün hiçbir semte, hiçbir mahalleye sığamaz haldeyiz” diyor Melisa ve buna karşı belki de başka bir direniş olarak kurduğumuz odalarımızın nereye dokunduğunu soruyoruz. Nohut Oda’ların bazen iyi bazen de korkutucu olduğunu söyleyen Melisa “Eve kaçmak, evde kendi küçük cennetini yaratmak dışarıdaki gerçekliği değiştirmiyor çünkü” diyor.

“Bugün hiçbir semte, hiçbir mahalleye sığamaz haldeyiz”

Nohut Oda kitabın Gaston Bachelard’ın “Yaşamın ilk çabası kabuk oluşturmaktır” sözleriyle başlıyor ve sen “Kendini bildi bileli kabuğunu arayanlara…” diyorsun. Her sözün her yazının her kitabın bir derdi, anlatmak istedikleri vardır. Sen bu öyküleri yazarken kime dokunmak istedin? Kim bu kabuğunu arayanlar?

Aynı dünyayı paylaştığım, aynı dertlerle dertlendiğim insanlara dokunmak istedim sanırım… Nerede yaşasak mutlu oluruz, nerede insan gibi yaşarız, her şeyi bırakıp güneye mi yerleşsek, yepyeni bir şey mi yapsak… Ne zamandır oturduğum her masada, dahil olduğum her sohbette konu dönüp dolaşıp buraya geliyor. Rahat değiliz, mevcut hayatımız beklentilerimizi karşılamıyor ve “gitmek” konusu ne yapsak aklımızdan çıkmıyor. Bunun kuşkusuz bir sürü sebebi var. Ama benim tecrübe ettiğim kadarıyla en önemli etken yaşadığımız şehirlerin başına gelenler ve değişen şehirlerle birlikte değişen kültürel ortam ve gündelik yaşam pratiklerimiz.

Bir İstanbullu olarak benim ilkgençliğimin geçtiği İstanbul ile şu an yaşadığım İstanbul arasında beş asır var. Oysa geçen zaman sadece yirmi yıl. Elbette her şey bizi bulmadı, maruz kaldığımız talanın kökleri eskiye dayanıyor, şimdilerde sadece katlanılmaz bir seviyeye ulaştı. Bugün hiçbir semte, hiçbir mahalleye sığamaz haldeyiz. Bu, fiziksel çevreyi de aşan bir sığmazlık; taşıdığımız yoksunluk hissinin kültürel ve duygusal bir tarafı da var. Kendimizi bir yere ait hissetmiyoruz. Fazlasıyla yorucu, öyle ki bazen gündelik hayatını dahi yaşamana izin vermeyen bir geçicilik hissiyle baş etmek zorundayız.

Bundan önceki iki kitabın, “Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz” ve “Bazen Bahar”daki karakterler daha hayatın içinde ve o akış içerisinde bazı sorunlar ya da mutluluklar yaşıyorlar. Nohut Oda’yı okurken karakterlere dair hissettiğim şey ise daha kendilerine, içlerine dönmüş oldukları… Kitapların anlattığı dünya da memleket hali ile benzer ruh hali taşıyor. Peki Nohut Oda nasıl bir dünyada, nasıl bir memlekette doğdu?

Bu kitaptaki öyküleri son iki üç yıl içinde yazdım. Memlekette hepimizin şahit olduğu olaylar cereyan ederken, ben de pek iyi değildim. Epey içime döndüğüm, işe gitmek dışında dışarıda pek vakit geçirmediğim, yakın arkadaşlarım hariç kimselerle pek görüşmediğim, sıklıkla eve kaçtığım bir dönemdi. Ki etrafıma bakınca bu içerilere kaçma halinin sırf bana özgü bir şey olmadığını gördüm. Bu durum geçerliliğini koruyor, bugün de pek iyi olduğumu söyleyemem. Bir yandan bakıyorum; sokaklar hâlâ dolu, masalar, sandalyeler, kafeler, meyhaneler dolup taşıyor ama alışık olduğumuz sokak deneyiminden çok farklı bir sokak deneyimi yaşıyoruz artık. Dışarıdayken hissettiğimiz şey aynı değil. Bu yüzden evde daha mutluyuz. Neticede, bu saklanma halinin öykülere sızmaktan başka çaresi yoktu. Nohut Oda’daki öykülerin bugünün sıkıntılarından beslenen, içine doğdukları siyasi iklimden ve benim ruh durumumdan fazlasıyla etkilenen güncel öyküler olduğunu söyleyebilirim.

“Evde kendi küçük cennetini yaratmak dışarıdaki gerçekliği değiştirmiyor”

Pek çok kötülüğün yoğunlaşmış biçimde yaşandığı, hunharca üstümüze boca edildiği günlerden geçiyoruz. Nohut Oda’lar, bir taraftan birer sığınak bir taraftan da dışarıda olan bitene kendimizi kapatmak, yalnızlaşmak gibi geliyor. İkili bir yanı var. Sen bu konuda ne düşünüyorsun, Nohut Oda’larımız bize ne getirir ya da bizden ne götürür?

Pek çok olay bizim irademiz dışında gerçekleşiyor ve biz de ona göre hal ve tavrımızı yeniden belirliyoruz. İşin yalnızlık tarafı muhakkak var. Bu iyi bir şey mi; bazen iyi bir şey ama bazen de çok korkutucu.

Benim yalnızlıktan daha çok kafamı kurcalayan başka asıl bir şey var: Eylemsizlik. Bu kaçış beni eylemsizliğe sürüklüyor. Peki bu da bir tür boyun eğme mi? Eve kaçmak, evde kendi küçük cennetini yaratmak dışarıdaki gerçekliği değiştirmiyor çünkü. Sen belki orada kendi dünyanı kuruyorsun ama o dünyayı kuramayan bir sürü insanı da kaderine terk ediyorsun. Kendi adıma en çok dertlendiğim konulardan biri bu. Öte yandan ben artık sokağa çıkıp sesini duyurmanın da etkili bir eylem biçimi olduğunu düşünmüyorum. Daha zekice şeyler bulmalıyız. Bizi rahatsız eden şey otoriteyse, otoriteyi zorlayacak şey sokağa çıkmaktan başka bir şey olmalı. Başka bir yerden zorlamalıyız onun duvarını.

“Bir ülke kolay kolay geride bırakılmıyor”

Öykülerde beni de çokça düşündüren birkaç cümle şöyle: “Bir gün bozmak için kurmamıştı orayı şüphesiz”, “Her şeyden önce bir ülkeden nasıl gidilir, bir ülke nasıl geride bırakılır, bir ülke insanın ne zaman canına tak eder, insan bir ülkenin tekmesine tokadına hangi noktada artık dayanamaz olur sorularını yanıtlamam gerekiyordu.” Yanıtını bulabildin mi? Sahiden bir ülkeden nasıl gidilir?

Bir ülke kolay kolay geride bırakılmıyor. Çünkü asıl mesele gitmek değil, gittiğin zaman orada ne yapabildiğin… Kendini orada sen olarak nasıl var edebildiğin… Oraya gittiğinde bu insan olmayacaksın, bambaşka bir toplumun içinde bambaşka biri olacaksın, çoğu kez “hiç kimse” olacaksın. Galiba en çok da bu endişeyle kalmayı tercih edenlerdenim. Buradaki hayatımı, emeklerimi, inşa ettiğim her şeyi bir kenara atıp başka biri olmak istemiyorum. Her şeyden önce Türkçeyi bırakmak istemiyorum. Burada hayatımı hâlâ bir şekilde sürdürebiliyorum. Bu kadarını dahi başaramayacağım gün gelir mi, gelirse ne yaparız inan bilmiyorum. Ama daha pes etmek niyetinde değilim.

“Umut varsa bekliyor, sabrediyoruz”

“İnsan nasıl en baştan başlar?” Bu da yükü hayli fazla büyük olan sorulardan biri öykülerdeki. Bir yeniden başlangıç adımının sorusu. Hakikaten nasıl başlar insan yeniden?

Sanırım seni o zamana kadar taşıyan şeye dair bütün umudunu yitirdiğin zaman. Bu bir ilişki olabilir, bir şehirde yaşamak olabilir, bir iş olabilir… Belli bir hikâyenin içindesin, belki acı çekiyorsun ama bazı şeylerin değişebileceğine dair hâlâ umudun var. Ne zaman o şeylerin değişmeyeceğine emin oluyorsun, o zaman tamam diyorsun. O zaman sıfırdan başlamak için bütün güçlerini bir araya getirip, yepyeni bir sayfa açabiliyorsun. Yüz yıllık evliliğini bitirip altmış yaşında hayata yeniden başlayanlar var, çok uzun ve köklü meslek hayatlarını terk edip bambaşka işler yapan insanlar var… Bu kesinlikle umutla ilgili bir şey, umut varsa bekliyor, sabrediyoruz. Yoksa vedalaşıyoruz; en azından vedalaşmaya niyet ediyoruz.

“İnsan kendi uydurduğu şeye ağlar mı?”

Kitaplardaki duyguları anlatışın insanı vurup geçiyor ve “Ben de tam bu hissi yaşamıştım ve bu nasıl anlatılabilir” diye düşündürüyor. Nasıl yapabiliyorsun bunu? Okurlardan bu konuda nasıl yorumlar alıyorsun?

Evet, okurdan bunu duyuyorum. Çok da mutlu oluyorum. Yazarken genelde bir duygudan hareketle yola çıkıyorum. Bir olayın kendisinden çok duygusu kafamda dolaşmaya başlıyor. Önce duyguyu bulup, onun üstüne çalışıp, sonra hikâyeyi üstüne koymaya uğraşıyorum. Belki de okura geçen bu, geçiyorsa ne mutlu bana… Geçenlerde bir okurum “Ben şu öyküyü okurken çok ağladım,” dedi. Kimsenin zihninde “sürekli gözyaşı döken romantik yazar” imajı yaratmak istemem ama, ona, “Ben de yazarken çok ağladım,” diye cevap verdim. Güldük. İnsan kendi uydurduğu şeye ağlar mı? Resmen kendi attığın yalana inanıyorsun!

“Edebiyatın şekillendirdiği yoldaşlık…”   

Bir de galiba yazdığın kitaplar vesilesiyle bilmeden bir evren yaratıyorsun; yazardan başlayıp önce öykü kahramanlarına, oradan okura doğru genişleyen, aynı sıkıntılardan mustarip, benzer çatışmalar içinde mücadele veren hemdert bir kitle. Edebiyatın şekillendirdiği bu yoldaşlık okurla yazar arasında duyguların geçişini kolaylaştıran bir samimiyet doğuruyor.  Üstelik bu samimiyeti inşa etmek için illa aynı yaşlarda ya da hemcins olmanız da gerekmiyor.

Kitaplarındaki karakterlerin çoğu “bizim mahalle”den. Peki, önümüzdeki hikayelerde daha farklı karakterler görebilecek miyiz?

Her yazar galiba en iyi kendine dert edindiği dünyayı yazabiliyor, huyunu suyunu iyi bildiği karakterler yaratmak istiyor, herkesten önce kendi duygularını harekete geçiren sahneler kurguluyor. Kendinde olmayan bir şeyi yazmaya çalışmak, birtakım maceralara atılmak, “yeni şeyler” denemek elbette farklı sonuçlar doğurabilir, ama bu işin de bir kuralı yok galiba. Bir gün hiç girmediğim bir dünyaya adım atar mıyım, hiç konuşturmadığım bir karakter konuşturur muyum bilmiyorum ama ne yaparsam yapayım sahici olmaktan başka bir motivasyonum yok.

Melisa Kesmez kitaplarını sürekli heyecanla bekleyen bir okur kitlesi olduğunu biliyoruz. Şimdi onları neler bekliyor, yeni kitap düşüncelerin var mı, heybende neler var?

İlk kitabımı yazarken ikincisini planlamamıştım. İkincisini yazarken de üçüncüyü planlamamıştım. Her seferinde, kıyıdan kıyıdan yazdığım öyküleri “Galiba artık yan yana gelebilirler,” deyip editörümle paylaşmam üzerine gelişti olaylar. Şimdi önümde ne var bilmiyorum, bir yandan okumaya devam ediyorum, notlar alıyorum. Bir yandan benden ısrarla roman bekleyenler var. Ancak metin söz konusu olduğunda çok teknik düşünebilen birisi değilim. Örneğin, bu kitaptaki öykülerden herhangi biri romana dönüşebilirdi ama yolunu öykü olarak tamamladı. Bilgisayarın başına “Eveeeet, şimdi bir öykü yazacağım” ya da “Şimdi bir roman yazacağım” diye oturamıyorum. Hiç roman yazmadım ve roman yazmak nasıl bir şey bilmiyorum. Ama kafamda bir hikâye oluşursa, onun bir roman mı öykü mü olduğuna yine yolda karar verecekmişim gibi geliyor.

Fotoğraflar: Hakan Bintepe

Söyleşi: Aylin Kaplan

Kaynak: Sendika.org

İlginizi çekebilir