Polanyi’yi Marksizmle ilişkisellik içinde tartışmanın temel sebeplerinden biri kapitalist genişlemeyi ve piyasa yayılmacılığını hem tarihsel hem de sarkaç-vari bir hareket çerçevesinde değerlendirmeyi olanaklı kılmasıdır. Bu aynı zamanda hem piyasalaştırmanın kendi içinde hem de dönemler arasında bağlantı, karşılaştırma ve süreklilik ilişkisini korumaya imkân sağlar.


 

21. yüzyılın isyanlar ya da ayaklanmalar çağı olduğuna dair yaygın kabul gören bir görüş vardır. Özellikle 2008 krizinden sonra küresel ölçekte değerlendirildiğinde bu görüşe rahatlıkla onay verilebilir. Bununla birlikte ortaya çıkan ayaklanmaların nasıl değerlendirileceği konusunda çoğu zaman belirsizlik yaşanır. Yine yaygın kanı, ayaklanmaların neoliberalizme tepkisel olarak ortaya çıktığı yönündedir. Kuşkusuz önemli bir tarafını bu oluşturmaktadır. Ama bu çıkarımın çoğunlukla görünen sonuçlara odaklı olduğu söylenebilir. Biraz geri çekilip bakıldığında ortada basit bir tepkiselliğin çok ötesine geçen bir durum söz konusudur. Tarihsel ve konjonktürel olmak üzere ikili bir çerçeve ile hareketlerin ortaya çıktığı bağlama yönelik bir tartışma yürütülebilir. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı metodolojik bir tartışma önemli görünmektedir.

Toplumsal hareketlere metodolojik yaklaşım konusunda çok geniş bir literatür vardır. Elbette buraya her birini taşımak mümkün değildir. Bu nedenle daha çok Marksist metodolojiyle sınırlı tartışma ele alınacaktır.

2013 yılında yayınlanan Marksizm ve Toplumsal Hareketler adlı derleme kitap, Marksizmin toplumsal hareketlere yaklaşımı konusunda bir paradokstan bahseder. Buna göre Marksizm bir taraftan toplumsal hareketlerden incelikli biçimde gelişen bir teori bütünüdür. Ancak diğer taraftan “hareket” terimi üzerine teorik bir açılım söz konusu değildir. Klasik Marksizm’den başlayarak pek çok düşünür “hareket” terimini bir biçimiyle kullanmıştır. Devrimci hareketler, sınıf hareketi, anti sömürgeci ve antiemperyalist hareketler, gerilla hareketleri vb. Yine de tüm bunlara rağmen kavram, sınıf mücadelesi, hegemonya, yabancılaşma, praksis gibi diğer temel kavramlar kadar ilgi görmemiştir.

Kitabın editörlerine göre ana akım toplumsal hareket teorisyenlerinin birçoğu özellikle 1960’lar ve 70’lerde Marksizm ile diyalog halindedir. Sydney Tarrow, Alain Touraine, Rudolf Bahro, Charles Tilly gibi bilindik isimler kendi teorilerini geliştirirken Marksist analiz çerçevesinde oldukça yararlanır. Ancak bu durum 1980’lerden itibaren değişmeye başlar.  Bu değişimin temelde iki nedeni olduğu söylenebilir; bunlardan biri neoliberal döneme geçilmesi ve beraberinde “büyük anlatı” çağını reddeden yeni teorik yaklaşımlar öne çıkmasıdır. Diğeri ise 1968 ayaklanmalarının yarattığı kırılmalardır.

“Büyük anlatıları” reddeden teorik yaklaşımlar konusunda oldukça eleştirel literatürler söz konusudur. Bu nedenle odak noktası 1968 ayaklanmalarına yönelebilir. Sosyolog Göran Therborn’a göre 1968, solun kendisini tarihsel olarak yenilemesi ve oluşturması anlamında tarihi bir fırsat sunmuştur. Ama Therborn, bunun kaçırılan bir randevu olduğunu düşünür. Bu nedenle dönemin işçi hareketleri ve 68 protestocuları arasında bir açı meydana gelir. Bu açı daha sonra çeşitli aktivizm biçimlerine evrilir ve buradaki protestocular bugün “yeni toplumsal hareketler” olarak adlandırılan kulvara doğru yönelir.

Dolayısıyla toplumsal hareketlere yönelik Marksist metodoloji bağlamında ikili bir sorun ortaya çıkar; bir tarafı kuram içerisinde hareket terimine yönelik sistematik bir açılımın yoksunluğudur. Diğer tarafı ise politik, ideolojik ve stratejik olarak işçi sınıfı hareketleri ile yeni tipte hareketlerin tarihsel ayrışmasını simgeleyen 1968’dir.

Bu tablo, neoliberal dönemdeki hareketlerle birlikte daha da karmaşık hale gelir. Yeni hareket teorilerinin yükselişiyle işçi sınıfı hareketlerinin son bulduğuna dair çeşitli anlatılar gündeme gelse de 90’ların ikinci yarısından itibaren kapitalist küreselleşmeye karşı gelişen hareketler bu durumu kısmen tersine çevirir. Karşı küreselleşme hareketleri aynı zamanda yeni metodolojik yaklaşımları da beraberinde getirir.

Burada iki belirgin yaklaşımdan söz edilebilir. Sosyolog Bevery Silver’a göre bunlardan ilki işçi hareketlerini nihai bir kriz içinde tanımlayan ve ortaya çıkan dönemi “bütünüyle yeni ve benzeri görülmemiş” olarak kavrayan görüştür. En temel itibariyle bu görüş, yaşadığımız dönemi geçmişten bir “kopuş” biçiminde algılar. Geleneksel paradigmaları, kavramları ve tanımlamaları bir kenara bırakma çağrısı yapar. Temel hedef, topyekûn olarak yenilenmiş bir teorik çerçeve sağlamaktır.

Silver’ın bahsettiği ikinci durum bir tür beklenti halini vurgular. Buna göre emek ve sermaye arasındaki çatışmalar yeniden baş gösterecek ve dolayısıyla işçi hareketleri yeniden gündeme gelecektir. Bu yüzden işçi hareketlerinin geleceğine dair bir tahmin yürütmek için bugünün ve geçmişin dönemlerini karakterize eden dinamiklere, benzerlik ve farklılıklara bakmak gerekir.

Silver, bu eğilimlerden ikincisini benimser. Bu yüzden en bilindik çalışması olan Emeğin Gücü günümüzü anlamak için işçi sınıfı hareketinin tarihine odaklanır. Ancak Silver, “işçi sınıfı hareketinin yirminci yüzyıldaki yolculuğunu değerlendirme noktasında, Polanyi’nin analizini” yararlı bulur. Bu nedenle Marksizm ile Polanyi arasında bir tür etkileşim sergiler. Silver bu konuda yalnız da değildir. Sosyolog Michael Burawoy başta olmak üzere pek çok araştırmacı Polanyi’yi Marksizmle ilişkisellik içinde değerlendiren çalışmalar yürütmüştür. Makalenin geri kalan kısmında önerilecek metodolojik çerçeve de bu doğrultuda ilerleyecektir.

Marx ve Polanyi

Büyük Dönüşüm adını verdiği kitabında Polanyi, kapitalist üretimin genişlemesini piyasalaştırma dalgasıyla birlikte ele alır. Piyasalaştırmanın temeline metalaşma sürecini koyar. Buna göre bir piyasanın oluşabilmesi için her zaman bir metanın olması ve olmadığı yerlerde metalaşmanın yaşanması gerekir. Bahsi geçen sadece üretilen metalar değildir. Aynı zamanda daha önce meta olmayan şeyler de buraya dâhildir. Polanyi bunları “hayali metalar” olarak adlandırır. Örneğin emek, toprak ve para önceden meta değildir ancak belirli koşullar ve ilişkiler altında meta biçimini alır. Bu nedenle Polanyi’nin emeğin metalaşması konusunda Marx’la aynı yerde durmaktadır.

Polanyi’de vurgulanması gereken ikinci nokta, piyasa toplumunun insanın doğasına ters olduğunu düşünmesidir. Neredeyse bütün kitabını “kendi kendine işleyen piyasanın bir ütopya” olduğunu kanıtlamaya ayırır. Çünkü Polanyi’ye göre piyasa, “toplumun insani ve doğal özünü yok etmeden uzun süre yaşayamaz; insanı fiziksel olarak yok eder ve çevresini de çöle çevirir”. Başka bir deyişle piyasa, genişledikçe toplumu tehdit eder bir pozisyon elde eder. Uzun vadede ise sonuçları çoğunlukla yıkıcı olur. Ve bu genişleme, Polanyi’nin “çifte hareket” olarak adlandırdığı durumu ortaya çıkarır.

“Çifte hareket” piyasa genişlemesinin bir diğer sonucu olarak şekillenir. Piyasa toplumu tehdit eder hale geldikçe “toplumun savunusu” çerçevesinde bir hareket gelişir. Bu hareketler en temelde “doğal olmayan bir durumun kurumsallaştırılması çabalarına” karşıdır. Diğer bir deyişle hareketler piyasanın yerleşiklik kazanması karşısında yer alır.

Bevery Silver, Polanyi’nin analizinde kendi kendini düzenleyen piyasanın büyümesinin çeşitli direnişlere yol açacağını, çünkü “geçim sağlama hakkını savunan, oturmuş ve geniş çapta kabul görmüş sosyal sözleşmeleri alaşağı” edeceğini bu nedenle bir tür “adaletsizlik” duygusunu ortaya çıkaracağını söyler. Ama Silver’a göre Polanyi’nin eksik bıraktığı yer “güç” ilişkileridir ve Polanyi’nin bu kavrama neredeyse hiç değinmemesidir.

… çünkü Polanyi’nin analizinde aşağıdakiler etkin bir pazarlık gücünden yoksun olsalar dahi, kontrol edilemeyen bir dünya piyasası “yukarıdan” da olsa eni sonu alaşağı edilecektir. Bunun nedeni, kendi kendini düzenleyen küresel bir piyasa projesinin bir “ütopya”dan ibaret olması ve kendi kendini devam ettirememesidir; öyle ki aşağıdan gelen protestoların etkisi göz önüne alınmaksızın salt sebep olduğu zarar nedeniyle yukarıdan değiştirilebilir.

Dolayısıyla piyasa toplumunun kendi kendisine sürdürülemezliği tezi, Polanyi’nin eksik noktalarından birini oluşturmaktadır. Benzer bir noktaya Burawoy da değinir. Burawoy’a göre Polanyi, piyasa genişlemesinin ortaya çıkardığı yıkıcı sonuçlar konusunda iyimser davranır. Piyasa “insani ve doğal” olanı yok etmektedir ancak bu yok oluşun yıkıcı sonuçları bir kere açığa çıktığında toplumun kendi kendini koruyacağı ve bir şekilde piyasa yıkıcılığını aşacağı varsayımı gündeme gelir.

Burawoy’a göre Polanyi’yi böyle bir iyimserliğe yönelten birkaç sebep vardır. Polanyi’nin insanlığın ve toplumun daha önce yaptığı hatalardan ders çıkaracağını, kendi kendine işleyen bir piyasa bırakmanın yıkıcı sonuçlarını kavrayacağını düşünmesi bunlardan biridir. Bir diğeri, Polanyi’nin Marksizmi reddederken aslında “kapitalizmin birikim ve kâr yasası (yeni kâr kaynakları arayışı) fikrini reddetmesi”dir. Ve Burawoy’a göre bu nedenler, Polanyi’nin yeni bir piyasa köktenciliği dalgası öngörememesine neden olur.

Polanyi’nin analiz çerçevesine ve Marx’tan ayrıldığı kimi noktalara baktıktan sonra toplumsal hareketler konusunda metodolojik bir tartışmaya neden dâhil ettiğimiz konusuna gelelim. Bunun iki sebebi olduğu söylenebilir; birincisi Polanyi’nin bir tür tarihsel sosyolog olarak değerlendirilmesi ve kapitalizmi piyasalaştırma dalgaları halinde gördüğü analiz çerçevesidir. 1790’larda başlattığı ve Birinci Dünya Savaşı’yla sonlandırdığı ilk dalga, dünya savaşının ardından yerini ikincisine bırakır ve bu da 1970’lere kadar sürer. İçinde bulunduğumuz neoliberal çağ ise Michael Burawoy ve pek çok araştırmacı tarafından üçüncü piyasalaştırma dalgası olarak adlandırılır. Bu tarihsellik ise işçi hareketleri ve karşı hareketleri karşılaştırmalı bir değerlendirmeye olanak sağlamaktadır.

İkinci nokta çifte hareket dalgası (piyasa genişlemesi ve karşı hareketler) ile ilgilidir. Bahsi geçen tarihsel dönemler içerisinde çifte hareket bir tür tekrarlanma biçimini alır. Silver bunu “sarkaç-vari hareket” olarak adlandırır. Ve bu sarkaç-vari hareket, işçi hareketlerinin ve işçi sınıfı mücadelesinin sürekli yeniden inşa edildiği yönünde bir kavrayışa yol açar. Bu yeniden inşa süreci ise ikili bir karakter taşır; piyasa genişlemesiyle bir taraftan yeni işçi sınıfı alanları ve oluşumları meydana gelir, diğer taraftan “çözülmüş” işçi sınıfından tepkisellikler yükselir. Bu nedenle “emeğin uzun süreli dinamikleri üzerine girişilecek bir araştırma, hem Marx hem de Polanyi’nin işçi eylemleri ile ilgili analizlerinin bir kombinasyonu, daha doğrusu bunun bir arayışı üzerinde temellenir.”  Silver şöyle devam eder:

Polanyi-tarzı işçi eylemleri derken, küresel ekonomik dönüşümler nedeniyle çözülmeye başlamış ve –“yukarıdan” feshedilmiş– yerleşmiş sosyal sözleşmelerden nemalanan işçilerin kendi kendini düzenleyen küresel bir piyasa mekanizması karşısında gösterdikleri direnişten bahsediyoruz. Marx-tarzı işçi eylemleri dediğimizde ise; yeni ortaya çıkan işçi sınıflarının mücadelesinden bahsediyoruz. Burada karşımıza çıkan işçi sınıfı ise sırasıyla önce “yapılan” ve ardından güçlendirilen, tarihsel kapitalizmin gelişmesinin hesaplanmamış bir sonucu olarak ve eski işçi sınıflarının çözülüşü ile aynı anda karşımızda beliren bir işçi sınıfıdır.”

Sonuç olarak Polanyi’yi Marksizmle ilişkisellik içinde tartışmanın temel sebeplerinden biri kapitalist genişlemeyi ve piyasa yayılmacılığını hem tarihsel hem de sarkaç-vari bir hareket çerçevesinde değerlendirmeyi olanaklı kılmasıdır. Bu aynı zamanda hem piyasalaştırmanın kendi içinde hem de dönemler arasında bağlantı, karşılaştırma ve süreklilik ilişkisini korumaya imkan sağlar. Bir diğer önemli neden “toplumun savunusu” olarak ortaya çıkan ve metalaşma karşısında konumlanan karşı hareketlerin sınıf mücadelesinde aldığı özgün pozisyondur. Buna göre sınıf mücadelesi sadece üretim süreciyle sınırlı kalmaksızın dönüşüm sürecinde ve sonrasındaki metalaştırma karşıtı mücadeleleri de kapsayacak kadar genişleyebilir.

Son olarak şunu belirtmek gerekir. Marksizm ve yeni tipte hareketler arasındaki açı öznel olarak (iradi biçimde çabalayarak) değil, nesnel olarak (müşterekler ve yeniden üretim alanının metalaştırılması ve piyasalaştırılmasıyla) kapitalist gelişimle birlikte daralmaktadır. 1968’de kaçırılan randevu, bugün dünyanın pek çok yerinde tekrarlanabilecek bir zemin ortaya çıkarmaktadır. Ve ayaklanmalar bunun davetiyesidir.

Bir sonraki yazı, piyasa dönüşüm süreçlerine, hareket oluşumlarına ve bunları sağlayan nedenselliği odaklanacaktır.

SÜRECEK


RESİM: Käthe Kollwitz, “Solidarität” [Dayanışma], 1931

Kaynak: Mavi Defter