MARX neden ölmüyor! – Mehmet Can

Marx 19.yüzyılda kapitalist üretim ilişkilerini analiz ederken ortaya o gün koyduğu olgular günümüzde de hala geçerliliğini koruyor. İnsanlık eşitlikçi bir topluma ulaşana kadar, Marx ve onun ortaya attığı fikirler de yaşayacaktır

Manşet Resimleri

Her düşünür üstadın da dediği gibi kendi yaşadığı çağın özelliklerini taşır, ancak bazı düşünürler kendi dönemini aşacak özelliklere sahiptirler ve Marx bunlardan biriydi. Bir toplumsal yapıyı tüm yönleriyle nasıl anlamamız ve kavramamız gerektiği noktasında bize bir düşünce yöntemi yani olayları ve olguları hareket halinde düşünmemizi, bu hareketin yarattığı değişimi ıskalamadan, hareketin evriminin takibini bırakmadan, yolumuza devam edip çok yönlü düşünmemizi sağlayan bir kuram bıraktı Marx bize.

Marx’ı diğer düşün insanlarından veya bilim insanlarından ayıran en önemli özellik; değişime, değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik bir politik hat izlemesidir. Sadece dünyayı anlamak ve açıklamak ile yetinmemesi aynı zamanda dünyayı değiştirmek içinde bir çaba sarfetmesi. Yani kendi teorisini akademinin dışına çıkararak özellikle Engels ile tanışıp buluşmasından sonra kitlelerle, işçi sınıfıyla bir bağ kurabilme seviyesine çıkarmasıdır.

Tarihsel materyalizm ve diyalektik yöntemi var olan toplumsal gerçekliği, siyasal gerçekliği anlamamız bakımından bize bıraktığı en önemli miraslardan biridir. Marx için özellikle, Marx’ın takipçileri olduğunu iddia eden kesimler, yapılar şunu çok yapıyor: Adam Smith’i aştı, David Ricardo’yu aştı, Marx Hegel’i aştı, Feuerbach’ı aştı vb. bir jargon ile konuşmaktadırlar. Marx bu düşün insanlarını aşmadı bunları tamamladı. Alman felsefesinden Hegel’i tamamladı, Fransız siyasetinden dönemin sosyalistlerinin eksik bıraktığı yerleri tamamladı, yine ekonomi politikten Ricardo ve Adam Smith’i tamamladı ve bu sürecin sonunda kendi bağımsız politik hattını oluşturdu.

Marx bu düşünürlerin ortaya koyduğu birikimlerin üzerine basarak kendi kuramını oturttu bunları aşarak değil. Dolayısıyla bilgi denilen şey geçmişten günümüze birikerek gelen bir tarihselliği ve bütünlüğü olan bu süre zarfında oluşan bir olgudur.

Kendi içinde bir tarihsel süreklilik taşır, Marx bu tarihsel sürekliliği baz alarak hareket etti, ancak burada durmadı yukarıda saydığım düşünürlerin sınırlarının ötesine geçti, sosyalist-komünist bir toplum tasavvurunu insanlığın gündemine soktu. Tabi bunu ütopik veya kendiliğinden bir tarzda değil, yaşadığı dünyanın ortaya çıkardığı maddi koşulları veri alarak yaptı. Hayatın kendisinden hareket ederek bunu yaptı. Kapitalizmin işleyiş yasalarını ortaya koyduktan sonra, kapitalizmin insanlığa bir gelecek sunmadığını ve insanlığın, işçi sınıfının bir geleceğe sahip olabilmesi için kapitalizmin yıkılması gereken bir üretim biçimi olduğunu ifade etmiştir ve bundan dolayı Marx ilk eleştirisini klasik iktisadın veya siyasal iktisadın eleştirisiyle başlamıştır.

Yazının başında da ifade ettiğim gibi bu siyasal iktisat geleneğinin en önemli iki düşünürü olan Adam Smith ve Davıd Ricardo’ya eleştiri oklarını yöneltmiştir. Pek çok yazısında Marx, Smith ve Ricardo için kapitalizminle beraber ortaya çıkan yeni iş bölümü, farklı sınıfların tahlili gibi analizleri benden önce bunlar yapmıştır diye kendinden önceki düşünürlerin hakkını teslim etmiştir. Ancak Marx’ı bu düşünürlerin ötesine taşıyan şey: Üretim ilişkileri ve üretici güçler arasındaki çelişkiye vurgu yapmasıdır ve bu çelişkiler hangi dinamikler tarafından gerçekleşiyor sorusunu sorup cevaplamasıdır. Siyasal iktisat geleneğinin düşünürleri bu duruma vurgu yapmazken, Marx bu durumun altını çiziyor.

Burada Marx, bu sürecin doğal bir süreç olarak ortaya konulmasına karşı çıkıyor. Oysa kapitalizmin krizleri de buna dahil, kapitalizmin yapısal bir sorunu olduğunu, kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla kapitalizm ve onun ortaya çıkardığı gerçeklik nedeniyle, emekçi belli bir ücret karşılığında emeğini satar değil, satmak zorunda kalır. Modern kölelik dediğimiz şey gerçekleşir. Çünkü bu durum emekçinin yaratıcı potansiyelinin açığa çıkmasını, onun kendisini ileriye doğru çok yönlü bir şekilde yeniden üretmesini engellerler.

Günümüzde Marx’ın klasik iktisatçılar ile tartışırken tanımladığı bu köleleşme süreci derinleşerek devam etmektedir. İşçi sınıfının el konulan, burjuvazi tarafından gasp edilen artı-değeri ve bu artı-değerin ortaya çıkardığı birikim, sermaye birikimi haksız bir sürecin sonucudur diye ifade eder Marx.

Adam Smith ve David Ricardo’dan ayıran en önemli yanı bunlardır. Politik ekonominin eleştirisinde kapitalizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin işçi sınıfını çok derin bir sömürüye tabi tuttuğunu söylerken, diğer taraftan ise işçi sınıfının kapitalizmi yıkma konusunda da günün sonunda bir durumun açığa çıktığını, kapitalizmin kendi mezar kazıcılarını yarattığını ifade ediyor. Tabi burada işçi sınıfı üretimden gelen kollektif ve kitlesel eylem gücünü kullanırsa kapitalizmin bir devrim sonucu ortadan kalkacağını söylüyor. Bu bilinçlenme sürecinin mücadele içinde oluşup olgunlaşacağını dile getiriyor Marx.

Yine bunun yanında Alman idealizmi ve onun en büyük temsilcisi olan Hegel’i tamamlamasıdır Marx’ın. Marx kendi bağımsız kuramını oluştururken Hegel’in idealist diyalektiğini eleştirmesi Marx için önemli bir dönüm noktasıdır. Hegel’in idealist diyalektiğinden Marx idealizmi attı. Hegel’e göre tarih kitlelerden, geniş toplumsal kesimlerde ayrı ilerler. Marx ise bunun tam tersini iddia eder, tarihin öznesi insan eylemidir der, insan eylemi ve emeğinin dışında kendine has bir bilincin sürecin olmadığını, tarihi yapanın insan eylemi ve emeği olduğunu söyler.

Hegel ile Marx devlet anlayış konusunda da farklı düşünmektedirler. Hegel devletin varlığında işleyişinde sivil toplumun rolüne değinip bu olguya aşırı vurgu yaparken, Marx ise, devleti burjuvazinin egemen olduğu dönemde onun ayrıcalıklarını koruyan, muhafaza eden, egemen sınıfın hizmetinde olan bir aygıt olduğunu dile getirir.

Dolayısıyla 19.yüzyılın sonlarında Marx’ın gerek klasik iktisatçılar ile gerek Alman idealizmi ile gerek Fransız siyaseti ile yaptığı tartışmalar, bunlara getirdiği eleştiriler günümüzde de hala varlığını ve güncelliğini koruyor. Marx’ın 19.yüzyılda tanımladığı süreç hala devam ediyor. Sömürü, rekabet ve bunların yol açtığı işsizlik, ekonomik-siyasi krizler, ayrımcılık, savaşlar, doğa katliamları vs… bu bitmiş tamamlanmış bir süreç değil. Örneğin Marx’ın yaşadığı 19.yüzyıl dünyasında 15 milyon işçi vardı, günümüz dünyasında ise 3,5 milyara yaklaşan bir işçi sınıfından bahsediyoruz. Marx’ın yaşadığı dünyada insanların çoğu kırlarda yaşıyordu, günümüz dünyasında nüfusun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşıyor. Ve bu şehirlerde yaşayan nüfusun büyük çoğunluğunun emeğini bir ücret karşılığında satmak dışında bir seçeneği yok…

Üretim araçlarına sahip olmayan, bundan uzaklaştırılmış bir dünya nüfusu. Kapitalist üretim ilişkilerinin günümüzde derinleşerek ortaya çıkardığı bu çelişkilere karşı da insanlarda bitti denilen işçi sınıfının da bir tepkisellik, eylemsellik de gelişiyor. Özellikle 2008 krizinden sonra Dünya’nın birçok ülkesinde Mısır’da, Yunanistan’da, Güney Amerika’da, Wall Street’te yani kapitalizmin finansın kalbi olan ABD’de, İngiltere’de büyük kitlesel grevler, ayaklanmalar, protestolar yaşandı işçi sınıfının öncülüğünde.

Marx 19.yüzyılda kapitalist üretim ilişkilerini analiz ederken ortaya o gün koyduğu olgular günümüzde de hala geçerliliğini koruyor. Bir sosyal sınıf üretim araçlarından yoksun bırakılan, mülksüzleştirilen bu sınıf, üretim araçlarını tekelinde tutan, her geçen gün biraz daha zenginleşen bu varlıklı azınlık sınıfa karşı mücadele etmeye devam ediyor, başkaldırıyor, ayaklanıyor. Sanırım Marx, neden ölmüyor derken kastettiğim şey tam olarak bu. İnsanlık eşitlikçi bir topluma ulaşana kadar, Marx ve onun ortaya attığı fikirler de yaşayacaktır.

Kaynak: Siyasihaber

İlginizi çekebilir