LGBTİ+’ların üstüne çöken gölge-5: Millî güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak… Ya sonra?

Geldiğimiz yerde LGBTİ+’ların verdiği selamı karşılıksız bırakmayan, eşitlik mücadelesini talî bir konu olarak görmeyen bir alternatif dışında hiçbir siyasi partinin kötü günleri bitirebilme gücü yok.

LGBTİ+’ların üstüne çöken gölge-5: Millî güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak… Ya sonra?

Yıldız Tar*

LGBTİ+’ların Gezi Parkı direnişinde olmasına şaşıranlara, direnişten çok önce o parkın tuvaletlerinde neler yaptığımı anlatmaktan hiç usanmıyorum. Çünkü, LGBTİ+ meselesi tam olarak burada düğümleniyor. Kendin gibi birine ulaşabilmenin yolu gecelerden, parklardan, hamamlardan, sinemalardan geçerken sana ısrarla ve inatla bir gettoyu işaret edenlere karşı şehrin tamamını talep etmek…

Gezi Parkı direnişi şüphesiz Türkiye tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri. Tam da çözüm sürecinde, silahların sustuğu ve demokratikleşme umudunun yeşerdiği bir dönemde ortaya çıkması da rastlantı değil. Demokrasi cini şişeden çıkmıştı ve ehven-i şer değil tam bir eşitlik ve özgürlük talebi yükseliyordu her kesimden. Ve belki de ilk kez birileri ‘herkes derken LGBTİ+’ları da kastediyordu.

Her ne kadar LGBTİ+ hareketi Gezi’de başlamadıysa da; Gezi, hareketin taleplerinin yaygınlaşması ve toplumsal dayanışmadan alacaklı halinin azalması açısından katalizör işlevi gördü. Gezi öncesinde Ankara, İstanbul, İzmir ve Diyarbakır hattında yıllardır örgütlü olan LGBTİ+ hareketi bir yandan Antalya, Adana gibi şehirlerde de örgütleniyordu. Gezi ile birlikte LGBTİ+ örgütlülüğü ülkenin neredeyse her şehrinde parklardan, çarklardan sokaklara taştı. Gezi, toprağın altındaki can sularının birleşerek derelere ve nehirlere dönüşmesiydi.

2013’te yüz bin kişinin yürüdüğü İstanbul Onur Yürüyüşü, 2014’te 40 şehre yayılan Homofobi Karşıtı Buluşmalar, 2015’de LGBTİ+’ların 25 şehirde örgütlü olarak alana çıkması gibi gelişmeler; 90’lardaki ev buluşmalarından gelinen aşamayı gösteriyordu.

AKP’nin eşitlik ve özgürlük mücadelesine tepkisi gecikmedi. Hastalık ve günah ikiliğinin dışında yeni bir hat inşa etmeye başladı iktidar partisi. Belki de 2005 ve 2006’da LGBTİ+ derneklerine açılan kapatılma davalarını hatırladı. Artık, sadece hedef göstermek yetmezdi. Bürokratik mekanizmalarla yasakların devreye sokulması gerekiyordu ve nitekim öyle de oldu.

SPoD LGBTİ+’nın “Meclis’te LGBTİ+” diyerek çıktığı siyasi temsil mücadelesi Anayasa kampanyası döneminin temaslarını bir adım ileri taşımayı hedefliyordu. LGBTİ+ aktivistleri çok doğal olarak kendi siyasi görüşlerine uygun gördükleri partilerden aday olma, siyasete katılma mücadelesi yürütmeye başladı. 90’larda ÖDP’deki adaylığın ardından yeniden seçim ve meclis siyaseti denemesi başlamıştı.

Bir yandan da LGBTİ+ aktivistleri özellikle CHP ve HDP içerisinde örgütleniyor, HDK LGBTİ+ Meclisi ile başlayan süreç HDP içerisinde komisyon kurma girişimlerine dönüşüyordu. Hareket; belki de hiç olmadığı kadar siyasi partiler üzerinden siyaseti tartıştığı bir dönemden geçiyordu. O güne kadar her daim çeşitli siyasi partilerde örgütlü LGBTİ+’lar olsa da seçim gündemi ilk kez bu kadar hareketin içindeydi.

7 Haziran seçimleri gelip dayandığında ve AKP çoğunluğu kaybettiğinde artık LGBTİ+ hareketi için de yeni bir dönem başlayacaktı. Ancak bu yeni dönem beklenildiği gibi olmadı.

AKP, seçim öncesinde artık LGBTİ+ politikasını belirlemişti. Her ne kadar, Beyoğlu’nda dağıttığı seçim broşürlerinde Onur Yürüyüşü’nden fotoğraflar “yaşam tarzına müdahale edilmediği” iddiasıyla yer alsa da; artık isimle sayılamayacak kadar çok AKP’li siyasetçi ve bürokrat LGBTİ+’ları hedef göstermeye başlamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz eşcinsel aday göstermeyiz” tonunda ilerlerken Başbakan Davutoğlu açıkça, “Lut kavminden” dem vuruyordu. Siyaset sıraya girmiş ve toplumu hizaya çekme derdine düşmüştü.

İleride AKP-MHP ittifakının anahtar kelimelerine dönüşecek “Lut kavmi”, “Sapkınlık”, “Cinsiyetsizleştirme projesi”, “Aile düşmanları”, “Batı’nın sapkınlığı”, “Çocuklarımıza kötü örnek oluyorlar” cümleleri üst düzey siyasetçilerin dilinde ve gazetelerin sayfalarında baş sıralardaydı artık.

Bu dönem bir yandan AKP’nin LGBTİ+ haklarını savunan siyasî rakiplerine saldırmak için kurulduğu günden beri kazanda kaynattığı stratejisini sosyeteye takdim dönemidir: “Bunlar sapkınları savunuyorlar!”

İktidar partisinin bu stratejisinin 7 Haziran seçimlerinde hezimetle sonuçlanmasının hemen ardından ilk işi, broşüründe yazdığının aksine İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne saldırmak oldu. Tüm gün süren polis saldırısında gözünü kaybedenler, ağır yaralananlar oldu. Gezi’nin hayaletiyle kavgaya tutuşan iktidar Beyoğlu’nu kana bulamış ve LGBTİ+ düşmanlığıyla şekillendirdiği yeni oyununu sahneye koymaya başlamıştı…

YASAKLAR VE AKP-MHP İTTİFAKININ ÖZEL HARP DAİRELERİ

Önceki yazıda cinsellik bürokratlarını anlatırken başvurduğumuz Gregory Woods’un ‘Homintern’ kitabı bu kadarla sınırlı kalmıyor. Woods, tasnif hezeyanlarının ve patolojize etmenin ne zaman ve nasıl ulusal güvenlik sorunu olarak homoseksüelliğe dönüştüğünü anlatıyor kitabın ilerleyen sayfalarında.

1900’lerde beynelmilel bir homoseksüel komplonun peşine düşen devletler; yarattıkları paranoya ortamı ile hakikati büküyor ve kamu düzenine tehdit oluşturan gizli bir örgüt olarak homoseksüelliğe karşı mücadeleye girişiyordu. Homofobi, Almanya’da Anti-Semitizm ile ittifaka soyunuyor, soykırıma varıyordu. Homoseksüellerin iktidarı ele geçireceği paranoyası 1950’de ABD’yi esir alıyor ve Senato “Homoseksüellerin ve Diğer Cinsel Sapkınların İstihdamı” başlıklı bir belgeyle fişleme ile işten atma operasyonuna girişiyordu. Gerekçe ise, “Homoseksüellerin kendi kötü ahlaklarının doğası gereği kötücül, gizemli ve etkin bir Enternasyonel’e ait olmaları” idi. LGBTİ+’ların doğal gizli ajanlardan kamusal hayatı istila eden sapkınlara dönüştürülmesi sağ ve sol ayırmadan Soğuk Savaş’ın aktörlerini birleştiriyor; ABD homoseksüelleri hükümetten temizleme operasyonunda anti-komünizm ile homofobiyi birleştirirken, Sovyet Rusya “kapitalizmin oyunu”, “eşcinsel propaganda” ve “burjuva kültürü” diyerek Gulaglar’da sürgünlere yolluyordu.

Psikolojinin hastalaştırarak başlattığı mekanizmaların siyaset ve hukuka sirayet etmesi gibi; AKP’nin hastalık ve günah ile başlattığı LGBTİ+ düşmanlığı da 2015’ten sonra dallanıp budaklanarak aile düşmanlığı, din, Batı özentiliği, çocuk istismarı ve suç eksenlerinde artık devlet politikasına dönüşür. 2015’te başlayan Osmanlı çınarı etrafında yeniden inşa sürecinin kurucu unsurlarından olan LGBTİ+ düşmanlığı bir yandan “millî güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak” gerekçeleriyle yürüyüşlerin neredeyse her şehirde yasaklanması ile kendini gösterirken; diğer yandan artık LGBTİ+’lara karşı ilan edilen ideolojik savaşın bir harp dairesi vardır: Hükümet medyası.

Bürokratların yasaklarla, yargının yasaklara karşı açılan davaları sündürerek ve uzatarak, medyanın neredeyse her gün LGBTİ+’ları hedef göstererek yürüttüğü bu ideolojik savaşın ideolojik arka planını uygulayan operasyonel gücü ise bütün imkanlarıyla kamuya dönüşür yıllar içerisinde.

Son yıllarda valilik ve kaymakamlıkların yasak kararlarının yanı sıra, üst düzey kamu görevlilerinin LGBTİ+’ları hedef gösteren açıklama ve uygulamaları sistematikleşti. Korona virüsü pandemisinin ilk günlerinde milli eğitim müdürlerinin talimatıyla okul müdürleri tarafından karantina günlerinde online eğitimi sürdürmek için kurulan WhatsApp gruplarında LGBTİ+’ları hedef gösteren mesajlar paylaşılması, Netflix’te olmayan bir eşcinsel karakter üzerinden sosyal medyada nefret kampanyaları ve RTÜK Başkanı’nın ayrımcı açıklaması ve Diyanet’in nefret hutbesi ile ardından çok sayıda bakanın nefrete sahip çıkması süreci Onur Haftası’na da sıçradı. Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) artık olağanlaşan nefretini sürdürdü. İhvan’ın İstanbul’daki TV kanalından “eşcinselleri öldürün” çağrısı yapıldı. Ticaret Bakanlığı, e-ticaret sitelerinde içinde LGBTİ+ geçen ya da gökkuşağı olan ürünleri sansürledi. LGBTİ+ düşmanı nefret kampanyaları Boğaziçi direnişini de hedef aldı. Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü bir gece yarısı kararıyla kapatıldı. Polis adeta gökkuşağı avına çıktı. Onlarca LGBTİ+ arkadaşımız Boğaziçi direnişinde, İstanbul Sözleşmesi eylemlerinde, 8 Mart eylemlerinde gözaltına alındı. Gözaltında işkenceye, nefret söylemine ve tecavüz tehdidine maruz bırakıldı. İstanbul’da, Kürt trans+’lar eylem sonrası sokak ortasında işkenceyle gözaltına alındı. Bayram Sokak’taki seks işçisi trans kadınlar bu süreçte pandemi bahanesiyle evlerinden edildi, çalışma haklarından mahrum bırakıldılar. Neredeyse her şehirde 8 Mart eylemlerinde polis LGBTİ+ hareketinin bayrak ve sembollerine saldırdı. Polis, gökkuşağı bayraklarını alana sokmamak adına adeta “bayrak kapmaca” oynuyordu! Bütün bunlar pandemi sürerken LGBTİ+’lara nefretin sadece küçük bir bölümü… Ve bütün bunlar devletin LGBTİ+’lara açtığı savaşın görünen yüzleri…

Görünmezleştirilen ise LGBTİ+’lara açılan savaşın etkileri. Diyanet’in LGBTİ+’ları ve HIV’le yaşayanları hedef gösteren nefret hutbesinin ardından cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılık ve şiddet vakalarında yüzde yüz artış yaşandı. LGBTİ+’lara ev içi şiddet arttı. LGBTİ+’lar duygusal şiddet, ekonomik şiddet, sözlü şiddet, fiziksel şiddet, cinsel şiddet ve siber şiddet de dahil her türlü şiddetin hedefindeydi. Pandemide evde kalma ihtimali olmayan ya da evde kaldığında aile fertleri tarafından şiddet görme ihtimali olan LGBTİ+’lar açısından yeni sorunlar ortaya çıktı. Şiddet riskinin yanı sıra, sağlık hakkına erişimde ayrımcılık pandemi günlerinde daha hayati bir konu haline gelirken; geçiş ya da uyum sürecindeki transların hastanelere gidememeleri ve süreçlerine dair adımları ertelemek zorunda kalmaları, HIV’le yaşayan LGBTİ+’ların hastane kontrollerinin aksamak zorunda kalması ve halihazırda sağlık hakkına erişimde sorunlar yaşayan mülteci LGBTİ+’ların karantina imkanı dahi bulamaması önemli sorunlar yarattı. İstihdamda ayrımcılığı en yoğun yaşayan gruplardan LGBTİ+’lar; işini kaybetme korkusu, işsizlik ve gelir kaybı ile karşı karşıya. Sosyal güvenceleri olmayan seks işçisi LGBTİ+’lar maddi gelir kaybını en yoğun şekilde yaşıyor. Bir yanda korona virüsü diğer yanda gelir kaybı bir cendere yaratıyor. Hizmet ve eğlence sektörünün neredeyse durmasından en çok etkilenen grupların başında da yine LGBTİ+’lar geliyor. LGBTİ+ işsizliği yüzde 64’e ulaşmış durumda! LGBTİ+ işçiler ayrımcılık, dışlama, aşağılama, dedikodu ve nefret söylemiyle karşılaşıyor. İşini kaybetme ve daha ağır bedeller ödeme korkusuyla haklarını arayamıyor. Devlet eliyle kışkırtılan ayrımcılık işyerlerine de yansıyor. LGBTİ+’ların ekonomik ve sosyal hakları ise maalesef sendikaların önceliği değil. LGBTİ+’ları hedef alan nefret suçları linç niteliğinde: Nefret suçları kamusal alanlarda, görgü tanıklarının gözü önünde işleniyor. Polis ise pek çok vakaya kayıtsız ya da küçümseyici yaklaşıyor. Ve nefret suçlarının temelinde eşitsizlik yatıyor! Dahası, LGBTİ+’lara işkence ve kötü muamele artıyor.

YA SONRA?

LGBTİ+ yasakları artık o kadar belirleyicidir ki, 2017’de Ankara’da ilan edilen yasak kararı toplu bir karardır. LGBTİ+’larla ilgili her şey yasaktır. Hem de sonsuza kadar. OHAL’in bile üçer aylık aralarla ilan edildiği bir düzlemde süresiz yasak kararı bir hukuk garabeti olduğu kadar, bürokratlar eliyle AKP-MHP ittifakının meseleyi ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. Yeri geldiğinde Diyanet, yeri geldiğinde İçişleri, Milli Eğitim ve hatta Ticaret Bakanlığı’nı devreye sokan iktidarın düşmanlaştırma siyaseti toplumda bir tehdit algısı yaratmanın ötesinde tuhaf bir durum da yaratıyor. LGBTİ+’ları toplumsal olanın dışında göstermenin ötesine geçen iktidar, bir yandan da kirli bir pazarlığa davet ediyor kendisine muhalif özneleri: LGBTİ+’larla arana mesafe koyarsan, sana bulaşmam…

Dizinin sonunda bu mesafeyi konuşmak önem kazanıyor. İktidarın dört başı mamur, senelere uzanan bir düşmanlık siyaseti varken; muhalefetin siyasetsizliği bir tür görünmezlik asimetrisi yaratıyor. İktidar bir yandan toplum mühendisliğine soyunarak, LGBTİ+ hareketinin 30 yıldan uzun süredir mücadele ederek yarattığı toplumsal dönüşümü engellemek isterken; diğer yandan heteroseksizm ve ikili cinsiyet rejimi; cinsiyetçilik, ırkçılık, mezhepçilik, yaşçılık, sağlamcılık gibi diğer ayrımcılık biçimleriyle ittifaklar kuruyor.

Bu ittifaklara karşı durabilmenin yolu ise önce asimetriyi yıkmaktan geçiyor. LGBTİ+ realitesini tanımadan, eşitliği savunmadan ve en önemlisi meselenin dünden bugüne uzanan siyasal boyutlarını kavramadan ilerlemek mümkün değil.

Ekonomik krizle gelen AKP’nin ekonomik krizle gideceği konuşuluyor. Günler ne getirir bilinmez. Ama geldiğimiz yerde LGBTİ+’ların verdiği selamı karşılıksız bırakmayan, eşitlik ve özgürlük mücadelesini talî bir konu olarak görmeyen bir alternatif dışında hiçbir siyasi partinin kötü günleri bitirebilme gücü yok. Zira artık LGBTİ+ meselesi toplumsalın da siyasalın da aslî ve kurucu bir meselesidir. Sorunu LGBTİ+’lar olarak gören zihniyete karşı, sorunu eşitsizlikte arayanların cesaret ve umuduna hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var.

Cumhur İttifakı’nın kökleriyle can suyumuzu emen, gölgesiyle güneşimizi kesen Osmanlıcı çınarına karşı; meşesiyle kavağıyla bir orman gibi kardeşçesine yaşamı örmek ne geleceğin ne de seçimlerin meselesi. Güneşli günleri görmek, o günlerin hayalini umudun ve birlikte yaşamın pınarlarıyla sulamaktan geçiyor. LGBTİ+’ların üzerine çöken gölgeyi aralamak ise, o güneşli günlerin ön koşulu…

*Gazeteci, LGBTİ+ aktivisti.

İlginizi çekebilir