Lev Troçki sürgünde yaşadığı Meksika’da öldürüldü

Sovyet devriminin önderlerinden Leon (Lev) Troçki, sürgünde yaşadığı Meksika’da 20 Ağustos 1940’da Stalin’in bir ajanı tarafından öldürüldü.

1917 Devrimi’nde ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasında rol oynayan figürlerden Troçki, Josef Stalin ile girdiği mücadeleyi kaybedince, karşı devrimcilik yapmakla suçlanarak sürgün edilmiş, 1929 — 1933 yılları arasında İstanbul Büyükada’da yaşamıştı.1929’da Sovyet vatandaşlığından çıkarılan Troçki, yaşamının son yıllarını Meksika’da geçirmiş ve burada İspanyol komünist ve aynı zamanda Rus ajanı olan Ramon Mercader tarafından buz baltasıyla öldürülmüştü. 

Sputniknews’in haberine göreLev Troçki’nin öldürüldüğü buz baltasının Washington Uluslararası Casusluk Müzesi’nin önümüzdeki yıl (2018) açılacak yeni binasında sergilenmeye başlanacak. Cinayetin işlendiği balta 1940’ta polisin düzenlediği basın toplantısında gösterilmiş, ardından birkaç yıl Meksika polisinin delil deposunda tutulmuştu. Baltayı gelecek nesiller için muhafaza etmek isteyen gizli polis görevlisi Alfredo Salas, onu alarak kızına emanet etti. Salas’ın kızı, baltayı 40 yıl boyunca yatağının altında sakladıktan sonra 2005’te satışa çıkardı.​Troçki’nin torunu Esteban Volkov, Salas’ın baltayı Troçki’nin öldürüldüğü ve müzeye dönüştürülen eve bağışlamasını istedi. Fakat elindeki baltadan gelir elde etmek isteyen Salas, onu Kit Melton adlı ABD’li özel bir koleksiyoncuya sattı. Aynı zamanda Washington’daki Uluslararası Casusluk Müzesi’nin kurucularından biri olan Melton, Troçki cinayetinin işlendiği buz baltasını 40 yıldır aradığını açıkladı. ABD’li koleksiyoncu, baltanın orijinal olup olmadığını birkaç yöntemle araştırdığını, baltanın üzerinde üreticisi Werkgen Fulpmes şirketinin mührünün ve katilin parmak izinin bulunduğunu aktardı. 

Yeniyol dergisinde çıkan  ”Troçki’nin Düşüncesinin Ana Başlıkları” ve Teori ve Politika dergisinde Nevzat Yaşar’ın kaleme aldığı ”Ekim Devriminin Yolundan Yolun Ayrımına: Troçki” yazılarını Özgür Denizli okurları ile paylaşıyoruz.

***

Troçki’nin Düşüncesinin Ana Başlıkları

I. Sürekli devrim

Troçki, Sürekli Devrim kuramını 1905 devriminin ardından, 1906 yılında hapishanede yazdığı “Sonuçlar ve Olasılıklar” kitabında geliştirmiştir. Yaşamının sonuna kadar da sürekli devrim kuramını savunup Stalinist tahrifata karşı mücadelesinde geliştirdi. Büyükada’da yazdığı “Sürekli Devrim”, ünlü “Rus devriminin üç anlayışı”makalesi ve Çin devrimi üzerine oldukça hacimli yazıları teorisinin gelişimini gözler önüne serer.

1900’lerin başlarında hemen tüm Marksistlerde egemen olan düşünce Rusya gibi geri bir ülkede proletaryanın çok zayıf olmasından dolayı gelişecek bir devrimin niteliği itibarı ile burjuva bir devrim olacağı ve proletarya ve sosyal demokratların bu devrimi sürükleseler bile derhal sosyalist bir devrim yapamayacakları hatta iktidarın Çarlıktan alınıp liberal burjuvalara verilmesi gerektiği yönünde idi. Bu anlamda da devrim iki aşamada değerlendirilmekteydi: önce burjuva demokratik devrim, daha sonra sosyalist devrim.

Troçki bu şemaya karşı çıktı. Ona göre liberal burjuvazi Rusya’da burjuva görevleri bile gerçekleştirebilecek durumda değildi. Bu nedenle proletaryanın önderliğindeki devrim, burjuvazi ile hiç bir şekilde ittifaka gitmeden, kendisine “ilerici”, “milli” burjuva müttefikler aramadan, kesintisiz biçimde sosyalist görevleri gerçekleştirebilir, hatta ancak bir sosyalist devrim burjuva demokratik görevleri (toprak devrimi, demokratik özgürlükler, ulusal kurtuluş) hayata geçirebilirdi. Bu görüş dönemim ortodoks Marksistlere oldukça yabancıydı. Gerek Bolşevikler ve gerekse de Menşevikler bu görüşe uzak durmaktaydılar. Lenin “İki Taktik” adlı eserinde iki aşamalı devrimi savunmaya devam ediyor, proletarya ile köylülüğün demokratik diktatörlüğü sloganını ileri sürüyordu. Troçki için ise bu yanlış bir slogandı. Zira köylülük gibi örgütlenmesi hemen hemen imkansız ve heterojen bir sınıfın proletarya ile birlikte iktidar olması yanlıştı. Proletarya köylülüğü mutlaka kazanmalı ve onu ardına takarak sosyalist devrimi ve proletarya diktatörlüğünü oluşturmalıydı. Nitekim Lenin daha sonra yazdığı “Nisan Tezleri”nde Troçki’nin bu görüşüyle aynı noktaya geldi.

Troçki sürekli devrim teorisini başlangıçta salt Rusya üzerine odaklanarak geliştirmiştir. Ancak 1927 Çin Devrimi’nin deneyleri ve Stalinist iktidar bloku ile Çin devriminin stratejisi üzerine tartışmaları sonucunda, 1932 yılı sonunda kuramın tüm geri bıraktırılmış ülkelerde geçerli olduğu sonuna varılmış, programatik bir karekter kazanmış ve Uluslararası Sol Muhalefet’in dökümanlarına dökülmüştür. O günden bu yana da sürekli devrim strateji ve taktiği IV.Enternasyonal’in üçüncü dünya ülkelerindeki devrim stratejisini belirlemektedir.

II. Tek ülkede sosyalizme karşı dünya devrimi /enternasyonalizm

Sürekli devrim teorisi ile dünya devrimi kavramı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Yukarıda andığımız “Sonuçlar ve Olasılıklar”ın kaleme alındığı yıllarda egemen Marksist görüş -ki buna Lenin ve Troçki’de sonuna kadar bağlı kalmışlardır- Rusya’da gelişecek bir devrimin Avrupa’daki diğer devrimleri tetikleyeceği, Avrupa’da devrimci dalga gelişmez ise Rus devriminin tek başına ayakta kalmasının oldukça güç olacağı yönündeydi. Bu elbette ki devrim ve sosyalist inşa konusuna enternasyonalist bakışın bir ifadesi sayılmalı. Zira dünyadan yalıtılmış bir şekilde tek bir ülkede sosyalizmin inşa edilmesi mümkün değildir. Diğer bir değişle dünya kapitalim cehenneminin içinde bir vaha gibi sosyalist cenneti kurmak mümkün değildir ve herhangi bir devrimin kaderi de dünya devrimimin gelişimine bağlıdır.

Troçki’nin ifadesi ile “Sosyalist devrim, ulusal zeminde başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanarak son bulur. Böylece sosyalist devrim, kelimenin en geniş ve yeni anlamında sürekli hale gelmektedir. Sosyalist devrim, yeni toplumun bütün gezegenimiz üzerindeki kesin zaferiyle tamamlanabilir ancak.” Bu anamda da “Sovyetler Birliği’nin muazzam önemi, dünya devriminden bağımsız olarak sosyalizmi inşa etme kapasitesinden değil, dünya devriminin temel dayanağı olmasından gelir.”

Bu yüzden de bir sosyalist devrim kendi inşasının temellerini atarken diğer yandan da diğer ülkelerdeki devrimleri kendi devlet çıkarlarını ve dış politikadaki politikalarını gözetmeden desteklemeli, onlarla dayanışmalıdır.

Dünya devrimi yaklaşımı elbette ki tüm ülkelerde birden, aynı anda devrim olacağı anlamına gelmez. Bu saçma bir yaklaşım olur ki, Troçki’nin bazı karşıtları devrimci marksistlerin böylesi bir dünya devrimini savunduklarını iddia edecek kadar saçmalamışlardır. Dünya devrimi üç ayak üzerine düşünülmesi gereken bir süreçtir: Emperyalist ülkelerde sosyalist devrim; geri bıraktırılmış, sömürge, yarı-sömürge ülkelerde sürekli devrim, yozlaşmış işçi devletlerinde politik devrim.

Dünya devrimi anlayışı bir dünya partisi olarak enternasyonali de beraberinde getirir. Emperyalistlerin uluslararası merkezileşmiş örgütlerine karşı işçilerin ve ezilenlerin uluslararası partisi olan enternasyonal koşullar ne kadar kötü olursa olsun ayakta tutulmalıdır. III.Enternasyonal’in yozlaşmasının ardından IV.Enternasyonal’in inşası için Troçki’nin ısrarlı çabasının arkasında bu anlayış yatmaktadır. Enternasyonal asla soyut bir haberleşme aracı değil, politikalara yön verecek somut bir örgütlenmedir.

Stalinist bürokrasi ise salt Sovyetler Birliği sınırları içinde sosyalizme geçilebileceğini ve hatta sosyalizme geçildiğini iddia etmişlerdir. Böylesi bir çarpıtma sonucunda proleter enternasyonalizmi denilen şey bürokrasinin dış politikalarına tabi kılınmış, Stalin Sovyetlerin dış politika manevraları için İspanya, Yunanistan, Fransa, Çin devrimlerini ezme çabası içine girmiş, ilk üçünde de başarılı olmuştur. Meşhur kapitalist ülkelerle sosyalist denilen ülkelerin “barış içinde bir arada yaşama” politikası da bu anlayışın bir ürünüdür.


III. Sovyetler Birliği’nin sınıf karakteri/geçiş toplumu

Sosyalizm eğer dünya çapında gerçekleşecek ise, sosyalist devrimlerden sonra kurulan ülkeleri nasıl tanımlayacağız? Bu tüm devrimci Marksistler için önemli bir tartışma konusudur. Üstelik daha sonraları Çin, Küba devrimleri ve bir devrimden çok 2. Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordu’nun işgali ile oluşan “halk cumhuriyetleri”nin niteliği bu sorunu oldukça karmaşıklaştırmış. Bu nedenle devrimci Marksist saflarda bir çok bölünme yaşanmıştır.

Ekim devrimi ve önderlerinin devrimi, sosyalist devrim ve Sovyetler Birliği’ni de sosyalist olarak tanımlamaları sadece hedefi, sosyalizm hedefini vurgulamak amacıyladır. Oysa yukarıda andığımız gibi Stalin ve ardılları tek bir ülkede sosyalizmin gerçekleşebileceğini öne sürerek, bir süre sonra SB ve benzerlerinin sosyalist ülkeler olduğunu iddia ettiler. Troçki ise devrim sonrası toplumları ister bürokratik yozlaşmaya uğramış isterse sovyet demokrasisinin hakim olduğu toplumlar olsun “geçiş toplumları” olarak adlandırmayı tercih eder. Bunun anlamı devrim sonrası toplumların bir yandan kapitalist kalıntıların varlığını sürdürdüğü, diğer yandan da sosyalist bir toplumun nüvelerinin gelişmekte olduğu ikili bir karaktere sahip olmasıdır.

Burada klasik sosyalist toplum-komünist toplum aşamalarının öncesinde, tek tek ülkelerdeki işçi devletlerinin tarif edilmesi söz konusudur. Burada elbette bir başka gerilim daha vardır. Marksistler sosyalist topluma geçişi daima gelişmiş bir kapitalist ülke çerçevesinde düşünmüşlerdi ve bu anlamda Rus Devrimi deneyi gibi az gelişmiş bir ülkede sosyalist devrim klasik Marksistlerin düşünmedikleri bir olgudur. Troçki Sovyetler Birliği’ni bu tanım çerçevesinde değerlendirip onu sosyalist olarak niteleyenlere karşı durmuş ve Sovyetler Birliği’ni değerlendirirken de geçiş toplumu olarak nitelendirmiştir.

Peki böyle bir toplumun sınıfsal karekteri nedir? Sovyetler Birliği türü bir toplum işçi cumhuriyeti olarak tanımlanır. Burada iktidar sovyet demokrasisi organları olarak sovyetlerdedir ve sosyalist demokrasi ilkeleri hakimdir. İktidar bu anlamda işçi sınıfına aittir ve eski sömürücü sınıflar mülksüzleştirilmektedir, toplumda sosyalist örgütlenme, planlı ekonomi ve mülkiyet ilişkileri filizlenmektedir. Buna karşılık henüz kapitalizmin artıkları tamamen tasfiye edilememiştir. Ve dünya kapitalizminin ortasında da tamamen tasfiye edilemez. O nedenle de para, piyasanın zorlamaları, değer yasalarının hakimiyeti, ücret vb. gibi sorunlar henüz sürmektedir. Ama sovyet deneyi bürokratik bir yozlaşmayla son bulmuştur.

Troçki ve sol muhalefetin bürokratik yozlaşmaya, Stalinist tahrifata karşı mücadelesi içinde Sovyetler Birliği gibi bir geçiş toplumunda sosyalizmin başlıca kaldıracı olması gereken sovyet demokrasisi ilkelerinin çiğnenmesi yeni bir durum doğurdu. Bir yandan kamu mülkiyeti ve planlı ekonomi yürürlükte iken, yani burjuvazi siyasal-ekonomik olarak mülksüzleştirilmişken öbür yandan işçi sınıfı da sovyet demokrasisinin tahrip edilmesiyle siyasal olarak mülksüzleştirilmekteydi. Troçki bu durumda Sovyetler Birliği’ni hala bir işçi devleti olarak ama bürokratik olarak yozlaşmış bir işçi devleti olarak değerlendirmek gerektiğini savunur. Bu anlayışın sonucu olarak da Stalinizme ve bürokratik yozlaşmaya ilişkin tüm eleştirilerine karşın 2.Dünya Savaşı’nda Emperyalistlerin saldırılarına karşı Sovyetler Birliğinin savunulması gerektiğini ileri sürer.

Sovyetler Birliğinin niteliğinin bir diğer boyutu da dünya devrimi içindeki yeridir.

Yukarıda dünya devriminin üç alanından söz etmiştik. Bunlardan birisi de bürokratik işçi devletlerindeki mücadeledir. SB ve benzeri ülkelerin geçiş niteliğinin ve bu ülkelerde bürokrasinin hakim olmasının sonucunda ortaya çıkan durumda bu ülkelerde toplumsal devrim ( toplumsal devrimde üretim tarzı değişir ve iktidar bir sosyal sınıftan diğerine geçer ) değil siyasal devrim ( siyasal devrimde üretim tarzı değişmez ve iktidar bir sosyal tabakadan diğerine geçer ) yani iktidarın bürokrasiden alınarak yeniden emekçilere verilmesi hedefi güdülür. Zira ekim devrimi üretim araçlarını toplumsallaştırmış ancak işçi sınıfı siyasal olarak mülksüzleştirilmiştir.

IV. Bürokrasiye karşı mücadele, sosyalist demokrasi

Sovyetler Birliği’nin sınıfsal niteliği ile sık yapılan bir tartışma da bürokrasinin bir sınıf olup olmadığıdır. Troçki’ye göre bürokrasi ne denli ideolojik ve maddi ayrıcalıklarla, iktidarla donanmış olursa olsun bir sınıf niteliğine sahip değildir. O üretim sürecinde kendine özgü işlevleri ve kökleri olan bir sosyal sınıftan çok, proletaryanın içinden gelişen bir sosyal tabaka veya kast olarak tanımlanabilir.

Yukarıda Stalinizmi aktardığımız bölümde değindiğimiz gibi bürokratik yozlaşmanın toplumsal kökenleri vardır. Sovyet bürokrasisinin iktidarının doğuşu, ne haince bir komplo ne de belli bir sosyo ekonomik yapının otomatik sonucu olarak görülebilir. Bu iki uç arasındaki ilişki bir dizi faktör tarafından oluşturuldu:

– işçilerin öncü kesiminin iç savaş sırasındaki yok oluşu

– dünya devriminin başarısızlığa uğramasının ardından gelen hayal kırıklığı

– genelleşmiş açlık ve sefalet

– proletaryanın siyasi etkinliğini kolaylaştıran yapıların, sovyetlerin zayıflaması

Bu gelişmelere aynı zamanda Bolşevik partinin bir dizi hatası (bu hatalardan Troçki’de ari değildir) da eşlik etmiş, bu hatalar devlet ile partinin özdeşleşmesini ve bürokratlaşmayı kolaylaştırırken aynı zamanda da bürokratlaşmayı frenleyecek önlemleri olanaksızlaştırmıştır:

– Bolşevik partisinde fraksiyonların yasaklanması

– Tek parti ilkesinin yerleşmesi

– Devlet işletmelerinde bireysel üretkenliğe verilen önem

Artık planlı ekonominin genel doğrultusu işçi konseyleri tarafından değil bir avuç bürokrat tarafından saptanıyordu.

Bu verilerin sonucunda bir işçi devletinde bürokratik eğilimin bürokratik yozlaşmaya dönüşmesi ancak üç etkenin bileşimi ile engellenebilir:

– Sosyalist demokrasinin, sovyet demokrasisinin inşası

– Proletaryanın sosyo ekonomik etkinliğinin artması

– Dünya sosyalist devriminin yayılması

Troçki bürokratik yozlaşmayı tespit ettiği andan itibaren bunun panzehiri olarak sovyet demokrasisinin geliştirilmesine ilişkin görüşlerini netleştirdi. Bunun sonucunda önceliğin partiden sovyete geçmesi, sovyet demokrasisine köprü olacak parti içi demokrasi, partide çeşitli eğilimleri ifade eden fraksiyonların meşruluğu, sovyette birden çok partinin meşruiyeti ve temsili gibi konular üzerinde ısrarla durdu. İhanete Uğrayan Devrim’de bunları açıkça belirtir. Dördüncü Enternasyonal’in 11. Dünya Kongresinde (1979) tartışmaya açılan ve 12. Dünya Kongresinde (1985) kabul edilen “Sosyalist Demokrasi ve Proletarya Diktatörlüğü” metni Troçki’nin görüşlerinin sistematize edilerek geliştirilmiş halidir.

V. Faşizme karşı mücadele

Troçki’nin sürgünde olduğu yıllar dünyada çok önemli gelişmeler vardır. Avrupa’da yeni türde bir gericilik dalgası yükselmektedir. Önce İtalya’da iktidara gelen faşizm 30’lu yılların başında Rusya dışında işçi hareketinin, Komünist Partisinin’nin en güçlü olduğu ülke olan Almanya’da da yükselişe geçmiştir. Bu yeni siyasal hareket tüm dünyadaki işçi hareketlerinin aklını karıştırdı ve faşizmin yükselmesiyle birlikte onun ne olduğuna ve onunla nasıl mücadele edileceğine ilişkin tartışmalar da alevlendi. Troçki Almanya’daki yoldaşlarıyla sıkı bir iletişim içindeydi ve faşizme ilişkin yazılarını esas olarak Stalinist çizgideki Alman Komünist Partisi’ni doğru bir mücadele yöntemine ikna etmek üzere yazmıştır.

Troçki’nin faşizm teorisi altı unsurun birliğinden oluşur:

– Faşizmin yükselişi çağdaş kapitalizmin şiddetli bir toplumsal bunalımının ifadesidir. dünya pazarının mevcut rekabet koşullarında doğal yollardan sermaye birikimini sürdürmenin olanaksızlaşmasıyla bağlantılıdır. Faşizm bu krizi çözmenin radikal ve şiddetli bir yolu olarak anlaşılmalıdır.

– Parlamenter demokrasi burjuvazinin iktidarını sürdürmesinin tek yolu değildir. Faşizm parlamenter demokrasinin yine burjuvazinin çıkarları adına lağvedilmesi ve burjuvazinin politik olarak mülksüzleştirilmesi anlamına gelir.

– Devlet gücünün merkezileştirilmesi salt teknik yöntemlerle mümkün değildir. işçi hareketini yıldırmak için çok büyük bir polis devleti için bile çok zordur. O yüzden burjuvazinin işçi hareketini sokakta yenecek bir kitlesel harekete ihtiyacı vardır.

– Böylesi bir hareket ancak küçük burjuva tabanına dayanarak yükselebilir. bu hareket bağımsız bir gelişim gösterse de iktidara el koyabilmek için tekelci sermayenin önemli kesimlerinin mali ve politik desteğine ihtiyaç duyacaktır.

– Faşizm işçi hareketini en ufak kurumalarına kadar dağıtmak, sonuna kadar ezmek durumundadır. işçi hareketi faşizm iktidara gelmeden önce kırılmalı ve geri püskürtülmelidir. Zira faşizm ve işçi hareketinin yükselişinde bir tür denge vardır. iki taraf ta kazanma şansına sahiptir.

– Faşizm işçi hareketini ezmeyi başarırsa görevini yapmış demektir. bundan sonra faşist hareket bürokratlaştırılır ve burjuva devlet aygıtı içinde eritilir.

Bu dönemde III.Enternasyonal ve Alman KP’si “üçüncü dönem” denilen bir politikayı izlemekteydiler. Buna göre artık sosyal demokrasi ile faşizm aynı madalyonun iki yüzüydüler. Buradan da “sosyal faşizm” terimini türettiler. Böylece faşizm büyük adımlarla ilerlerken dünyanın en güçlü işçi sınıfı faşizme karşı ortak mücadele vermek yerine ikiye bölünerek birbiriyle uğraştı. Elbette ki sosyal demokrat bürokratlarla bir işbirliği süz konusu olamazdı ama tabanda aynı fabrikada çalışan işçiler ortak komitelerde faşiştlere karşı mücadele edip faşizmin ilerleyişini durdurabilirlerdi. Troçki bu politikayı “birleşik işçi cephesi” olarak adlandırmakta ve Alman işçilerine reformist ve Stalinist önderliklerin oyunlarına karşı gelerek faşizme karşı yan yana gelmeyi önermekteydi. Stalinistler bu politikaya şiddetle karşı çıkmalarına rağmen Hitler iktidara gelip iş işten geçtikten sonra kendilerinin birleşik cephe olarak adlandırdıkları Halk Cephesi politikasına çark ettiler.

VI. Halk cephesine karşı birleşik işçi cephesi

Troçki birleşik işçi cephesi taktiğini faşizme karşı mücadele zemininde savunurken, Stalinistler birçok Avrupa ülkesinde yeni bir yöneliş içerisindeydiler: halk cepheleri kurmak. Fransa’da, İspanya’da sosyalist, sosyal demokrat partilerle faşizme karşı halk güçlerini birleştirmek adına kurulan halk cephelerinin birleşik işçi cephesinden temel bir farkı vardır. Birleşik işçi cephesi sınıfın hareketliliğini daha ileri götürmek, devrimci koşullara doğru sıçratmak için, sınıfın en geniş birliğini öne çıkartırken, halk cepheleri sınıfın devrimci potansiyelini, yükselişini gemlemek onu düzen sınırlarına çekmek işlevini görmektedir.

Bu anlamda da aşağı yukarı benzer güçlerle yapılmalarına rağmen ilki devrimci bir işleve sahip iken ikincisi reformist karekterdedir. Örneğin Fransa’da gerçekleşen Halk Cephesi (1936) devrimci yükseliş koşullarında işçi sınıfını rejimin korunmasının kuyruğuna takmış, İspanya Devrimi’nde (1936-39) devrimi devrimci güçleri (Troçki’nin özellikle ilgilendiği güç POUM’dur) sosyalistlerin ve Stalinistlerin ardına takarak faşizme karşı mücadele adına devrimi salt cumhuriyeti savunmak konumuna indirgemiştir. İspanya’da POUM’un durumu ilginçtir. O dönem III.Enternasyonal partilerinin dışında olan ve Uluslararası Sol Muhalefet’in İspanya ayağı ile başka bir merkezci partinin birleşmes,nden oluşan POUM Troçki’nin politikalarına en yakın partilerden biriydi. Anacak POUM önderliğinin Halk Cephesi hükümetini desteklemesi Troçki ile aralarında ciddi tartışmalara ve zamanla POUM’un merkezci bir parti olarak Uluslararası Sol Muhalefet’ten tamamen kopmasına yol açmıştır. Troçki’nin İspanyol Devrimi üzerine geniş hacimli yazılarının ve mektuplarının çoğu POUM’un politikalarının değerlendirilmesine ayrılmıştır.

VII. Sosyalist inşa sorunları

Sovyet ekonomisinin sosyalist ekonominin inşası Sovyetler birliğindeki iç tartışmaların önemli bir kutbunu oluşturuyor. Bürokrasinin bir tehlike olarak geri plana itilmesinde önemli ayaklardan birisinin sovyet ekonomisinde işçi sınıfının etkinliğin artması olarak konulduğunu yukarıda belirtmiştik.

Sovyetler Birliği’nde sosyalist inşa birkaç ana dönemeçte değerlendirilebilir. İlk olarak kamulaştırma ve savaş ekonomisi dönemi, ikincisi NEP dönemi (“Yeni Ekonomik Politika” ), üçüncüsü de 1929-33 yılları arasındaki maceracılık ve köyde toplu kolektifleştirme.

Troçki’nin bu faklı dönemlerdeki görüşleri yer yer değişmişse de 1926-27 yıllarındaki birleşik muhalefetin alternatif stratejisine genel olarak bağlı kalmıştır.

– Sosyalizmin tek ülkede gerçekleştirilmesi mümkün değildir. SB dünya pazarının etkisi altında kalmak durumundadır.

– Sosyalimin inşasını başlatmak, ülkenin sanayileşmesini arttırmak modernleştirmek ve toplumsal karşıtlık ve eşitsizlikleri giderek azaltmak gerekir.

– Bu anlamda proletaryanın ağırlığının artması, kıtsak kesim ve kent, endüstri ve tarım, işçi sınıfı ve köylüler, devlet yöneticileri ve toplum arasındaki ilişkiler zaman içinde değişmelidir. işçilerin işyeri yönetimine katılmaları zorunludur. Bunun için işçi sınıfı ile köylüler arasındaki cephe sağlamlaştırılmalı, köylülerin zengin ve fakir olarak kutuplaşması engellenip, zengin köylülerin tarımdan elde ettikleri değer azaltılmalıdır.

Böylece Troçki üçlü bir kutulaşma koymaktadır: bir yanda küçük burjuva, kapitalizm-öncesi güçler, yarı kapitalist güçler, öbür yanda proletarya ve yarı proleter güçler ve son kutup olarak da bir anti-kapitalist bir anti sosyalist yöne savrulan ve bağımsızlaşan bürokratik kast.

Ancak sosyalist inşa sürecinde Troçki’nin müdahaleleri dönemin karakteri anlaşılmadan kavranılamaz. Troçki sovyet demokrasisinin eşlik ettiği toplumsal zıtlıkların zaman içinde çözüleceği dengeli bir sanayileşme önermekteydi. Buna karşın bürokrasinin politikası bir dönem NEP ayrıcalıklarının korunduğu zengin köylülüğe prim verilen sanayileşmenin geri plana itilmesi, ardından bürokarsinin kararlarının belirleyici olduğu hızlı sanayileşme ve köyde neredeyse bir iç savaş yol açan maceracı kolektifleştirme kampanyası. Stalin bir dönem sanayileşmeye karşıydı ve sanayileşme önerisi “Troçkizm” olarak görülüyordu. Daha sonra hızlı sanayileşmeci ve kolektifleştirmeci kesildi ki bu uygulamada hiç bir şekilde sovyet demokrasisi gözetilmeden maceracı, idari ve terörist bir hat izlendi. Troçki’nin görüşleri en iyi şu alıntıda özetlenebilir: “Ekonominin geçiş dönemine uygun gelişmesi ancak üç unsurun, yani devlet planlaması, pazar sistemi ve sovyet demokrasisinin birbiri ile ilişkisi içinde gerçekleştirilebilir.”

VIII. Ulusal sorun

Ulusal sorun tüm Marksistler için sorunlu bir konu olmuştur. II.Enternasyonal partileri döneminde özellikle Polonya ve Yahudi sorunu çerçevesinde gündeme gelen ulusal sorun Ekim Devrimi sonrasında Bolşevikler için hayati tartışmalar yol açtı. Zira uluslar hapishanesi olan çarığın dağılması ulusal sorunu tüm aciliyeti ile Bolşeviklerin önüne çıkarttı. Ilk büyük tartışma Lenin’in yaşamının son günlerine gelen Gürcistan konusundaki anlaşmazlık oldu. 12. Kongre’de partide büyük Rus şovenizmi ile ezilen ulusların milliyetçiliği aynı kefeye kondu. Ki bu ilkesel olarak yanlış bir tutumdur.

Bir enternasyonalist her türden milliyetçiliğe karşı çıkmak zorunda ise de, ezilen ulusun milliyetçiliği ezen ulusun milliyetçiliği ile aynı kaba konulamaz. Ama buna rağmen sovyetlerde büyük Rus şovenizmi ağır bastı milliyetçiliğe karşı durmak adına ezilen ulusların ulusal talepleri reddedildi ve bu doğal olarak Rus şovenizmine yaradı. 1939’da Ukrayna’nın bağımsızlığını savundauğu makalesinde Troçki, Ekim Devrimi sonrası kurulan devletin ulusal sorunu çözmeyi başaramadığını belirtir. Aynı soruna daha sonra İspanya, Balkanlar bağlamında ve Güney Afrika’daki ve ABD’deki siyahların mücadelesi bağlamında değindi. “…başarılı bir devrimin, sadece sınıflar arsındaki güç ilişkisini değil, ırklar arasındaki ilişkiyi de radikal biçimde değiştirmesi ve siyahların nüfus içindeki oranlarına uygun şekilde devlet içindeki yerlerini güvence altına alması oranında, Güney Afrika’daki sosyal devrim, ulusal karaktere bürünecektir.” “Devrimcilerin işleyebileceği en büyük suç, beyazların önyargı ve çıkarlarına çok ufak da olsa taviz vermektir. şovenizm şeytanına küçük parmağını veren kaybolmuş demektir.”şeklindeki uyarısı bugün için de geçerlidir.

İspanya Katalan sorununda ise komünistlerin Katalonya halkının İberya Federasyonu’ndan özgür ve demokratik bir biçimde ayrılma hakkı da dahil olmak üzere kendi kaderini tayin hakkının savunmaları gerektiğini belirtirken aynı zamanda bunun komünistlerin böyle bir ayrılmadan yana olmaları anlamına gelmediğini belirtmiştir.

IX. Proletarya kültürü

Sosyalizmin inşa süreci aynı zamanda bir kültürel atılım dönemi olmuştur. Yeni bir toplum yaratılıyordu ve bu yaratıma bir kültürel patlama eşlik etmekteydi. Ama aynı dönemde bir proleter kültür yaratma hareketi de gelişmeye başladı ve bu gelişime devlet aygıtı da geniş ölçüde destek vermektedir. Troçki bu akıma “proleter kültür” mitini reddederek karşılık verdi ki bu tutumu Lenin de paylaşmaktadır.

Proletarya, burjuva toplumunda ezilen ve kapitalizm ile sosyalizm arasındaki geçiş döneminde kültürel olarak az gelişmiş bir sınıftı. Bu yüzden de, proletarya diktatörlüğü altında, proleter bir kültür geliştirilmesi görevini üstlenmesi mümkün değildir. Geçiş döneminde saf bir proleter kültür ve edebiyatın varolması mümkün değildir. Asıl görevi, yüzyılları birikimi olan burjuva kültürün ve daha önceki kültürlerin değerli yönlerini devralmaktır. Bu süreç gelecekteki sosyalist kültürün ilk unsurlarını da ortaya çıkaracaktır. Büyük bir sosyalist kültür oluşacaktır ama proleter kültürü yoktur.

Kaynak: Yeniyol

***

Ekim Devriminin Yolundan Yolun Ayrımına: Troçki

Nevzat Yaşar

“Bilmek, ‘sağlıklı insan aklı’ ile algılanan gerçeklerin hiç de güvenilir olmadığını anlamakla başlar” K. Marx

Bazı eylemler ve onlara kaynaklık eden fikirler, gelişmelerin yaşandığı an’dakinden daha etkili olduklarını, tarihin ilerleyişi (zaman) içinde kanıtlar. Süreçlerin sonuçlarını görerek değerlendirmeler yapma şansı olmayan özneleri, sürecin sonunda yerli yerlerine koyarak tarihe kaydetmek ve onlardan dersler çıkarmak, her zaman objektif olmayı gerektirir. Aksi taktirde “Sezar’ın hakkı Sezar’a” verilemediği gibi, değerlendirmelerin kendisi de “sakatlıkla” malul olur.

Tarihsel sorunlarda, yol ayrımları ve kilometre taşları üzerine bugünden yöneltilen dikkat, post fectum nitelikten dolayı olguları nesnel bütünlüğü içinde değerlendirmemize imkan verir. Kuşkusuz, yapılan bu değerlendirmeler, okullu geleneklerin gölgesinde kalmadığı ölçüde bir objektiflik kazanabilir. Yoksa yazılanlar, var olan “kargaşa” içinde ayrıntıların yeni bir tekrarı olmaktan öteye geçemez.

Bu yazıda, sorunun ‘bilinen’ ama bilindiği ölçüde anlaşılmayan bir boyutunu ele almaya çalışacağız. Bilinen diyorum; zira herkes sosyalizm tarihini kendisince ‘biliyor’. Ancak bu ‘biliniyor’ olma, tarihi gerçek anlamda anlaşılır kılmıyor, kılamıyor. Her şeye rağmen süreç, bütün geleneklerce, yeniden incelenerek anlaşılmaya muhtaç durumdadır. Sürecin birçok sorunu yaşanıldığı an’da kalmadı. Sorunlar, tartışılarak günümüze kadar geldiği gibi, tarihin ilerleyişi içinde defalarca yolumuza çıkacaktır. Troçki’nin siyasal düşünceleri ve pratiğinin (ardıllarını da içine alarak) halen tartışılıyor olmasının bir nedeni de budur.

Gerek Troçki ve onun başında bulunduğu gelenek, gerekse de Troçki’yi tasfiye eden gelenek açısından bakıldığında tartışma halen kapanmış değil. Keza her iki kesim ve sonrasında takipçileri arasındaki bölünme ve ayrılıkların iz sürücüleri de bizi sağlıklı ve süreci anlaşılır kılan bir sonuca götürmüyor. Nihayet tarih, birçok kehanetin yanlışlığını, komünistlere yüksek bir fatura ödeterek kanıtladı.

Eğer, yirminci yüzyılın sonunda, sosyalizm deneylerinin, gelişmenin yeni ve kaçınılmaz bir evresine merdiven dayadıkları ileri sürülmeyecekse, son iki bin yıllık insanlık tarihinin konumuzu ilgilendiren en az son yüzelli yıllık kesitini, hem de defalarca ve didik didik edercesine, geriye sararak, seyretme – inceleme zahmetine katlanacağız. Çünkü, komünizmin gelecekte de aynı akıbeti yaşamamasının sırrı, bu yüzelli yıllık filmin karelerinde saklı.

Resmi çizgilerin takipçileri[1] geçmişe yönelik değerlendirmelerinde —iradelerinden bağımsız olarak—, geçmiş tarihsel kesitlerdeki muhaliflerin argümanlarını kullanıyorlar. Yalnız bu olgu bile, süreçlerin yaşanıldıkları kesitle sınırlanarak çözülmediklerinin yeterli kanıtıdır.

Öte yandan, geçmiş süreçlerin muhaliflerinin ardılları ise, yaşanılan süreçlerin kendi teorilerini doğruladıklarından bahisle argümanlarına daha bir ‘sıkı’ sarılıyorlar. Böyle olunca da, kökenleri dünde kalan farklılıklar ortadan kalkmış gibi görünse de, sonuçlar üzerinde sağlıklı bir değerlendirme yapılamıyor. Bu durum, —yeni bir fırtınayla dağıtılıncaya kadar— etkileri onyıllara yayılacak bir tasfiyeciliğe dönüşecektir.

RSDİP’in 30 Temmuz – 23 Ağustos 1903’te yapılan 2. Kongresindeki saflaşma ve akabinde gerçekleşen ayrılık, ne Troçki’yi, ne de Menşevikleri Rus Sosyal Demokrat İşçi (komünist) Hareketinin dışına atıyordu.[2] Nitekim, daha sonraki birlik girişimleri de (görüş ayrılıklarının derinliğine ve birlik denemelerinin başarısızlığına rağmen) bu olguyu destekliyor.

Troçki’nin partiyle görüş ayrılıkları esas olarak iki noktada toplanabilir: Birincisi, Lenin’in hazırladığı parti tüzüğüne (bu nedenle Leninist parti modeline), yönelik eleştirileri; ikincisi, köylülüğe biçilen role yönelik eleştirileri. Bilindiği gibi Troçki, devrimde köylülüğün rolünü küçümsüyordu. 1917 yazına gelindiğinde bolşeviklerin sürece müdahalede ulaştıkları güç ve köylülerin devrim karşısında takındıkları tavrın Lenin’in öngörülerini doğrulaması, onun bu konulardaki düşüncelerinin değişmesinin de nedeni oldu. Ve Troçki (grubuyla birlikte) yeniden RSDİP’e katıldı.

Şimdi biraz geriye giderek Troçki’nin 1903 yılında ileri sürdüğü itirazların üzerinde duralım.

1904’de yazdığı “Politik Görevlerimiz” başlıklı broşüründe, Lenin’in parti konusundaki anlayışının sonuçları hakkında şöyle yazıyordu Troçki: “Partinin iç politikasındaki bu metodlar ileride göreceğimiz gibi, parti örgütünün (profesyonellerden oluşan kesim- N. Y.) partinin kendisi, merkez komitesinin parti örgütü ve sonuçta bir diktatörün merkez komitesi yerine geçmesine neden olacaktır, daha da ötesinde, ‘halk dilsizleşirken’, komiteler ‘politikalar’ koyacak ve kaldıracaktır.“[3]

Troçki, 1916 yılına kadar, bu görüşlerine dayanarak, “Bolşeviklerin tecrit edilmiş sekter bir grup olduğunu savundu”. E. Mandel bununla şu sonuca ulaşır: “Sonuçta Troçki her türlü ikameciliği temelden reddetmek ile dönemsel olarak ortaya çıkan devrimci krizlerin başarıya ulaşması için proleter öncü örgütün gerekliliğini tam olarak kavramak arasındaki senteze oldukça geç, 1917’den itibaren varabildi.” (abç)[4]

Tartışılan ve Troçki’nin karşı çıktığı şey, “proleter öncü örgüt”ün gereksizliği değil, gerekli olan örgütün niteliği ve biçimidir. Partinin örgütlenme biçiminin sonuçlarına yönelttiği eleştiri, dayanaklarını yanlış yer ve kaynaklarda bulsa da, esasta doğrudur. Dayanakları yanlıştır; çünkü, Troçki’ye göre, öncelikle böyle bir örgüt kitleselleşerek, öncüsü olma iddiasında olduğu, işçi sınıfını kucaklayamaz ve bundan dolayı da “sekter bir örgüt” olarak kalır.

Oysa, bir örgütün kitleselleşmesi ile onun yapısının biçimi arasında, her zaman doğru bir orantı yoktur. Koşulların o örgütün, amaçlarını gerçekleştirmesine elverişli olup/olmaması gibi, birçok iç ve dış faktör bunda rol oynar. Gerçekten de birçok “sekter grup” bazı verili koşullarda kitleselleşebilir. Keza tersten, örgütün yapısal niteliğinden bağımsız olarak, bazen komünist örgütler de, bu niteliklerine rağmen kitleselleşemeyebilir.

Parti konusunda Lenin’in tezleriyle, Troçki’nin tezlerini karşı karşıya koyduğumuz zaman, birincinin tezleri, Rusya’nın özgül koşullarında örgütsel sürekliliği (ikincinin itirazlarıyla malul olmakla beraber) garanti altına alınmış bir örgüt prototipi çizer. Komünist bir örgüt için fırtınanın çıkacağı güne kadar hazırlanmak ve bu süreçte varlığını kesintisizce sürdürmeyi garanti altına almak esastır. Yani 1900’lerin Rusya’sında bu, başlangıç ve çıkış noktası olarak alınmak zorundaydı. Çünkü, büyük ve son kavgada belirleyici olacak olan “güç” budur.

Lenin şöyle der: “Genel olarak, örgütlenme derecesi açısından, özellikle örgütlerin gizlilik derecesi açısından, aşağıda verilen kategoriler kabataslak ayırt edilebilir: 1) devrimcilerin örgütleri; 2) mümkün olduğu kadar geniş ve çeşitli işçi örgütleri (işçi sınıfının, belli şartlar altında öteki sınıfların belli unsurlarını da içine alacağını, ispatı gereksiz olarak kabul ettiğimden, burada kendimi işçi sınıfıyla sınırlıyorum). Bu iki kategori partiyi meydana getirir.” (Mayıs 1904)[5]

Bu, partinin bel kemiğini oluşturan “profesyonel devrimciler”in, profesyonel devletle mücadelede, partinin zaferinin garantisi olarak görülmesinin —sınıf mücadelesinin sürekliliğini sağlamanın— formülasyonudur. Bundan, “‘ekonomistlerin’ aşırı uca gittikleri”, “konuların doğrusunu açıklamak için insan(ın) diğer yöne çekmek zorunda”[6] kalmasının etkisi olsa bile, tarihsel dönemle sınırlı kalmayan bu anlayışın, Troçki’nin eleştirilerinin (en azından devrimden sonrası için geçerli olmak üzere[7]) doğru olduğu sonucuna götürüyor bizi.

Ernest Mandel, Alternatif Olarak Troçki adlı eserinde, Troçki’nin yukarıda aktardığımız “örgütlenme konusundaki tutumunu en azından beş kez değiştirmiş”[8] olduğunu belirttikten sonra, —ki Troçki’nin bu konudaki tutarsızlıklarına daha sonra yeniden döneceğiz— şöyle der: “Troçki (…) Lenin’in Ne Yapmalı kitabındaki tezlerini somut —ve dönemle sınırlı— tarihi bağlamından çıkararak, evrensel bir karaktere büründürmekle ona haksızlık etmiş”tir.[9] (abç)

Oysa gerçekte, ‘Ne Yapmalı‘daki parti modeli, SSCB’nin yıkıldığı 1980’lerin sonuna kadar, SBKP’nin şahsında yaşamıştır. Nitekim Mandel kitabının daha 48. sayfasında şöyle yazar: “46’lar beyanatının metni SBKP’nin 1988’deki 19. Parti Konferansında yapılan, özetle Sovyetler Birliği’nde 1924’den itibaren Sovyetlerin her türlü güçten yoksun kaldığı ve parti içinde demokrasinin bulunmadığı sonucuna varan değerlendirmenin 65 yıl önce yazılmış hali gibi okunabilir.

Aslında yalnızca bu tesbitin kendisi bile, sürecin 65 yıldır aynı biçimde işlediğini gösterir. Öyle ya, bu eleştiriler 65 yıldır tekrar ediyorsa, demek ki sistem bu süreci aynı işleyiş tarzında yaşamıştır. Şimdi 1923 yılında yazılan ’46’ların beyanatı’na dönelim: “Partinin, sekreterler ve ‘acemiler’, yukarıdan atanan profesyonel parti görevlileri ve toplumsal yaşama hiçbir şekilde katılmayan parti kitlesi olarak, gittikçe artan ve artık üstü örtülemeyen bir şekilde bölündüğünü gözlemliyoruz. (…) Yerel parti komiteleri ve Merkez Komite artık parti ve onun içindeki geniş kitleler tarafından seçilmemektedir. Tam tersine, partideki sekreterlik hiyerarşisi, gittikçe artan ölçüde, konferans ve kongrelere katılacak delegeleri belirlemekte, bu toplantılar da, gittikçe artan ölçüde, bu hiyerarşinin emirler verdiği toplantılara dönüşmektedir.”[10]

Aslında bu satırlar Troçki’nin (1904’de), “ileride göreceğiz” dediği sonuçtur. Ancak Troçki bu sefer partinin içinde hem de Merkez Komitesindedir. Oysa 46’ların beyanatı türü eleştiriler daha önce de gündeme getirilmişti. Maksim Gorki devrimden yedi hafta sonra şunları yazıyordu:

“İktidar, sovyetlere sadece kağıt üzerinde, hayalde geçti, yoksa gerçekte değil. (…) İşte, ‘Tüm İktidar Konseylere!’ sloganı olaylara böyle yansıdı ve böylece gerçekte ‘Tüm İktidar Bir Avuç Bolşeviğe’ sloganına dönüştü. (…) Konseylerin önemi çoktan kayboldu, rolleri bitti (…) Sovyetler Cumhuriyeti’ymiş. Boş laf bunlar! Gerçekte oligarşik bir cumhuriyet, birkaç halk komiserinin cumhuriyeti söz konusu. Yerel sovyetler hangi bakımdan değişime uğradılar? Bolşevist askeri devrim komitelerinin ya da yukardan atanan komiserlerin yumuşak başlı, edilgen uzantıları haline geldiler (…) Sovyetler çöküyorlar, güçsüzleşiyorlar ve demokrasi saflarında sahip oldukları inanırlığı her gün biraz daha yitiriyorlar.“[11]

İncelendiğinde de görüleceği gibi, sovyetlerin, eğer Bolşevikler çoğunluktaysa bir esprisi olduğu kabul edilmektedir. Aksi taktirde, “şüpheli, oportünist, neredeyse karşı devrimci kuruluşlar”dır. Nitekim Stalin de, “Biz kesinlikle çoğunluğa sahip olduğumuz sovyetlerden yanayız” diyordu.

Troçki’nin MK’da yer aldığı dönemde muhaliflere, Lenin’in 1903’lerdeki muhaliflere yönelttiği argümanların, iktidar olmuş versiyonuyla cevap vermesi nedensiz değildir.

İktidarın “Askeri Devrimci Komite” tarafından ele geçirildiği 1917 yılı 25 Ekim’inde (7 Kasım) toplanan 2. Sovyet Kongresi öncesi şöyle diyordu Troçki: “İktidarı ele geçirmekle Sovyetler 2. Kongresi’ni çakıştırmak istemenin, kongrenin tek başına iktidar sorununu çözümleyebileceği gibi çocuksu bir umutla hiçbir ilgisi yoktur. Sovyetler biçimini putlaştırmaya hiç mi hiç meraklı değiliz.“[12] (abç)

1918 yılından itibaren sosyalizmin inşa sürecine ilişkin tartışmalar da başladı. Sürecin ilerleyişi farklı görüşlerin ortaya çıkmasını beraberinde getirdi. Mayıs 1918’de yapılan 1. Ekonomik Konseyler Kongresi’nde, Parti’de Demokratik Merkeziyetçiler, doğru bir biçimde, emek sürecinin Taylorist yöntemlerle örgütlenmesine karşı çıkıyorlardı.

8 Mart 1921’de yapılan 10. Kongrede, bürokrasiye karşı mücadele bayrağını ilk açan grup olarak, İşçi Muhalefeti oluştu. İşin ilginç ve en önemli yanı, partinin MK’sının da bürokratlaşmanın olduğunu kabul etmesiydi. İşçi Muhalefetiyle Parti MK’sının düşünceleri, bürokrasinin nedenlerinde farklılaşıyordu. Merkez Komite, bürokratlaşmanın Rusya’nın yoksulluğundan ve kültürel geriliğinden kaynaklandığını ileri sürüyordu. İşçi Muhalefeti’nin düşüncelerini ise, grubun önderlerinden Aleksandra Kollontay şöyle ifade ediyordu: “Bürokratizm kitlelerin inisiyatifinin olumsuzlanmasıdır… Bürokrasi yoksulluğumuzun bir sonucu olarak doğmamıştır… Düşünce özgürlüğü olmadan, hangi özinisiyatiften bahsedilebilir? (…) Özinisiyatif ancak bağımsız düşünce üretmede ortaya çıkabilir. Biz, kitlelerin özinisiyatifinden, sınıfa bu inisiyatifin verilmesinden, eleştiriden korkuyoruz ve kitlelere artık güvenimiz kalmadı. Bürokratizm tam olarak buradan kaynaklanıyor.“[13]

Muhalefet bunların yanında; sosyalist demokrasinin ilkelerinin uygulanmasını, partiye işçi sınıfı dışından katılanların ayıklanarak bir ‘temizlik’ yapılmasını, Partinin demokratikleştirilmesi amacıyla bütün merkez organlarda işçilerin çoğunlukta olmasını ve atama yerine seçimlerin uygulanmasını, talep ediyordu.

Burada bir not olarak şunu belirtelim; bu kongrede alınan bir kararla, hizipler yasaklandı, 5 kişilik bir Merkezi Denetim Komisyonu kuruldu. MK’ne 3 tane sekreter atandı ve bunlara, kendi üyelerini Parti’den atma yetkisi verildi.

1923 yılında, aralarında eski İşçi Muhalefeti’nin birçok üyesinin de olduğu, İşçi Grubu adıyla yeni bir muhalefet oluştu. Muhalefet yayınladığı manifestoda, Parti MK’sının işçi sınıfını yalnızca kendisinin temsil ettiği şeklindeki düşüncesi eleştirilerek şöyle deniyordu: “Biz, içerisinde Bolşevikler’in, Anarşistlerin, Sosyalist Devrimciler’in ve diğerlerinin olduğu bir işçi sınıfına sahibiz. Bunlara karşı nasıl davranılmalıdır? Burjuvaziye karşı tek bir ilaç vardır, o da tasfiyedir. Fakat işçi sınıfına böyle davranılamaz. Burada ikna tek geçerli ilke olmalıdır.“[14]

Burada muhalefetin tezlerinin üzerinde durmadan, Troçki’nin bu muhalefete karşı ileri sürdüğü argümanları ele alalım: “Daha da kötüsü; Troçki, Rusya Komünist Partisi’nin 10. Kongresi’nde ‘İşçi Muhalefeti’ni, ‘sanki partinin kendi (!) diktatörlüğünü —bu diktatörlük bir süre işçi demokrasisinin geçici atmosferi ile çatışsa da— ilan etme hakkı yokmuş gibi, işçilerin temsilcilerini seçebilme hakkını partinin üstüne çıkarmakla’ suçlanmıştı.”

Devam eder Mandel: Troçki’nin “… sınıfın parti, partinin parti liderliği (Lenin’in ifadesiyle oligarşi) tarafından ikame edilmesini, politik ve özellikle toplumsal sonuçlarını düşünmeden, her yönüyle haklı göstermeye çalıştığı bir gerçektir.”[15]

Yukarıdaki olguların ışığında Troçki’nin 2. Kongredeki eleştirilerine dönebiliriz.

Troçki’nin esas endişesi, ‘sıkı’ bir hiyerarşik yapılanmayla örgütlenecek olan Parti’nin kitleselleşemeyeceği; böyle bir örgüt kitleselleşecek olsa bile, o anda var olan kurmayının denetimi kimseye vermeye razı olmayacağıdır. Nitekim sürecin partinin gelişimine izin ve olanak verdiği andan itibaren, Troçki, partinin içinde, hem de MK’sındadır. Bundan dolayı da kendisinin partiden atıldıktan sonra ileri sürdüğü birçok eleştiriye, aslında partinin MK’sında olduğu zaman cevap vermiş oluyordu. Eleştirilerinin konumundan kaynaklanmadığı, yani sorunun basit bir kariyer sorunu olmadığı ne kadar gerçekse, kendisinin iktidardaki etkisiyle ters orantılı olarak demokrasi savunucusu olduğu da bir o kadar gerçektir.

1936’da yazdığı İhanete Uğrayan Devrim adlı eserinde şöyle der: “Muhalefet partilerinin yasaklanması, arkasından hiziplerin yasaklanmasını getirdi. Hiziplerin yasaklanması, yanlışsız liderden başka türlü düşünmenin yasaklanmasıyla sonuçlandı. Partinin polis marifetiyle monolitikleşmesi, her türlü iffetsizliğin ve bozukluğun kaynağı haline gelen bürokratik dokunulmazlığa yol açtı.”[16]

Yaşamının sonuna kadar bu satırların Lenin’in düşünce sistemiyle (en azından parti anlayışı anlamında) uyuşmadığını kanıtlamaya çalışan Troçki, bu eksende Stalin’in partideki hakimiyetine karşı bir mücadele yürütür. Oysa yukarıdaki satırlar, ‘Leninist Parti Teorisi’nin kendisi ve sonuçlarıdır. Ama Troçki, anlayışın kendisini eleştirmez, sonuçları yadsımaya çalışırken, nedenler çukurundan bir türlü çıkamaz. Bu çukurdan çıkma yerine, sorunun daha az önemli ve öze ilişkin olmayan yanlarına dayanmaya çalışır.

Bunlarla da yetinmeyen Troçki, Stalin’in “yeni Anayasada partinin rolüne ilişkin olarak Amerikalı bir gazetecinin sorusuna”[17] verdiği bir cevaba ilişkin şu yorumda bulunur: “Gerçekte ise sınıflar türdeş değildir; iç uzlaşmazlıklarla kaynarlar ve ortak sorunlarda çözüme varmaları, eğilimler, gruplar, partiler arasındaki iç mücadeleden başka bir yolla değildir. Belli nitelemelerle ‘partinin sınıfın parçası’ olduğunu teslim etmek olanaklıdır. Ama sınıfın —kimi geriye bakan, kimi ileriye— birçok ‘parçası’ olduğuna göre, hep aynı sınıf birden fazla parti yaratabilir. Aynı nedenle bir parti değişik sınıfların parçalarına da dayanabilir.[18] Bir sınıfa tekabül eden bir partinin siyasal tarihin tamamında örneği yoktur —kuşkusuz polis görüntüsünü gerçeklik olarak kabul edecek olmazsanız.“[19]

Bu düşüncelerini 4. Enternasyonalin Geçiş Programında (1938’de) şöyle ayrıntılandırır: “Sovyetler, önceden belirlenmiş bir parti programı ile sınırlanmış değildirler. Kapıları tüm ezilenlere ardına kadar açıktır. Bu kapılardan mücadelenin genel akımına kapılmış her tabakanın temsilcileri geçer. Hareket ile birlikte genişleyen örgütlenme kendi bağrında tekrar ve tekrar yenilenir. Proletaryanın bütün politik akımları, en geniş demokrasi temelinde Sovyetlerin önderliği için mücadele edebilirler. Bu nedenle sovyetler sloganı geçiş programının doruk noktasıdır.[20] Ve ekler: “Bir zamanlar burjuvazi ve kulakların sovyetlere girişi yasaklandığı gibi, şimdi de bürokrasi ve yeni aristokrasiyi sovyetlerden atmak gereklidir. Sovyetlerde yalnızca işçilerin, tabandaki kollektif çiftçilerin, köylülerin ve Kızıl Ordu askerlerinin temsilcilerine yer vardır. “

Sovyetlerin demokratikleştirilmesi, sovyet partilerinin yasallaşması olmadan imkansızdır. İşçiler ve köylüler kendi özgür oylarıyla hangi partileri sovyet partileri olarak tanıdıklarını ortaya koyacaklardır.”[21]

Bu anlayışların, doğru veya yanlışlıklardan bağımsız olarak, Lenin’le ilintilendirilebilmesi mümkün değil. Bunları, iktidardaki KP’nin MK’sında yer alan Troçki’nin düşünceleriyle bağdaştırabilmek de mümkün değildir. 14 Haziran 1918’de Merkez Yürütme Kurulunun, Menşevik ve sağ S. D.’lerin Sovyet’ten atılması kararını verip diğer sovyetlere de bu karara uymalarını tavsiye etmesine, bu iki partinin dışında kimse karşı çıkmadı.

Lenin, Nisan 1920’de kendilerini ‘ilke muhalefeti’ diye adlandıran Alman “sol” komünistleri’nin tezlerini eleştirdiği “Komünizmin Çocukluk Hastalığı, ‘Sol’ Komünizm adlı eserinde şöyle der:

Liderler, parti, sınıf, yığınlar arasındaki ilişkiler ve öte yandan proletarya diktatörlüğünün ve onun partisinin sendikalara karşı tutumu, bugün Rusya’da somut olarak şöyledir: diktatörlük, sovyetler içinde örgütlenmiş ve son kongresinde bildirildiğine göre (Nisan 1920), 611000 üyesi bulunan Komünist (Bolşevik) Partinin yönettiği proletarya tarafından gerçekleştirilmiştir. (…) Biz, partinin ölçüyü aşan bir genişlemesinden korkmaktayız. (…) Her yıl kongresini toplayan partiyi, kongrenin seçtiği 19 üyeden kurulu bir Merkez Komitesi yönetir (son kongreye, 1000 üye bir delege göndermiştir); Moskova’daki günlük çalışmalar, Örgütlenme Bürosu ve Politbüro diye bilinen, MK tarafından seçilen ve her biri MK’nın beşer üyesinden kurulu bulunan daha da küçük komiteler tarafından yürütülür. Bu, öyle görünür ki, en alasından ‘oligarşi’dir. Ve bizim cumhuriyetimizde, Partinin Merkez Komitesinin direktifleri alınmadan, hiçbir siyasal sorun ya da örgütlenme sorunu, bir devlet kurumu tarafından çözüme bağlanamaz.“[22]

Daha ileride Lenin, “‘yığınlarla’ bağlantılar kurmanın sendikalar aracılığıyla yeterli olmadığını kabul ediyoruz” der ve ekler: “Devrimin gidişi içerisinde pratik faaliyetler, partili olmayan işçi ve köylü konferansları gibi kurumların doğmasına yol açtı…”[23] Kuşkusuz bu türden kurumlar, partisiz kitlelerin, toplumsal politikaya katılamayan kesimlerinin kendilerini ifade edebilmeleri için bir kanal olmadılar, olamazlardı da.

Çünkü Lenin’in deyimiyle, “sınıflar politikalarını partileri aracılığıyla yapar, partileri ise onların önderleri yönetir”, sürecin kendisi ‘toplumsal üretim sisteminde’ ve üretim araçları karşısında, insanların konumunu giderek aynılaştırıyorsa; bu, en azından sürecin, toplumsal yapının değiştirilmesi süreci olduğu kabulüne götürür bizi. O zaman; ya, bu ‘partili olmayanlar’ın konferansları politikanın etkisiz araçlarıdır ve birer emniyet sübab’ı olarak düşünülmüşlerdir, ya da, işlevsiz kurumlardır. Nihayet sonuçta bu kurumların politik – toplumsal yaşamda hiçbir etkileri olmadı.

Troçki 26 Temmuz 1920’de Komintern’in ikinci kongresinde yaptığı konuşmada şöyle der: “Bugün Polonya Hükümetinden bir barış önerisi aldık. Bu gibi sorunlarda kim karar verecektir? Halk Komiserleri Konseyi’miz var, ama onların da bir ölçüde kontrol edilmesi gerekiyor. Kontrol eden kim olacak? Şekilsiz, dağınık işçi sınıfı mı? Hayır. Parti Merkez Komitesi bu öneriyi tartışmak ve nasıl cevaplandırmak gerektiği konusunda bir karar vermek üzere toplantıya çağrılmıştır. Eğer savaşı devam ettireceksek, yeni tümenler oluşturacak en iyi askerlerin bulunmasını isteyeceksek, kime başvuracağız? Merkez Komite’ye. MK tüm yerel parti komitelerine komünistlerin cepheye çağrıldığına dair haber yollayacak. Aynı durum (…) tüm diğer sorunlar için de geçerlidir.”[24]

Demek ki Halk Komiserleri Konseyi’nin pratik politikadaki yeri MK’dan sonradır. Bundan dolayıdır ki, SSCB sözkonusu olduğunda dünya kamuoyunda bilinenler, hükümetler değil SBKP’nin Genel Sekreterleridir. Her türden politika da, dönemin Sekreterinin adı üzerinden ilişkilendirilir.

Parti hukukunun —tüzüğün gereklerinin uygulanması anlamında— her zaman uygulanmadığı bilinmeyen bir sır değildir. Kruşçev, 20. Kongrede okuduğu raporda bunu ayrıntılı biçimde açıklar. Kruşçev, MK üyelerinin, ancak MK’nın yedek üyeler ve Parti Denetim Komitesi üyelerinin katıldığı genişletilmiş oturumlarında atılabileceğinin 10 ve 17. Kongreler tarafından karar altına alınmış olmasına rağmen, 17. Kongrede seçilen ve sonra partiden atılan hiçbir MK üyesi için böyle bir toplantı dahi yapılmadığını belirtir.[25] Oysa neredeyse her kongrede, yapılan bu türden yanlış uygulamalar olduğu vurgulanıyor ve bu doğrultuda kararlar alınıyordu.

Troçki ve grubunun partiye kabul edildiği 6. Kongrede şu kararlar alınıyordu: “Partinin en alt basamağından en üst basamağına dek bütün yönetim organları seçimle iş başına gelecektir.” Bundan 4 yıl sonra Stalin ‘Partinin Görevleri Üzerine’ yaptığı konuşmada (2 Aralık 1923’de) şöyle diyordu: “Ukrayna örgütünün temsilcisini MK’ya rapor verirken dinledim. 130 hücreden 80 hücrenin, il komitesi tarafından atanmış sekreterlere sahip olduğunu söylüyordu.”[26]

Parti’nin kuruluşundan, SSCB’nin yıkılışına kadarki yaşamında bunlar gibi bir dizi örnek gösterilebilir. Ancak Troçki, eleştirilerinde bunların kaynaklarının kurutulması noktasında çözüm üretmez, üretemez. Çünkü onun perspektifinde, eleştirdiği (Stalin’e aittir dediği) anlayışın kendisi vardır. Savunma iddiasında olduğu anlayış da, kendisini dışlayarak dışarı atan anlayış da aynıdır: Leninist Parti Teorisi!

Lenin’in oluşturduğu parti teorisi, meşruluğunu burjuva devletin izin vermemesinden dolayı, yasadışılıkta bulur. Yapılanma bakımından ise, ‘sıkı’lığı ile işlev kazanır. Lenin’de, partinin iktidara yürüme süreciyle, iktidarda olması arasında kategorik bir ayrım yoktur. Hatta denilebilir ki, muhalefet örgütü olduğu dönemde parti, hiziplere değilse bile, Menşevikler gibi fraksiyonlara karşı daha toleranslıdır.

Her ne kadar, 10. Kongrenin bazı özel koşullarından dolayı hiziplerin yasaklandığı ileri sürülse de, aslında bunlar teorinin ‘orijinal’ halinde de zaten yoktur. Parti, örgütlenmesinin kaynağı, içinde doğduğu toplumsal koşullar olmasına rağmen, yarattığı koşullara göre yeniden şekillenme gereği duymaz.

Hiyerarşik yapılanması açısından Parti’ye bakıldığında, aslında MK’sının değiştirilebilmesinin —esas eğilimin ötesinde— olanaklı olmadığı görülecektir. Örneğin, bir temizlik hareketiyle üyelerin dörtte biri bir anda kapıdışarı edilebilir.[27] Bu, Stalin’in deyimiyle “Evin efendisinin temizlik yapmasıdır.”

Üyelikten atmaların genel olarak, MDK’ca yapıldığı biliniyor. Oysa bırakın sıradan Parti üyelerinin parti hukukuna göre atılmış olup olmamalarını, bu komisyonun üyeleri bile gelişigüzel atılabiliyor. Üyelikten atılanların bir hak arayışında bulunmaları ise mümkün değil.

1938’de MDK başkanı olan Ernestoviç Rudzutak’ın hikayesini burada belirtmekle yetinelim. 1887 doğumlu olan Rudzutak, 1905 yılından beri parti üyesidir. 10 yılını Çarlık zindanlarında geçirdikten sonra 1920 yılında MK üyeliğine seçilir. !924’de Ulaştırma Bakanı, 1926’da ise Başbakan yardımcısı ve Politbüro üyesi olur ve daha sonra MDK başkanlığına getirilir. 1938’de MDK başkanı iken tutuklanır ve 20 dakika süren bir duruşmanın sonucunda ölüm cezası verilerek idam edilir. Oysa, Partiden atılmasının bile, MK ve MDK genişletilmiş ortak toplantısında görüşülerek kararlaştırılması gerekirdi.[28]

Troçki’nin yukarıda irdelediğimiz görüş ve düşüncelerinin dışında kalan en önemli argümanlarından birisi de, tek ülkede sosyalizmin tam zaferinin olanaksızlığı konusundaki söylemidir. Bence bu, onun tarihsel olarak yerinin belirlenmesinde önemli bir rol oynamaz. Çünkü nihayet kendisi de sosyalizmin SSCB şahsında dönüşümleri bağrında taşıdığını teslim eder ve bundan dolayı da, SSCB’nin ‘dejenere olmuş bir işçi devleti’ olduğunu tekrarlar durur. Ona göre “Sovyetler Birliği Ekim Devriminden bir işçi devleti olarak çıktı. Sosyalist gelişme için gerekli bir ön koşul olan üretim araçları üzerinde devlet mülkiyeti, üretici güçlerin süratle gelişmesi olanağını yarattı. (…) Geri ve yalıtılmış bir işçi devletinin bürokratlaşması ve bürokrasinin kadir-i mutlak bir ayrıcalıklı kasta dönüşmesi, tek ülkede sosyalizm teorisinin, yalnızca teoride değil bu kez pratikte de ortaya çıkan en ikna edici yalanlamasıdır

Oysa bu söyleminde tutarlı değildir. Bundan dolayı da SSCB’nin önünde iki seçenek olduğunu ileri sürer: “Ya bürokrasi gittikçe dünya burjuvazisinin işçi devletindeki organı haline gelerek yeni mülkiyet biçimlerini devirecek ve ülkeyi kapitalizme geri sürükleyecek, ya da işçi sınıfı bürokrasiyi ezerek yolu sosyalizme açacaktır.” (abç)[29]

Yani neredeyse ortada, geçiş aşamasında bir durum söz konusudur. Oysa geçiş aşamaları uzun sürmez, güçler dengesi, sorunu bir biçim ve yönde çözer, tıpkı 1917’de olduğu gibi. Bu sefer ikili bir iktidardan da bahsedilmez. Yaşamın kendisi “bir tarafa” yardım edecektir. Ve bir kehanette bulunur: “Eğer Batı’da devrimle felce uğratılmazsa emperyalizm, Ekim Devriminden doğan rejimi silip süpürecektir.“[30]

Emperyalizm, bir devrimle felce uğratılamadı ve “rejimi” de yok edemedi. Troçki’nin ardıllarından bazıları, ‘rejimi’ devlet kapitalizmi olarak tanımlayarak yollarına devam ettiler. Oysa eğer gerçekten Troçki’nin tesbitleri doğru olsaydı (veya doğru kabul edilseydi) bile, SSCB’de köklü dönüşümlerin yaşandığı 90’lı yıllara kadar bu değerlendirmelerin gerçeği ifade edebilmesi için ‘dondurmak’ gerekirdi. Çünkü, parti açısından, yürümenin tarzında hiçbir değişiklik söz konusu değildir.

Sonuç olarak, “Tek ülkede sosyalizm”in inşası ve/veya tam zaferi tartışmalarında, komünizm anlamında tam zaferin ‘tek ülkede olanaksızlığını’ bir yana bırakıyor ve inşanın, bedelleri ağır da olsa olanaklı olduğunu düşünüyorum.[31]

Bir siyasal hareket olarak, Troçki’nin kurucusu ve önderi olduğu 4. Enternasyonal(ciler) olarak nitelendirilen akımı, Lenin’in kurduğu Bolşevik geleneğin bir alt türü (ya da Lenin sonrası kuşağın bir versiyonu) olarak nitelendirmek gerek. 1917 öncesi öngörülerinden imtina etmesi, “(Menşevikler’le de birlik olmayacağını anladıktan sonra), Troçki’yi en iyi bolşevik yapar.” (Lenin)

Troçki’nin bolşevik politikaya yönelttiği eleştirileri, sosyalist politikanın genel ‘kusurları’ içindeki tartışmalar kapsamında değerlendirmek gerek. Nitekim kendisi de, muhalefet oldukları dönemde savunduğu bazı politikaların, kendisinin ve muhalefetin tasfiye edilmesinden sonra, Parti tarafından uygulanabildiğini söyleyecektir.[32] Bu, bazen partiye üye kaydetmeler / atılmalarda da olduğu gibi birçok sorun ve konuda kendisini gösterir. Her kesimin kendisini destekleyenlerden üye kaydetmeye çalışmasının anlaşılmaz bir yanı yok. Örneğin Troçki’nin ardılları Ekimin kadrolarının tasfiye edildiğini iddia ederlerken, kendisi özellikle genç kuşakların partiye üye kaydedilmelerini savunmuştu.

Troçki, partiden atıldıktan sonra, 1933 yılına kadar, genel olarak taraftarlarının Stalinist partilerde muhalefet olarak kalmasını savunur.[33] SBKP’de ise bir muhalefetin doğup büyümesini bekler. Bu, aslında halen kendisini, düşünsel olarak partiden ayırmadığının kanıtıdır. Çünkü ona göre, kriz politikalardan ziyade, önderlik krizidir.

1923’de 46’ların beyanatında şöyle ifadelere yer verilir: “Partiyi felce uğratan (…) parçalanmaya yol açan yanlış liderliğin etkilerini görüyoruz”, “bozulan parti liderliğinin sonucu olarak”.[34] 4. Enternasyonalin geçiş programında ise bunu iyice formüle eder: “Şimdi artık her şey proletarya, yani esas olarak proletaryanın devrimci öncüsüne bağlıdır. İnsanlığın tarihsel bunalımı, devrimci önderliğin bunalımından ibaret hale gelmiştir.“[35] Ona göre bu boşluğu, 4. Enternasyonalin seksiyonları, onun da şahsında kendisi dolduracaktır. Bu iddia rakibi Stalin tarafından da kabul görür. Stalin Bolşevik Partisi Tarihi’nde şöyle der: “Parti içindeki anti-Leninist bütün öğeleri çevresinde toplayarak, partiye karşı, parti liderliğine karşı, parti politikasına karşı bir muhalefet programı düzenledi. Bu programa, muhalif kırkaltılar deklarasyonu adı verdiler.”[36]

Lenin’in ‘vasiyeti’nde de, krizin Troçki’yle Stalin arasında patlak vereceği belirtilerek, aslında sorunun kaynağına işaret edilir. Şöyle der Lenin: “Bugünkü MK’nın iki önde gelen önderinin bu nitelikleri[37] farkında olunmadan bir bölünmeye yol açabilir ve partimiz bunu önlemek için adım atmazsa bölünme beklenmedik bir şekilde gelebilir.“[38]

Bu yönüyle bakıldığında, Troçki partinin (Leninist) işleyiş tarzının sonuçlarına, bu sonuçlar kendisini dıştaladığı için karşı çıkışa yönelmiş gibidir. Stalin’in bu anlamda “partideki rejim Lenin zamanında kurulan rejimdir” demesi, Troçki’nin eleştirilerini Lenin’e yöneltmez. “Parti hiyerarşisi, Lenin’in ölümünden sonra, doğal ayıklanmaya benzer bir süreç içinde, Stalin’de kendi önderini buldu. Stalin, despotik bir kişilik ve kesin ilkesizliğe dayanan yetenekleri ile, tekelleşmiş iktidarı kullanmaya en uygun kişiydi.“[39]

Troçki kendi pratiğiyle, —parti içindeki mücadeleyi kaybetmesi yeterli delildir— iyi bir Bolşevik -Leninist olduğunu kanıtlayamadı. Ancak bunun kendisi de, onun gelenekten kopmasına yol açmaz. Öte yandan, kurduğu hareketin ve seksiyonlarının durumu, onu, 1904’te Lenin’in parti teorisine yönelttiği eleştirilerinin, hedefinin ortasına oturtur. Gerçekten de, 4. Enternasyonal ve şubeleri, birer “sekter örgüt” olarak kalırlar.

Bir yürüyüş tarzının ve duruş biçiminin sonuçlarına, nedenlerinin üzerinden atlayarak karşı çıkmak, sonuçlara yöneltilen eleştiriyi etkisizleştirir. Troçki kendisinin de içinde yer aldığı nedenlerle hesaplaşmadan, karşı çıktığı sonuçlar konusunda bir türlü tutarlılığa ulaşamaz. Oysa sorun, bu sonuçları yaratan nedenleri bir eleştiriye tabi tutarak yolun düzeltilmesinde düğümlenmiştir. Bu bilinen sonuçlara yol açan, hatta, ötesinde onları belirleyen, sürecin içinde yer alan insanların iyi ya da kötü niyetleri değildir.

Düşüncede, “her küçük ayrılık, eğer üzerinde ısrar edilirse, ön plana konulursa, herkes bu ayrılığın bütün köklerini ve dallarını araştırmaya başlarsa, büyük bir ayrılık haline gelebilir.”[40] Bu ayrılıkların, nereden itibaren farklı bir düşünceler sistemine dönüşerek ayrı bir sınıfı temsiliyete gideceğinin hakemi, an’daki piramidin tepesiyse eğer, süreç her zaman ‘hain’ler üretecektir. Çünkü, ‘politikaları oluşturan ve kaldıranlar’ nihayet ‘komitelerdir’.

[1]Kendilerini, iktidarda olan KP’lerin (teorik-politik-pratik) bütün miraslarının devamı olarak görenleri bu deyimle (kendilerini belirli bir tarihle sınırlandıranları, sınırlandırdıkları tarihsel kesit içinde bu kapsamda) değerlendirmenin yanlış olmadığını düşünüyorum

[2] Ernest Mandel bu durumu şöyle açıklar: “RSDİP’nin bölünmesi geçici idi ve 1906 yılındaki Stokholm Kongresinde ortadan kalktı. Bolşevikler ve Menşevikler iki ayrı partiden çok, açık fraksiyonlardı.” (E. Mandel, Alternatif Olarak Troçki, Çev.: Ayşe Köleli, Yazın Yay., İstanbul 1992, s. 99).

[3]Aktaran, E. Mandel, a.g.e., s. 99.

[4]E. Mandel, a.g.e., s. 23.

[5]Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri (Partimizdeki Bunalım), Çev.: Osman Güler, Günce Yay., İstanbul 1979, s. 69.

[6]Lenin, “22 Temmuz (4 Ağustos) 1903 Program Üzerine yaptığı konuşmadan…”, RSDİP’nin Görev-Program-Taktik-Tüzük Tezleri, Diyalektik Yay., İstanbul 1994, s.196.

[7]Öncesini şimdilik tartışmaya açık bırakıyorum. Bu konu, ayrı bir çalışmayı gerektiriyor.

[8]E. Mandel, a.g.e., s. 98.

[9]E. Mandel, a.g.e., s. 100.

[10]E. Mandel, a.g.e., s. 49.

[11]Aktaran Oskar Anweiler, Rusya’da Sovyetler, Çev.: Temel Keşoğlu, Ayrıntı Yay., İstanbul 1990, s. 280.

[12]Aktaran O. Anweiler, a.g.e., s. 260.

[13]Aktaran, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 3, İletişim Yay., s. 686.

[14]Aktaran, a.g.e., s. 686.

[15]E. Mandel. a.g.e., s. 111-112.

[16] Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Çev.: Ayla Ortaç, Köz Yay., İstanbul 1980, s. 89

[17]Stalin verdiği cevapta, Sovyetler Birliği’nde sınıfların ortadan kalktığını, dolayısıyla farklı sınıflar olmadığından, var olan tek sınıf olarak, proletaryanın da kendi partisinin olduğunu belirterek; birden fazla partinin kurulmasına ve yeşermesine elverişli bir zemin olmadığını belirtiyordu. Burada, iki şeyi birbirinden ayırmak gerek; birincisi farklı sınıfların (1936’da) var olup olmadığı; ikincisi, bir sınıfın farklı kesimleri için, farklı partilerin varlığının öngörülüp/öngörülmediğidir. Troçki, sorunun birinci kısmına karşı çıkmaz. Şöyle der: “Eğer Sovyet toplumunda ‘sınıflar yoksa bile bu toplum en azından kapitalist ülkelerin proletaryasından çok daha heterojen ve karmaşıktır ve dolayısıyla da birden fazla partinin beslenebileceği elverişlilikte toprağı sağlayabilir.” (a.g.e.) Ve bundan dolayı SSCB’yi ‘dejenere bir işçi devleti’ olarak değerlendirir.

[18]Bu konuda Geçiş Programı’nda (Çev.: Zeynep Gök, Kardelen Yay., İstanbul 1992) SBKP hakkında şöyle der: “Bürokrasi içinde her türlü görüş mevcuttur; gerçek Bolşevizmden (Ignace Reiss) tam faşizme dek (Fedor Butenko).” (s. 40).

[19]İhanete Uğrayan Devrim, s. 214.

[20] Geçiş Programı, s. 34.

[21]A.g.e., s. 42.

[22]Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı, Sol Yay., Çev.: Muzaffer Erdost, Ankara 1991, s. 40.

[23]Öncesinde Devlet Denetim Halk Komiserliği olarak çalışan kurum, Lenin’in bahsettiği bu süreçte ‘İşçi ve Köylü Denetlenmesi’ olarak şekillendi ve üyeleri ‘Partili Olmayanların Konferanslarında’ seçilecekti.

[24]Aktaran E. Mandel, a.g.e., s. 111.

[25] Ayrıntılı bilgi için bak.: Bitirilmemiş Devrim (Hazırlayan: Tarık Demirkan), Amaç Yay., İstanbul 1988.

[26]Muhalefet Üzerine, Cilt:1, Çev.: İsmail Yarkın, S.N. Kaya, İnter Yay. İstanbul 1993, s. 22.

[27]Mart 1921’de 10. Kongreden sonra Parti’nin 170 bin üyesi üyelikten çıkarıldı. Bundan üç yıl sonra ise, ‘Lenin Kaydolması’ ile yeniden 240 000 üye alındı. Bu alma ve atılmalarda ölçü, varolan MK’nın temayülleridir. Troçki bunları açıklamaz. Bir yandan ‘eski Bolşeviklerin’ tasfiye edildiklerini ileri sürer, öte yandan ‘gençlerin kaydolmalarına’ engeller çıkarıldığından yakınır. Oysa, 1925’li yıllara kadar, neredeyse İl Komitelerinin hepsinin sekreterleri 1917 Ekim Devrimi öncesi üyelerdir. Ki bu Parti tüzüğünde yer alan bir yaptırımın (maddenin) uygulanmasıdır.

[28]Bitirilmemiş Devrim, s. 110.

[29]Geçiş Programı, s. 40.

[30]İhanete Uğrayan Devrim, s. 183.

[31] Bu konudaki argümanlarım için, Teori ve Politika’nın 7 ve 8. Sayılarında ‘Sosyalizmin Tarihsel Sorunları Üzerine 1-2’ başlıklı yazılara bakabilir.

[32]”Parti kongresi tarafından prensip olarak onaylanmış bulunan minimalist beş yıllık plan, yerini, temel öğeleri olduğu gibi, dağıtılan sol muhalefet platformundan alınan yeni bir plana bıraktı.” (İhanete Uğrayan Devrim, s. 35)

[33]Troçki’nin sekreteri, onun kendisine 1933 Temmuzunda şunları açıkladığını yazar: “Nisana kadar tüm ülkelerde (KP’lerin) reformdan yanaydık, yeni bir partiyi gerekli gördüğümüz Almanya hariç. Şimdi bunun tam karşıtı bir tutum alabiliriz; Bolşevik partinin reformunu istediğimiz SSCB hariç, tüm ülkelerde yeni partiden yanayız.” (Aktaran E. Mandel, a.g.e., s. 66)

[34]Aktaran E. Mandel, a.g.e., s. 49.

[35]Geçiş Programı, s. 13, 14.

[36]Bolşevik Partisi Tarihi, Çev.: Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara 1976, s. 330.

[37]Lenin, Troçki ve Stalin hakkında şu değerlendirmeyi yapar: “Stalin yoldaş, genel sekreter olduğundan beri elinde sınırsız yetki toplamıştır ve bu yetkiyi her zaman yeterli dikkatle kullanabileceğinden emin değilim. Diğer yandan Troçki yoldaş, Haberleşme Halk Komiserliği sorununda MK’ya karşı mücadelesinin gösterdiği gibi, yalnızca göze çarpan yeteneğinden dolayı temayüz etmemektedir. Kişi olarak bugünkü MK’daki belki de en yetenekli insandır, fakat, kendine aşırı güven duymakta ve işin saf idari yanının fazlasıyla üstünde durmaktadır.” (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ans., 3. Cilt, Ek s. 162)

[38]A.g.e., s. 162.

[39]Isaac Deutscher, Bitmemiş Devrim, Çev.: Orhan Koçak, Belge Yay., İstanbul 1990, s. 57.

[40]Lenin, Bir Adım İleri …, a.g.e., s. 58.

 

İlginizi çekebilir