Küresel kriz ve küreselleşen faşizm! – Cemal Çağlı

12 Mart ve 12 Eylül diktatörlükleri sola duydukları kin ve nefretle, tüm emekçilerin sömürü sistemine karşı verdiği mücadeleleri bastırmak için ‘komünizm tehlikesi’ silahını kullandılar.

Umberto Eco,“21. Yüzyılın insanının en büyük yanılgısı, faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır.” demiş.

Faşizm emperyalist kapitalist sistemin bir olgusudur ve bu sistem var oldukça faşizmler de var olacaktır. Değişen tek şey; her ülkenin özgün koşullarına uygun biçimlerde gelmesidir.

Faşizm, kapitalist sistemin ‘çok katmanlı’ yapısal krizlerinde başvurduğu bir diktatörlüktür.

Kimi ülkede ordu eliyle yukarıdan aşağıya ‘açık faşizm’ olarak; kimi ülkede de aşağıdan yukarıya parlamenter yöntemlerle getirilir ki bunun da adı kimine göre ‘parlamenter faşizm, kimine göre ‘yeni faşizm’, kimine göre de ‘Ur- faşizm’ dir… Kimi yerde ‘faşist devlet’, kimi yerde de ‘faşist rejim’ olarak çıkar emekçi sınıfların karşısına.

İnsanlık Faşizmle Ne Zaman Karşılaştı?

Faşizm yeni bir siyasi ideolojiye hatta bir ‘karanlık ütopya’ya dayanan hareket ve giderek devlet biçimi olarak kapitalizmin tarihine 1. Dünya Savaşı’nın ardından, 1920’lerde girdi” ve 1945’e kadar sürdü.

Kapitalizmin üçüncü yapısal krizi (’üçüncü uzun dalga’) Birinci Dünya Savaşıyla aşılmak istendi ama aşılamadı ve tekelci kapitalist sınıf üçüncü yapısal buhranı, 50-60 milyon insanın ölümüne sebep olan faşist diktatörlükleri uygulamaya koyarak aşabildi.

Faşizm denildiğinde İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, İspanya’da Franco ve Portekiz’de Salazar gelir bizim kuşağın aklına. Faşizm ve faşizme karşı direniş deyince de aklımıza öncelikle Rosa Luxemburg(1871-1919), Clara Zetkin(1857-1933), Georgi Dimitrov(1882-1949), Bertolt Brecht(1898-1956), Samir Amin(1931-2018), Umberto Eco(1932-2016), William Reich(1897-1957) ve Pierre Milza(1932-2018) gibi tarihi kişilikler gelir.

Tekelci kapitalizm, 1945-1970 aralığında genişlemesini sürdürdü ve 1970’lerde dördüncü yapısal krizle(küresel kriz) karşı karşıya kaldı. Bu anlamda 12 Mart 1970 askeri diktatörlüğünün, küresel krizin bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir. Ayrıca 1963-1973 arasında süren Vietnam Savaşı’nı, Kıbrıs savaşını,1973 ‘de Şili’de sosyalist Başkan Salvador Allende’ye karşı yapılan askeri darbeyle iktidara gelen Pinochet faşizmini, İran’da 1979 Humeyni rejimini,1976- 1983 yılarında Arjantin’de diktatör Reynaldo Bignone eliyle uygulamaya konulan faşist diktatörlükleri de hatırlamak gerekir.

Tabii 1953’de Fulgencio Batista rejimine karşı Fidel Castro, Che Guevara, Raul Castro öncülüğünde başlayan ve 1 Ocak 1959’da başarıya ulaşan Küba Devrimi’ni hiç ama hiç unutmamak gerekir.

Türkiye’de Faşizm

Bizim kuşak 12 Mart diktatörlüğünü de 12 Eylül faşist diktatörlüğünü de ilk gençlik yıllarında tanıdı ve yaşadı.

İlkinde hedefine ulaşamayan tekelci kapitalist sınıf; devleti tümüyle ele geçirip, başta IMF(Uluslararası Para Fonu) olmak üzere, uluslararası sermaye güçlerinin ve kapitalizmin en vahşi aşaması olan neoliberal kapitalist sistemi hayata geçirmek için 12 Eylül 1980 askeri diktatörlüğünü uygulamaya koyarak 1981’de tüm siyasi partileri kapattılar. Parlamenter rejimin yok edilmesi anlamına gelen bu uygulamaya meclisteki hiçbir siyasi parti tepki göstermedi ve parti genel başkanları 1983’te tıpış tıpış Zincirbozan’ın yolunu tuttular. Buradan da anlıyoruz ki; bu bir projeydi ve siyasi partiler de bu projenin piyonlarıydı. Rollerini oynadılar ve köşelerine çekildiler; ne de olsa ekmek elden su göldendi…

Küresel Kriz ve Küreselleşen Irkçılık

12 Mart ve 12 Eylül diktatörlüklerinin ikisi de sola duydukları kin ve nefretle, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçilerin acımasız sömürü sistemine ve hak gaspına karşı verdiği mücadeleleri bastırmak için ‘komünizm tehlikesi’ silahını kullandılar.

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla birlikte, işbirlikçi küresel sermayenin elinde “komünizm tehlikesi” silahı kalmadığı için yeni bir düşman yaratmak zorundaydı. Bu defa da iç düşman olarak yarattığı ‘bölücülük’ silahına sarıldı. Artık “Eylül İmparatorluğu”undan “Temmuz İmparatorluğu”na gidecek yolda fazla bir engel kalmamıştı. Gerçi neoliberal küresel kapitalizmin dördüncü yapısal krizi olanca hızıyla devam etmekteydi. Petrokimya ve otomobil teknolojisi geçici olarak imdadına yetişse de beşinci yapısal krize engel olamadı.

Küresel Kapitalizm ve Çıkışı Olmayan Neoliberal Tünel!

Bu tünelden çıkış yok; çünkü kapitalizm “hem yatay hem de dikey genişlemesinin sınırına ulaşmış durumda.”

Ne bölüşülecek yeni toprak, ne de sürekli işlenecek sınırsız hammadde potansiyeli var. Bilişim ve teknoloji çağı, küresel kapitalizmi ve onun ‘kadavra medeniyeti’ni kurtarmaya yetmeyecek.

Çünkü bu sistem kötülükle besleniyor.

Bollukla ölüyor, kıtlıkla yaşıyor.

Zararı sosyalleştiriyor, kârı ise özelleştiriyor.

Üretim artıyor ama aç insanların sayısı da artıyor.

Toplam taleple toplam arz arasındaki dengesizliği gittikçe büyütüyor.

Canlı emeği azaltıyor, ölü emeği artırıyor. Bunun sonucu olarak da maliyetler artıyor, kâr düşüyor; kârı artırmak için işçiyi daha az ücretle daha fazla çalıştırıyor, yani daha fazla sömürüyor.

Verimliliği artırıyor ama çalışma süresini azaltmıyor, tam tersine işçiyi daha fazla çalıştırıyor.

Havadan başka her şeyi özelleştiriyor, metalaştırıyor, kâr nesnesine dönüştürüyor.

Sınırlı dünyada sınırsız büyümeyi hedef olarak koyuyor ki bunun sonu ekolojik yıkımdır.

Projeler büyüdükçe, çılgınlaştıkça, yıkımlar da büyüyor, dünya yaşanmaz, hayat çekilmez oluyor.

Ahlaksızlık kural, ahlak istisna oluyor.

Sistem, yaşamın iki kaynağı olan doğayı ve insanı yok etmeden var olamıyor.

Endüstriyel gıda üretimi ile köylüyü yok ediyor; dağları, ovaları, ormanları maden ocaklarına dönüştürerek toprağı zehirliyor; akarsuları, gölleri, denizleri kirleterek ekolojik yıkıma kapı açıyor.

Eğitim sistemi eliyle, düşündüğünün üstünde düşünebilen insanın yerine, düşünemeyen insanı yaratıyor.

Petrolü kontrol ederek ülkeleri, gıdayı kontrol ederek insanları yönetiyor.

Yaratılan zenginliğin yüzde seksen ikisini yeryüzünün yüzde birine teslim ediyor.

Kâr ederken hasta, tedavi ederken kâr ediyor.

Yangını çıkaranlardan yangını söndürmeyi bekleyen algıyı yaratıyor.

Nükleer intiharı ve ekolojik felaketi önleyecek hiçbir adım atmıyor.

Büyük hırsızları görünmez kılmak için küçük hırsızları cezalandırıyor.

Cehennem ile korkutup, cenneti pazarlayıp satmaya çalışıyor.

Bilimsellik kılığına sokulan ideolojik safsatalarla toplumu aldatmaya, yanıltmaya devam ediyor.

Sekiz milyar insanın yaklaşık 80 milyonunu zevk ve sefa içinde yaşatırken 7 milyar 200 milyonunu ise yoksulluk ve açlık sınırında yaşatıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’ya göre;

Dünya tarımının 12 milyar insanı besleyebileceğini ileri sürerken 8 milyar insanın 1.2 milyarını açlıkla burun buruna bırakıyor.

Ekonomiyi toplumun hizmetine değil, toplumu ekonominin hizmetine sunuyor.

Dünya çapında dinler-mezhepler-uluslar-ırklar savaşımı yönünde gerici toplumsal kutuplaşmalar, kapışmalar, çatışmalar üretiyor.

Bu durumda çöküş kaçınılmaz oluyor ve insanlığın önünde sadece iki seçenek kalıyor:

1. Ya, nükleer savaş ve ekolojik felaketlerle çöküşün altında kalacak.

2. Ya da insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtaracak.


Kaynakça:

– Çöküş: Fikret Başkaya. Yordam kitap

– Faşizim, ırkçılık, ayrımcılık yazıları: Ütüpya yayınları

– Yeni Faşizm: Ergin Yıldızoğlu. Cumhuriyet yayınları

– İmkânsız Sermaye: Alp Altınörs: Yordam yayınları

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir