Kopma Anı – Gökçe Bilgin

Bazı şeyler (kitap, film, şarkı, öğretmen, arkadaş, sevgili…) “kopuşa” neden olabilir. Kopma insana zarar verdiği gibi kendini ve yaşamı tanımak için de bir fırsattır.

Film Camus’un bir alıntısı ile açıldı.

2012 yılında gösterime girmiş olan filme daha önce de denk gelmiştim. Ama klasik idealist öğretmen ve travmatik gençlere dair bir yapımdır diye uzak duruyordum.

Filmin başrol oyuncusu, Adrien Brody’i ilk defa “Piyanist” filmindeki melankolik performansıyla; yine film gösterime girdikten bir kaç yıl sonra izlemiştim. Bu geç kalmışlığı o romantik söyleme bağlamazsanız sevinirim. (Urfa’da sanki Oxford vardı da biz mi gitmedik?) Bazı filmleri sonra izlemiş olmayı bir kayıp olarak görmüyorum. Bizi etkileyecek durumlarla bir şekil karşılaşırız. Eğer yeteri derece de buna istekli olursak.

Birçoğumuz Adrien Brody’i 2003 yılı Oscar törenindeki performansıyla da hatırlarız. (Hafif bir tebessüm.) Brody, ismini anons eden ünlü yıldız Halle Berry’ye sarılarak Oscar tarihinin en ünlü öpücüğüne imza atmıştı.

(Halle Berry, çok güzel.) Bu sıcak sahneden sonra Halle Berry’i merak etmiş, oynadığı filmleri izlemiştim.”Monster’s Ball” filmindeki rolüyle de en iyi kadın oyuncu Oscar’ını kazanan ilk siyahi kadın oyuncuydu. (Yıl 2002)

Siyah ya da beyaz bir cilt rengine sahip olmanın ayrıcalıklarını ve kadın ya da erkek olmanın neleri ifade ettiğini o tarihe kadar ciddi olarak düşünmemiştim. (Oscar törenlerini hala merakla izlerim.)

“Ve hayatımda aynı anda hiç böylesine kendimden kopmuş ve bir o kadar da kendimde hissetmemiştim.”

Albert Camus

Bu alıntı aynı zamanda filmin de giriş cümlesiydi.

Daha önce Amerikan History X ile tanıdığım yönetmen Tony Kaye bu sefer de Detachment (Kopma) filmi ile karşımdaydı.

Film, bir okulda öğretmenlerin ve öğrencilerin birbirleriyle kesişme ve kopma noktalarını anlatıyor. Okulun öğretmenlerinin ortak noktası öğretmenliğe başlamadan önce bir farklılık yaratacaklarına dair sahip oldukları düşüncelerdir. Zamanla bu düşünceler tahammülü artıran bir arayışa dönüyor.

Bezmiş öğretmenlerin, öğrencilerin ve idarecinin bulunduğu okula bir gün Henry Barthes adında geçici olarak göreve başlayan yedek bir İngilizce öğretmeni atanır.

Okulun diğer öğretmenleri gibi yedek İngilizce öğretmenin de sorunları ve sürekli hatırladığı bir geçmişi var. (Nitekim öğretmenler, onlar da insan!)

Barthes’ın çocukluğu evi terk etmiş bir baba, intihar etmiş annenin bıraktıklarının gölgesinde geçer. Ailesinden geriye kalan tek yetişkin olan dedesiyle yaşamı da pek parlak değildir. Çünkü dede karşımıza bir hastane odasında intihar etmiş kızını incitip incitmediğini sorgularken çıkar. Aynı zamanda bir Alzheimer hastasıdır.

Barthes, genellikle geçmişini unutamayan, sürekli hesaplaşan, yalnız, içe kapanık, melankolik ve sorumluluk almak istemeyen bir kişiliğe sahip.

Öğrencilerin birçok asabi, saygısız tavrına karşı kendini savunan akıl veren idealist öğretmen tavrından ziyade; özdeşim yapan tepkiler verir. Örneğin çantasını duvara fırlatan bir öğrenciye şu tepkiyi verir.

O çanta, onun hisleri yok, içi bomboş. Benim de hislerim yok. Beni incitemezsin tamam mı?”

Filmin kilit noktalarından biri de öğrenci Meredith’in yaşadıklarıdır. Meredith, Barthes’e en yakın öğrencilerden birisidir. Yalnız, içe kapanık ailesi tarafından beğenilmeyen daima güzelleşmesi ve kilo vermesi için üzerinde baskı kurulan bir gençtir.

Filme dair ayrıntıları veriyor olmam izleyecek olanları etkilemeyecektir. Çünkü filmin melankolik ilerleyişi ve olayların varoluşsal kırılma noktaları önceden bilinince sürprizi kaçacak cinsten değiller. Film daha çok hissiz olmanın kolaylığını gözler önüne seriyor. Bir şeyleri önemsemek konusunda sınıfta kalan insanlığa; bu gençler sadece okulun ve öğretmenlerin eseri değil hepimizin eseridir. Bu mesajı iletme kaygısı taşıyan ideal olmayan bir anlatıma sahip.

Beklentinin ve umudun bir başkasına yüklenerek ama aslında kimsenin birbirini fark etmediği kaosun ortasında; üniversiteye giriş sınavlarında hedeflenen başarı çizgisini yakalamayan okullara; yeni öğretim teknikleri ve testler pazarlamayı çözüm olarak gören sistemi, açık bir şekilde eleştiriyor.

Öğrencilere 1984 kitabını okuyup okumadıklarını soran yedek öğretmenin söylemiş olduklarını alıntılıyorum.

“Doğru olmadığını bildiğiniz halde yalanlara kasten inanmak. Günlük hayatımızdan örnekler: Oh benim mutlu olmak için güzel olmam lazım. Güzel olmak için estetik yaptırmam lazım. Zayıf olmam, ünlü olmam, şık olmam lazım. Her gün 24 saat hayatımız boyunca bazı güçler, ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacak. Bu yüzden kendimizi savunmak ve bu saçmalığı beynimize sokma girişimleriyle mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek tarzda okumayı öğrenmeliyiz. Zihnimizi savunmak ve korumak için okuma alışkanlığı kazanmalıyız.”

Okumanın hayati önemi üzeri yapılan bu samimi konuşmayı işitmek isterdim. Tahtayı formüllerle doldurup, önüme bir yığın bilgiyi dökmek yerine aramızdaki öğretici- öğrenen çizgisini aşmış bir sohbetin geçmesini isterdim.

Burda herhangi bir öğretmeni suçlamak için değil bu çaba. Bu zincirin devam etmemesi için samimi bir paylaşım olarak değerlendirilmeli. Belki öğretmen olduğum için fazlaca hissiyatlı yaklaşıyor olabilirim. Ama bir grup gencin gözüne bakıp hayali ideal bir dünyayı anlatmak yerine, kendimi ve onları olduğu gibi içine alan bir sınıf ortamında olmak isterdim. 2018 Yaz Dönemi öğretmenlerin seminer çalışma konularından biri de Daniel Moulin’e ait olan “Eğitici Tolstoy”, kitabının incelenmesiydi.

Tolstoy’un eğitime bakış açısını ve çalışmalarını kısaca özetlemek gerekirse:

Bireysel özgürlüğü yöntem olarak benimsedi ve eğitimde okulların değil, hayatın belirleyici olduğu sonucuna vardı. Bütün zorlayıcı yöntemleri kaldırdı ve öğrencilerin kendi yöntemlerini geliştirmelerine izin verdi. Okulu terk etmek ve okula kaydolmak tamamen serbestti. Sınavlar, ödüllendirme ve cezalandırma sistemi yoktu. Eğitimin başlıca görevi, çocuklara olabildiğince az şey öğretmek ve bütün insanların eşit olduğunu fark etmelerini sağlamaktı.

Bu gibi bir bakış açısının incelenmesi bazı eleştiri ve noksanlıkların da ifade edilmesi açısından yararlı oldu.

Tekrar filme dönecek olursam, Meredith intihar eder. Okuldaki en yıkıcı manzaralarından biridir. En az yedek öğretmen Barthes kadar yersiz yurtsuz hisseden öğrencinin bu denli mutsuz olduğu ailesi, arkadaşları kısacası yaşamındaki kimse tarafından ciddiye alınmıyordu.

Kendisine yakın bulduğu kişi öğretmeni Barthes’dir. Ondan yardım almayı dener. Fakat Barthes’ da en az Meredith kadar sıkıntı içerisindedir. Sorumluluk almayan ve iletişime geçmeyen bir yaşam sürdürmektedir. Hatta bir otobüs yolculuğu esnasında tanıştığı Erica’yı evine aldığında sorumluluk ve beklenti yaşamına girmeye başladığı için dayanamaz, onu bir kliniğe emanet eder. Tekrar yersiz yurtsuz hayatına kavuşur. İlişkilerden, bağlanmaktan, sorumluluk almaktan kaçınan insanın yaşamdan kopmasına hissiyatlı bir yaklaşımla yaklaşan filmi; yoğun ve sonra daha yoğun bir suskunluk içinde izledim.

Sürekli kopan uzaklaşan değerler var. Bazen bunu fark etmek zaman alabiliyor. Biliyorum zamanın akacak olmasına müdahale edemeyiz. Ancak kayıplara müdahale belki de mümkündür. Bazı şeyler (kitap, film, şarkı, öğretmen, arkadaş, sevgili…) “kopuşa” neden olabilir. Kopma insana zarar verdiği gibi kendini ve yaşamı tanımak içinde bir fırsattır.

Kaynak: bianet.org

İlginizi çekebilir