Medu Sanat Topluluğu üyeleri kendilerini hem kültür işçisi hem de politik örgütçü olarak görüyorlardı. Çalışmalarının en iyi örneklerinde, bu iki varoluş tarzından hiçbiri Medu’da diğeri karşısında öncelik kazanmadı. Sanatçılık ve eylemcilik, yeni bir şey yaratmak için biraraya gelmişti: kendilerini hem bir mücadelenin, hem de o mücadelenin meydana getirmeye çalıştığı toplumun vazgeçilmez unsuru olarak gören, her yönüyle angaje bir birey.

2012 yılının sonbaharında, “Sanat Politik Değişimi Tetikleyebilir mi?” başlıklı bir panelde konuşmaya davet edilmiştim. Bu soruya cevap vermek için öncelikle soruyu karşıma bir problem olarak koydum, çünkü problemlerin çözüme ihtiyacı vardır. Sanatın politik değişimi hayata geçirip geçirmeyeceği sorusu, fazlasıyla açık uçlu olduğu için, cevap daima hem evet hem hayır olacaktır. Daha iyi bir soru, şu olabilir: “Günümüzde sanatçıların politik açıdan etkili eserler yaratması neden bu kadar zor?” Bana göre bunun ilk sebebi, neoliberalizmin sanatçılar olarak bizi iliklerimize kadar işgal etmiş olması. Sanatçı bugün kapitalizmin öncü kuvveti olan öznelliklerden biri konumunda: Bir sınıf olarak, düşük ücretler karşılığında uzun saatler çalışıyoruz, geçici ve duygulanımsal özgürlükler uğruna istikrar ve güvenceden vazgeçtik, ve girişimcilik neredeyse biyolojik özelliğimiz haline geldi. Kendi sanatsal markanızı inşa ederken, anlamlı, tabandan yükselen bir politik değişimi hayata geçirebilir misiniz? Bence cevap hayır.

Uzak bir coğrafyaya ve yıllar öncesine ait olmasına rağmen, otuz beş sene önce Güney Afrika’da hayata geçirilmiş bir proje, neoliberalizmin günümüz politik sanatına işlemesine karşı nasıl mücadele edebileceğimiz konusunda fikir verebilir: Medu Sanat Topluluğu. 1978-1985 yılları arasında faal olan Medu, çoğunluğu sürgün olan Güney Afrikalı kültür işçilerinin Botsvana’nın Gaborone kentinde kurdukları bir kolektifti. Grup, başlangıçta Siyah Bilinci Hareketi’nden etkilenmişti ve tüm üyeleri siyahtı, ama 1980’e gelindiğinde siyahların, beyazların, Hintlilerin ve “renkli”lerin –Güney Afrika’da melezler için kullanılan tabir– yer aldığı, apartheid’ı sona erdirmeye çalışan üyelerden oluşan enternasyonal bir kolektife dönüşmüştü. “Kökler” anlamına gelen Medu kolektifinin üye sayısı 15 ile 50 arasında değişiyordu ve birbirinden ayrı altı birimi vardı: Müzik, Tiyatro, Grafik, Fotoğraf, Edebiyat, Sinema. Kolektifin en tanınmış üyeleri, trompetçi Hugh Masekela ile yazar Wally Serote’ydi.

 

Thami Mnyele, Hugh Masekela

Medu Sanat Topluluğu üyeleri kendilerini sanatçı değil “kültür işçisi” olarak tanımlıyorlardı – hem kendilerini elit ve toplumdan yalıtılmış bireyler gibi görmedikleri için, hem de çalışmalarının tamamını kolektif diyalogla ve çoğu zaman kolektif üretim süreciyle ortaya koydukları için. Bütün birimlerin üyeleri, eserler hakkında tartışmak üzere biraraya gelirdi; grafik sanatlarıyla ilgili tartışmalara müzisyenler de katılır, sinemacılar edebiyat çalışmaları konusunda fikir beyan edebilirdi. Grafik biriminde yapılan afişlere ya ortak imza atılır, ya da hiç imza atılmazdı. Üye olmayanların Medu’nun çalışmalarına katılması da teşvik ediliyordu. Gaborone kentinde oturan herkes, afişlerin hazırlanmasına yardımcı olabiliyor veya tiyatro atölyelerine katılabiliyordu. Ayrıca birçok Güney Afrikalı sürgün, Medu’nun faaliyetlerine katılıyordu.

Kolektifin çalışmaları, gezici etkinlikler, yayınlar ve afişler yoluyla tüm dünyaya yayılacak apartheid-karşıtı bir kültür yaratmaya odaklanmıştı, ama birçok yayın ve afiş aynı zamanda sınırdan kaçırılıp Güney Afrika’ya da sokuluyordu. Medu üyeleri, sanat çalışmalarını politik mücadelelerinden veya hayatın diğer alanlarından ayrı tutmuyorlardı. Botsvana’ya sürgüne gitmeden önce Güney Afrika’da başarılı bir sanat kariyeri olan Medu üyesi Thami Mnyele şöyle diyordu: “Bir sanatkâr olarak benim için sanat yapmak, ailem için ev yapmamı veya ülkemi özgürleştirme mücadelesini tamamlayan bir şeydir. Kültür budur.” Medu’nun Güney Afrika içindeki en önemli bağlantılarından biri olan sanatçı Dikobee wa Magale Martins ise şöyle diyordu: “Sanatımız bir süreç haline gelmeli – insanların ilişki kurabileceği, özdeşleşebileceği, bir parçası olabileceği ve anlayabileceği, yaşayan, gelişen bir şey, yoksa insanlardan uzak, gizemli bir dünya ya da evren değil.”

Medu, insanların kültürel üretime katılımını sağlamak için, eylemcilere ve sanatçılara temel serigrafi teknikleri eğitimi veriyordu; hatta Güney Afrika gettolarında ve bantustan’larda kullanılmak üzere bavul içinde ülkeye sokulabilen serigrafi atölyesi modelleri bile üretmişlerdi.

Mnyele de dahil birçok Medu üyesi, Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) katılmış, kimileri de ANC’nin silahlı kanadı Umkhonto we Sizwe’ye (Halkın Mızrağı-MK) üye olmuştu. Botsvana’da insanlara sanat tekniklerini öğretirken, bir yandan da Güney Afrika’ya sızıp gettolarda savaş tekniklerini öğretiyorlardı. Fakat eski Medu üyelerinden Judy Seidman’ın dediği gibi, bu tek yönlü bir süreç değildi. Bazı sanatçılar ANC’ye ve MK’ya Medu’daki çalışmaları üzerinden katılırken, tersi de geçerli oluyordu: Başta silahlı eylem yürütmek için Botsvana’ya gönderilmiş olan ANC militanları, kolektif kültürel örgütlenme yoluyla kendini ifade etmenin de silahlı mücadeledeki faaliyetleri kadar önemli olduğunu hissetmeye başlıyorlardı.

                    1980’lerin başında Thami Mnyele Angola’daki MK kamplarında eğitim aldı. Bu sırada ANC için afiş, dergi kapağı ve çıkartma tasarladı. Bugünkü ANC logosunun ilk taslaklarını da bu dönemde hazırladı. Mnyele, 1982’de yüzlerce yazar ve sanatçının katıldığı Gaborone Kültür ve Direniş Festivali’nin düzenleme komitesinde yer aldı. 14 Haziran 1985’te, Gaborone’deki evinin önünde Güney Afrika Savunma Güçleri tarafından vurularak öldürüldü.

Apartheid-karşıtı hareketin tüm aşamalarında kültürel üretim vazgeçilmez bir unsurdu. Bunun bir sebebi de, Medu’nun “Üç İlke”sinde yatıyordu:

Sanatın mesajı, onu besleyen toplumun tasavvurlarından ve hayallerinden doğar; bir dâhinin, delinin ya da evliyanın şahsi esinlenmelerinin dışavurumu değildir.

Bir eserin her bir unsuru –maddi yapı, beceri ve teknik, sembol ve imge– anlama katkıda bulunmalıdır.

Seyircinin tepkisi temel önemdedir: Bir sanat eserinin mesajı, seyircinin onu kendi geçmişi ve deneyimleri çerçevesinde nasıl yorumladığına bağlıdır.

 

   

 

Medu üyeleri, sanat kariyerlerini apartheid-karşıtı hareketin, ANC’nin ve Güney Afrika kurtuluş davasının hizmetine soktular. Ama bu pürüzsüz ve sorunsuz bir süreç değildi; özellikle de ANC içindeki daha otoriter damarlarda, o dönem örgütle ilgili pek çok yanlış bulmak mümkün. Medu’nun, kendilerini ve eserlerini kolektif bütün içinde eritme, sanatçıdan kültür işçisine dönüşme çağrısı fazla ileri gitmiş, sanatın niteliksel değerlerinin bir mücadeleye katabileceği unsurları baştan devredışı bırakmış olabilir. İroniktir ki, apartheid-karşıtı hareketin mensuplarının kendi arzularını ve düşüncelerini ANC’nin sesi içinde bastırmaya hazır olması, sonunda aynı politik makinenin ekmeğine yağ sürmüş ve Güney Afrika’yı iliklerine kadar neoliberal bir topluma dönüştürme kabiliyetini güçlendirmiştir. Ülkede yaşananların faturasını sanata çıkarmak mümkün olmasa da, şunu unutmamak gerekir ki tamamıyla araçsallaştırılması mümkün olmayan kültürel eserler, hareketler içindeki dogmatizme ve baskıcı hiyerarşilere karşı bir set oluşturabilir. Fakat öyle görünüyor ki, tüm bu sorunlara rağmen Medu’nun hareketle kaynaşması politik açıdan olağanüstü etkili, ve nihayetinde son derece tehlikeli olmuştur. Birçok Medu üyesi bu yolda hayatını ya da sevdiklerini kaybetmiştir.

 

   

 

      

 

Medu Sanat Topluluğu üyeleri kendilerini hem kültür işçisi hem de politik örgütçü olarak görüyorlardı. Çalışmalarının en iyi örneklerinde, bu iki varoluş tarzından hiçbiri Medu’da diğeri karşısında öncelik kazanmadı. Sanatçılık ve eylemcilik, yeni bir şey yaratmak için biraraya gelmişti: kendilerini hem bir mücadelenin, hem de o mücadelenin meydana getirmeye çalıştığı toplumun vazgeçilmez unsuru olarak gören, her yönüyle angaje bir birey. Medu üyelerinin en büyük başarısı, Güney Afrika’nın baskıcı toplumsal koşullarından uzaklaşmalarını sağlayan sürgünlüklerinden faydalanarak, alternatif yaşam ve yaratım biçimleri kurmak için yaptıkları deneylerdi. Irkçılığın olmadığı, demokratik karar alma sürecinin işlediği, dışardan katılıma açık bir toplumun mikrokozmosunu kurdular. Üstelik bunu sadece Botsvana’da, kendileri için yapmadılar, faaliyetlerini, geride bıraktıkları topluluklara da etkin biçimde taşıdılar. Bu basit var olma biçimlerinin yansıttığı Güney Afrika hayali, apartheid devletini derinden sarsmıştı; bugünün neoliberal devletini de tehdit etme gücüne sahip olduklarına inanıyorum.

 

Josh Macphee’nin, “Confronting Neoliberalism: What We Can Learn From the Medu Art Ensemble” başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir, Signal 03: A Journal of International Political Graphics & Culture içinde, ed. Alec Dunn ve Josh Macphee (Oakland: PM Press, 2014), s. 132-152.

Kaynak: E-SKOP        (Çeviri: Elçin Gen)

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…