Paul Burkett, kendisinin “Marx ve Doğa” kitabı ile John Bellamy Foster’ın “Marx’ın Ekolojisi” kitabının, “toplum ve doğa arasındaki ilişkiler üzerine Marx’ın görüşlerinin anlaşılmasına kurucu katkıları”yla, bilim insanı-aktivistlerin “toplum-doğa ilişkilerini sınıf ilişkileri duruş noktasından ve insanlığın kurtuluşu ihtiyaçları açısından düşünen” yeni bir araştırma dalgasını başlattığını söylüyor. Kohei Saito’nun kitabının ise, Marx’ın ekoloji anlayışına dair bu kurucu çalışmaları daha ileriye taşıyan, genişleten ve derinleştiren üçüncü halka olduğunu belirtiyor: “Saito’nun çalışması Marx’ın kapitalizm eleştirisinde ve komünizm projeksiyonlarında anti-ekolojik bir şeyler olduğunu iddia etmeyi daha da zorlaştırıyor.” [1]

Burkett’in ve Foster’ın bu kitaba dönük övgülerine katılmak tam anlamıyla mümkün değil. Çünkü “Marx’ın kapitalizm eleştirisinde ve komünizm projeksiyonunda anti-ekolojik bir şeyler olduğu” spekülatif iddialarına karşı mücadele etmenin yolu, Marx’ı yine spekülatif olarak Ricardo ve Malthus ile eklektize etmeye çalışmak değil. Saito’nun çalışması ise ne yazık ki buna eğilim gösteriyor.

Saito; Marx’ın kapitalizm-doğa ilişkilerine ve doğa ve tarım bilimlerindeki gelişmelere dair çalışma ve düşüncelerini, bu çalışmalarındaki gelişim ve değişim aşamalarını bilimsel bir nesnellikle analiz edemiyor. “Ekolojik Marx okuma” çalışması, kitabının bir dizi bölümünde, özellikle ikinci bölümünde, bilimsel analiz ve açıklamalardan ziyade yapı-bozumcu hermenotiğe doğru kayıyor. [2]Marx’ın “yarım kalmış ekososyalizm niyetleri”ne dair yorumsamaları, Marx’a atfedilen (Marksolojik) sıradan bir anaakım ekoloji kurgusuna dönüşebiliyor.

Marksoloji üzerine

2000’li yıllarda kapitalizmin ağırlaşan krizleri ve dünya çapında sınıf savaşımı ve isyan dalgalarının yeniden gelişmesi, Marx’ın bilimsel-eleştirel prestij ve otoritesini yeniden yükseltiyor. Marx’a olan ilgiyi artırıyor. Yalnızca ekonomi-politik eleştirisi, krizler, yeni teknolojiler ve sınıf tartışmalarında değil, sol ve sosyalistler tarafından uzunca bir dönem ihmal edilmiş, bir dizi güncel kritik ve ağır sorunda da Marx’a olan ihtiyacı büyütüyor. Çok çeşitli konu ve alanlarda, Marx’ın sayısız not defterinin de yayınlanmaya başlamış olmasıyla, Marx araştırmaları hızla çoğalıyor. Özellikle de Marx’ın, sistematik bir teorisini yapmadığı ya da yapma fırsatını bulamadığı bir çok konuda da, Marx’ın yaklaşımlarını inceleme, çeşitli yapıt mektup ve not defterlerinde bulunan düşüncelerini sistematize etme ve Marx’a dayalı bir anlayış geliştirme iddiasını taşıyan çok sayıda çalışma birbirini izliyor: Marx’ın diyalektiği, Marx’ın sosyalizmi, Marx ve devlet sorunu, Marx’ın etnolojisi, Marx’ın ekolojisi, Marx’ın toplumsal cinsiyet/yeniden üretim konusuna bakışı, Marx’ta zaman kavramı, Marx’ta genel zeka kavramı, Marx ve bilişim teknolojileri, Marx’ın ulusal, sömürge ve yerli sorunlarına yaklaşımı, Marx ve dünya edebiyatı, vd.

Bir yanıyla çok iyi bir gelişme. Bir dönem boyunca neoliberal/post-mortem rüzgarları da arkalarına alıp “Marx’a ölü köpek muamelesi yapan”; Marx anti-ekolojikti, Marx cinsiyet körüydü, Marx teknolojik deterministti, Marx Avrupa merkezciydi, Marx lineer ilerlemeciydi, Marx devletçiydi, Marx ütopyacıydı, vb vb diye atıp tutanlara, giderek daha güçlü, daha özgüvenli yanıtlar veriliyor. Bu, Marx’ın kendi kafalarındaki gotik hayaletleriyle gölge boksu yapmayı bir borsa trendi haline getirenlerin seslerini tümüyle kesmese de, alanlarını giderek daraltıyor. Marx’ı dikkate almak, Marx’ın gerçekte ne söylediğiyle yüzleşmek zorunda bırakıyor. Tek kelimeyle, Marx yeniden bir referans haline geliyor. Hatta, eleştirel bir gözle incelemek ve not edip belli değerlendirmeler yapmakla birlikte, tam uzmanı olmadığı, sistematik yazılarının olmadığı, yayınlamayı düşünmediği konu ve alanlarda bile!

Marx kuşkusuz mesih veya peygamber değildi. 150 yıl sonrasının her derdine deva reçeteler yazmaya kalkışmadı. Ama bugün ve belki komünist topluma kadar, tükenmez bir başvuru kaynağı olmaya devam etmesi; 1- Tarih bilimsel-eleştirel-devrimci teorisinin temellerinin sağlamlığına, 2- Kapitalist sistemin çelişkin tarihsel hareket yasalarını açıklaması ve eleştirmesinin o günden bugüne kadar sayısız kez sınanmış ve doğrulanmış olmasına, 3-Tarihsel-diyalektik maddeci yönteminin gelişkinliğine, 4- Çok yönlü ve disiplinlerarası bilgi birikiminin muazzamlığına, yani kendi dönemi ve öncesindeki insanlık tarihinin bilgi ve deneyim birikiminden erişebildiği dikkate değer ne kadar katkı varsa eleştirel bir gözle incelemiş ve özümseyerek aşmaya çalışmış olmasına dayanır. Yazmayı veya yayınlamayı düşünmediği veya fırsat bulamadığı konularda, çeşitli yapıt, mektup ve defterlerine dağılmış olarak bulunan notlarını önemli kılan da bunlardır.

Bu yüzden Marx ve Engels’in, sağlıklarında yayınlanmamış yapıtları, mektupları ve not defterleri dahil toplamı 55 bin sayfayı bulan devasa külliyatı halen önemli bir potansiyel taşımaya devam ediyor.

Ancak bu külliyatın ve son dönemlerde yayınlanan not defterlerinin incelenmesinin ilk ve temel koşulu şudur: Marx’ın (ve Engels’in), felsefe, ütopik sosyalizm ve ekonomi-politik eleştirisinden gelerek (ve doğa bilimleri, evrim, matematik, teknoloji, tarih yazını, etnoloji, hukuk, uluslararası ilişkiler, sanat ve edebiyat gibi bir çok başka disiplinin eleştirisini de kapsayarak) kapitalizmin bütünsel eleştirisine ve dolayısıyla gelişkin bir komünizm perspektifinin temel çizgilerine doğru genişleyen magnum opusu Kapital’dir. Bu yüzden Kapital’den önceki ve sonraki yapıtları ve bir kısmı daha gün ışığına çıkan not defterleri, ancak Kapital’i derinlemesine özümsemiş olarak, Kapital temel ve ekseninde incelendiğinde gerçek anlamını kazanabilir.

Kapital inkar veya tahrif edilerek, Marx’ın önceki ya da sonraki eserlerinden, veya son dönemde gün ışığına çıkan not defterlerinden durmaksızın (Kapital’deki kapitalizmin devrimci eleştirisine “alternatif”) kurgusal “yeni Marx” hayaletleri türetmek ise, Marksistlerin değil akademik Marksolojinin uzmanlık alanıdır. [3]

Bu daha önce, Batılı aydınlar tarafından “Kapital her şeyi ekonomik determinizme indirgiyor” demagojisiyle, 1844 El Yazmaları üzerinden, Marx’ı, devrimci temelde aşmış olduğu spekülatif felsefe ve hümanizm mecrasına yeniden çekerek yapılmıştı. Althusser tarafından Kapital’in gelişkin diyalektiği ve tarih bilimi reddedilerek, Spinozacı ve yapısalcı bir skolastik Marx icad edilerek yapılmıştı. Negri tarafından Grundrisse üzerinden yine Spinozacı, ama bu kez post-yapısalcı “imparatorluk, çokluk, gayrı-maddi emek” kurguları icad edilerek yapılmıştı. David Harvey tarafından, Kapital’deki emek-değer teorisi ve sınıf ekseni silikleştirilerek, “yeni ilkel birikimci” bir Marx icad edilerek yapılmıştı. Michael Heinrich tarafından Kapital’deki toplumsallaşan üretici güçler/kapitalist üretim ilişkileri çelişkisi ve kar oranlarının düşme eğilimi yasası “Engels’in uydurması” ilan edilerek, yapılmıştı.

Marksolojinin son dönemlerdeki yeni trendi, Marx’ın Kapital öncesi değil sonrası etnoloji, prekapitalist toplumlar, doğa bilimleri üzerine defterlerinden en yeni “başka Marx” hayaletleri türetmek. Tabii yine Kapital’i, yani Marx’ın ekonomi-politik eleştirisinin, kapitalizm eleştirisinin, devrimci tarih biliminin en üst noktasını yadsıyarak, budayarak ya da tahrif ederek. Bu yüzden bizim için Marx’ın/Marx’a dayalı/Marksist gibi ayrımlardan daha temel olan, gerçek tarih bilimsel-devrimci Marksizm ile akademik-spekülatif Marksoloji arasındaki ayrım ve karşıtlıktır. Bu ayrım ve karşıtlık, Marx’ın Kapital’i eksenindendir. Çünkü Kapital’i red ya da tahrif eden bir yaklaşım, özünde açık ya da örtük olarak Marksizmi reddetmiş olur.

Marksizmin 2000’li yıllarda yeniden yükselişe geçmesinin kötü tarafı da işte bu: İşçilerin, kadınların, genç kuşak öğrenci ve aydınların, doğa savunucuların Marx’a yeniden artan ilgi, ihtiyaç ve arayışlarına kafa karışıklığı telkin eden “Marx(tan niyet) okumaları”nın adeta bir Marksoloji endüstrisine dönüşmeye başlaması. Bu yüzden kimi iyimser Marksistlerin Marx üzerine araştırmaların son dönemki büyük artışından bir “Marx rönesansı” beklentisine girmesinin aksine, bu bizim için, Marksolojiye karşı Marksist eleştiri silahını kuşanacağımız teorik bir savaşım alanıdır. Eğer ekonomi, siyaset, ideoloji, sınıf, kadın, ekoloji, bilim, sanat gibi tüm alanlardan gerçek bir bütünsel-birleşik bilimsel-devrimci “Marx rönesansı” yaşanacaksa, bunun bir cephesi de, Marksizmin teorik savaşım içinde savunulması ve geliştirilmesi olacaktır.

Saito’nun “kapitalizmin temel çelişkisi”nin zeminini kaydırması

Saito kapitalist üretim tarzının doğayla çelişkisinin, kapitalizmin temel çelişkisi olduğunu ileri sürüyor: Marx için “kapitalizmin çevresel sürdürülemezliği sistemin ana çelişkisidir (the contradiction)”… Marx son döneminde metabolik yarılmanın “kapitalizmin en ciddi sorunu olduğunu” farketmeye başlamıştır; “Marx’ın ekonomi-politik eleştirisi tamamlansaydı, insanlık ile doğa arasındaki ‘metabolik etkileşim’in bozulmasına kapitalizmin temel çelişkisi olarak çok daha güçlü bir vurgu yapardı.”… Marx için doğal sınırlarla çatışma “kapitalist üretim tarzının temel çelişkisidir”. [4]

Saito Marx’a atfetmeye çalıştığı bu “temel çelişki” varsayımı çerçevesinde, Marx’ın teorisini oldukça eklektik ve seçmece biçimde “yeniden yapılandırmaya” girişiyor. Marx’ta ve Kapital’inde asıl temel olan devrimci diyalektik tarih bilimini ve kapitalizmin bütünlüklü devrimci eleştirisini dağıtıyor. Kapitalizmin uzlaşmaz iç çelişkileri olarak; üretici güçlerin toplumsallaşma niteliği/kapitalist üretim ilişkilerin özel biçimi (özsel) çelişkisini yok sayıyor. Bununla içsel bağlantı içindeki emek-sermaye (temel) çelişkisini ise silikleştiriyor, kapitalizmin dışsal olduğunu varsaydığı doğa çelişkisine tabi ve tali bir çelişki haline getiriyor.

Kapitalizmin doğayla çelişkisi temel çelişkiyse, kapitalizmin her türlü toplumsal çelişkisi ve sonuçları; örneğin ücretli kölelik, artı-değer sömürüsü, açlık, yoksulluk, işsizlik, özgürlüksüzlük, ataerkillik, ulusal sorunlar, hatta emperyalizm ve faşizm… buna tabi ve tali, yani bundan kaynaklanıyor demektir.

Bu örtük biçimde Malthusçu bir yaklaşımdır. Tıpkı Malthus gibi, toplumsal çelişki ve sorunları, doğayla çelişki ve sorunlara bağlayarak doğallaştıran bir yaklaşımdır.

Nitekim Saito, kitabının ikinci bölümünde Marx’ı kurgusal biçimde Malthus’la (ve Ricardo’nun “azalan verimler yasası”yla) uzlaştırmaya çalıştığında bu örtük Malthusçuluk açığa çıkıyor.

Saito bu “temel çelişki” varsayımını, Marx’ın yaşadığı dönemdeki tarımsal verimlilik tartışmalarından türetmeye çalışıyor. Ona göre Liebig ve Fraas’ın çalışmaları (kapitalizmde) tarımsal verimliliğin mutlak biyo-kimyasal ve fizyolojik sınırları olduğunu göstermişti, Marx da son dönemlerinde bu yüzden daha önceki üretkenlik ve toprak-tarım konusundaki analizlerinden kuşkuya düşerek, Malthus ve Ricardo’nun görüşlerine yaklaşmaya başlamıştı?

Saito Marx’a dair kurgularının örtük Malthusçu ve Ricardocu öncülleriyle, Liebeg’in toprağın canlılığının tükenmesi ve Fraas’ın ormansızlaşma ve iklim teorilerinden, kapitalizmin tarımdaki “mutlak sınırları”na, oradan da kapitalist üretim tarzının doğayla çelişkisinin kapitalizmin temel çelişkisi olduğuna sıçrıyor. Tipik formal mantık: Kendisi kanıtlanması gereken varsayımını, diğer şeyleri buna göre kurgulayarak, kanıtlamış olduğunu sanıyor.

Bu kurguların mantıki sonucu da, Marx’ın kapitalist üretim ilişkileri devrimci sosyalist temelden aşılmadan toplum-doğa çelişkisi ve doğa tahribatı sorunları çözülemez anlayışını başaşağı çevirerek; kapitalizmin tarımdaki mutlak sınırlarından kaynaklanan doğayla olan temel çelişkisi sorunu çözülmeden toplumsal çelişki ve sorunlar çözülemez, oluyor.

Saito’nun yaklaşımının mantıki sonucu bu olduğu halde, işi buraya vardırmaya bir kayıt koymak zorunda kalıyor. Daha önce Burkett’in göstermiş olduğu gibi, kapitalizmin yol açtığı ekolojik felaketlerin (dolayısıyla kapitalizmin doğayla çelişkisinin) kendi başına kapitalizmin sonunu getirmeyeceğini, kapitalizmin yol açtığı her türlü ekolojik yıkım ve felakete uyarlanarak uyum sağlayabileceğini söylüyor. Böylece Saito’nun yaklaşımı büsbütün eklektik hale geliyor. Varsayımlarının kurgusal realizasyonu ile gerçekte yadsınması arasında gidip gelen bir kargaşaya dönüşüyor.

Çünkü “kapitalizmin doğal sınırları” çelişkisi, kapitalizmin sonunu getirme eğilim ve potansiyeli taşımıyorsa, zaten kapitalizmin temel çelişkisi değil demektir.

Öncelikle şu: Kapitalizmin doğayla çelişkisi, kapitalizme dışsal bir çelişki değil kapitalist üretim tarzının içsel bir çelişkisidir. İkincisi, kapitalist sistemin içindeki asıl uzlaşmaz çelişkiler, üretici güçlerin toplumsallaşma niteliği/kapitalist değer ilişkilerinin özel biçimi ve emek/sermaye çelişkileridir. Üçüncüsü, kapitalizmin doğayla olan içsel çelişkisi de, daha en baştan herhangi bir metadaki kullanım değeri/değişim değeri çelişkisinden başlayıp üretici güçleri toplumsallaşması/kapitalist üretim ilişkileri çelişkisine kadar, kapitalist üretim sürecinin tüm evre ve safhalarına, yani toplumun iç çelişkilerine içerili olan, bu çelişkilerle birlikte uzlaşmaz ve temel bir karakter kazanan bir çelişkidir.

Saito ise, bir yandan anaakım küçülmeci ekolojizmin Malthusyan varsayımlarından (üretim ilişkilerinden bağışık olarak; üretim, üretkenlik ve ihtiyaçlar ile doğal sınırlar çelişkisi) sıyrılamıyor, diğer yandan Marksist olma iddiasıyla kapitalist üretim ilişkileri sorununu bir yana bırakamıyor. Bu ikisini, kapitalist üretim ilişkilerini “metabolizma/metabolik yarık” teorisine indirgeyerek uzlaştırmaya çalışıyor. Ama kapitalist üretim ilişkilerini salt metabolik sorun çerçevesinde el alınca sınıfsal-toplumsal çelişkiler buharlaşmaya başlıyor. İçinden çıkılmaz, zaten kendisinin içinden çıkamadığı, biraz ekonomi-politik eleştirisi, biraz kapitalizmin (tarihsel-toplumsal sınırları değil ama) doğal sınırları tartışması, biraz Ricardo’nun “azalan verimler yasası”, biraz Malthus derken tam bir eklektik ve senkretik kargaşaya dönüşüyor. [5]

Marx’ın Kapital’i neyin teorisiydi?

Saito Marx’ın Kapital’inin “bir metabolizma teorisi” olduğunu ileri sürüyor.

Saito’nun en azından bu konuda kendisiyle tutarlı olduğu söylenebilir. Kapitalizmin doğal sınırlarla çelişkisi kapitalizmin temel çelişkisi addedilince, Marx’ın Kapital’i de bir anda “bir metabolizma teorisi”ne dönüşüveriyor.

Kapitalist üretim tarzının, üretimin toplumsal olduğu kadar doğal koşulları üzerinde ve emek kadar doğa üzerinde yarattığı tahribatın, ve metabolik teorinin Marx’ın düşüncesinin ve Kapital’inin önemli bir bileşeni olduğu kuşkusuz doğrudur. Bu zaten Burkett ve Foster’ın yapıtlarında yeterince vurgulanmış ve gösterilmişti. Ama Saito’nun yaptığı, bunun da ötesine geçen, başka bir şey. Saito, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin bütünlüklü analizinden bir ekolojik eleştiri sistematiği çıkarsamak yerine; tam tersini yapmaya çalışıyor. Marx’ın teorisinin içsel bütünselliğini dağıtarak ve gevşeterek, bu bütünden yalıtmaya çalıştığı tek bir bileşenine, ekolojiyle ilişkili bağlamlarına, onu da daraltılmış bir metabolizma sorununa indirgiyor. Sonra dönüp Marx’ın teorisini buna uyarlamaya çalışarak yeniden kurguluyor.

Bazan da, Marx’ın ekonomi-politik eleştirisinden algıladığı şeylerle Marx’a atfettiği kendi sınırlı ekoloji anlayışını iç içe geçirmeye çalışarak tam bir eklektizme yol açıyor. Buna geleceğiz, önce ilki üzerinde duralım.

Bu indirgemeci yöntem, Marx ve Engels’in felsefi idealizm olarak tanımladığı şeydir: Önce gerçek toplumsal-maddi bütünlüğün bir parçası bu bütünlüğünden (bütünle ve diğer bileşenlerle içsel ilişkilerinden) kopartılarak soyutlanır, sonra dönüp, gerçeğin biricik özü ilan edilen bu kendinde-soyut ve parça-kavramdan spekülatif bir “öz-hakiki, yeni bütünsellik” kurgusu türetilir!

Bu yöntem, Saito’nun sandığının aksine, Marx’ın teorisinde gerçekten varolan ekolojik eleştirinin daha büyük potansiyelini açığa çıkarmıyor. Tam tersine, teorinin bütününü bir bileşenine, onu da daraltılmış bir metabolizma kuramına indirgeyip dağıtıyor, anlaşılmaz hale getiriyor. Marx’ın yapıtının bütününden kopararak kendine göre yeniden kurguladığı bu bileşenden “tümevarım” yapmaya çalışırken, “tümdengelimi”, yani Marx’ın teorisinden bütününden bu bileşenini analiz edip tutarlı bir şekilde geliştirmeyi unuttuğundan, Marx’ın ekolojik düşüncesinin de içini boşaltmış, anaakım küçülmeci ekolojizme doğru çekerek sıradanlaştırmış oluyor.

Metabolizma teorisi Kapital’in önemli bileşenlerinden birini oluşturur, temelini ya da temel çerçevesini değil. Kapital’in temelini kapitalizmin (değer, artı-değer, göreli artı-değer, sermaye birikiminin mutlak genel yasası, kar oranlarının düşme eğilimi yasasası gibi) hareket yasalarının iç çelişkilerinin açımlanması çerçevesinde, kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin, aslen de üretici güçlerin toplumsallaşması/kapitalist özel üretim ilişkileri ve emek-sermaye çelişkilerinin tarihsel gelişim süreç ve doğrultusunun (komünist devrim eğiliminin) incelenmesi oluşturur.

Toplum ile doğa arasında “metabolik madde alışverişi”, bugüne kadar ki tüm üretim tarzlarında vardır. Sosyalizm/komünizmde de olacaktır. Bu yüzden kullanım değerlerine dayalı metabolik etkileşimle sınırlı bir bakış, kapitalizmin tarihsel özgüllüğünü gözardı ederek ebedileşme tehlikesi yaratır. Saito gibi “metabolik etkileşimin kapitalist biçimi” diyerek de sorunu çözmüş olmazsınız. Çünkü metabolik etkileşim teorisi toplum ile doğa arasındaki ilişkiye dairdir. Kendi başına insanlar arasındaki etkileşime; toplumsal üretim ve yeniden üretim ilişkilerine dair bir şey söylemez. Başka deyişle, metabolik etkileşimi temele koymak, insanlar arası toplumsal ilişkiler sisteminin ne olduğunu silikleştirmek anlamına gelir.

Bu yüzden Marx, Kapital’de metabolik teoriye önemli bir yer vermekle birlikte, Kapital’deki analizlerini ne metabolik teoriden başlattı ne de metabolik teoriyi Kapital’in temeline yerleştirdi. Kapital’deki tarihsel-diyalektik analizini metadan, metadaki değişim değeri/kullanım değeri çelişkisinden başlattı, üretici güçlerin toplumsal niteliği/kapitalist üretim ilişkisi çelişkisine kadar geliştirdi. Başka deyişle, kapitalist üretim tarzının bütünlüklü bilimsel-devrimci eleştirisini temele koydu. Kapitalist üretim tarzının doğayla iç çelişkisini de kapitalizmin hareket yasalarının iç çelişkinliği bağlamında ele aldı.

Çünkü Saito’nun Marx’ı başaşağı çevirerek yapmaya çalıştığı gibi, genel olarak metabolik teoriden ya da kapitalizmdeki metabolik yarılma teorisinden yola çıkarak ve temele bunu koyarak, kapitalist üretim ilişkilerini ve hareket yasalarını açıklamak ve analiz etmek imkansızdır. Marx böyle bir şeye kalkışsaydı, ne ekonomi-politik eleştirisi ne kapitalizmin bütünsel bilimsel-devrimci eleştirisi diye bir şey olurdu. Kapital’in alt başlığı da “Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili” olmazdı.

Çünkü metabolik teori, hele ki Saito’nun ele aldığı Liebeg’teki naif biçimiyle, kapitalist üretim tarzını açıklayamaz. Tam tersine, metabolik yarılmanın kapitalist üretim tarzının gelişimi ve hareket yasalarıyla açıklanması gerekir. Kendisi açıklanması gerekeni açıklanmış sayar ve her şeyin açıklayıcısı haline getirmeye kalkışırsanız, formal mantıktan öteye geçemez, kapitalizmi de açıklanamaz hale getirirsiniz.

Zaten bu yüzden, Foster ve Burkett, metabolik yarılma teorisinin Liebeg’teki ilk biçiminin ötesine geçerek, Marx’ın teorisinde (temel olduğunu söylemekten kaçınsalar da) merkezi bir yer tuttuğunu gösterebilmek için, onu durmaksızın genişletmek zorunda kalmışlardı. Metabolik, sonra metabolik-enerjetik, sonra yalnızca mekansal değil zamansal yarılma, vb. [6]

Saito’da ise Marx’ın enerji teorisi, evrim teorisi, zaman teorisi incelemeleri yok. O sadece metabolik teorinin Liebeg’teki ilk naif biçiminden ve Fraas’ın tarımsal fizyoloji teorisinden, “yeni” bir “Kapital” sürümü kurgulamaya çalışıyor.

Kaldı ki Marx’ın Kapital’inde değil ama, Saito’nun “metabolik Kapital”inde sanayi diye bir şey yok. Saito, Marx’ın kapitalist üretim tarzının bilimsel-eleştirel analizinden, fabrikaları ve sanayiyi bir bütün olarak buharlaştırıyor! Marx’ın doğa bilimleri ilişkisini yalnızca tarıma, onun da sınırlı bir zaman kesiti ve bağlamına daraltıyor. Marx’ın doğa bilimleri ile üretim teknikleri arasında kurduğu ilişkileri sansürlüyor. Öyle ki, Marx’tan tarım-doğa bilimleri üzerine yaptığı bir alıntı, Kapital’in sanayi-tarım ilişkisi üzerine bölümünde olduğu halde, Marx’ın sanayi ve sanayi-tarım ilişkisi (ve doğa bilimleri) analizlerini de buharlaştırıyor.

O zaman daha bir açığa çıkıyor ki, Saito’nun derdi Marx’ın ekolojik görüşlerini Marx’ın teorisinin bütününden analiz etmek değil. Daha ziyade, Marx’ı anaakım küçülmeci ekolojizmin ağzının tadına göre doğrayıp Malthus ve Ricardo ile birlikte yoğurup servis etmek.

Değişim değeri/kullanım değeri çelişkisi üzerine

Saito, Marx’ın Kapital’de değişim değeri/kullanım değeri çelişkisinden başlayarak sarmal olarak geliştirdiği kapitalist üretim tarzının içsel çelişki ve hareket yasalarını anlamamış görünüyor.

Metabolizma kuramının Marx’ın Kapital’inin (ve dolayısıyla sermayenin ve kapitalizmin) temelini oluşturduğunu ileri sürerken, aslında örtük olarak kullanım değerinin, kapitalizm analizlerinin temeli olması gerektiğini ileri sürmüş oluyor.

Gerçekten de bir çok anaakım küçülmeci ekolojistin Marx’ın ekonomi-politik eleştirisine alerjisi, değer, artı-değer vd yasaların kullanım değerinden soyutlanarak ele alınmasından, Marx’ı kullanım değerlerine, dolayısıyla doğaya ilgisiz olduğu iddialarını buna bağlamalarından kaynaklanır. Saito da, Marx’ı değilse bile Marksistleri ekonomi-politik eleştirisini kullanım değerinden soyutladıkları için suçlayanlar kervanına katıldıktan sonra, bir iki yerde, Marx’ın kullanım değerlerinin de ekonomideki etkisini ele aldığını göstermeye çalışıyor.

Anlamadıkları şu: Kapitalist değer üretimi ilişkileri zaten değişim değerinin kullanım değerinden soyutlanmasına dayanır ve ancak metaların bu gerçek soyut emek-zaman değeri niceliği bağlamında analiz edilebilir. Ama bu Marx’ın kullanım değerini bir yana bıraktığı anlamına gelmez. Kullanım değerini değişim değeri ile çelişkisi içinde ele aldığı anlamına gelir.

Nitekim Kapital herhangi bir metada tohum olarak kriz potansiyeli taşıyan kullanım değeri/değişim değeri çelişkisinden başlayarak, ve bu çelişkinin kapitalizmin ele aldığı her hareket yasasında sarmal olarak nasıl genişleyip geliştiğini göstererek, son noktasında kapitalizmde, üretici güçler/üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gösterir ve kanıtlar.

Dolayısıyla Saito’nun Marx’ın yalnızca değer ilişkilerine değil kullanım değerine de önem verdiğini birkaç örnek üzerinden göstermeye çalışması yanlış değil. Ama bundan değer ilişkileri ile kullanım değerini birbirine katıştırarak çıkardığı sonuç; yani Marx’ın son döneminde ekonomi-politik eleştirisinden kuşkuya düşüp kapitalizmden geriye doğru prekapitalist kullanım değerlerine dayalı tarım toplumlarına doğru bir arayışa girdiği türünden spekülatif yorumsamaları tamamen yanlış.

Çünkü kapitalist değer ilişkileri bu basitlikle kaldırılarak kullanım değerine dönülemez. Eğer sorunu bu basitlikte ele alırsanız, ekososyalizminiz de anaakım küçülmeci ekolojizmin Malthusyan/Marksolojik kırması bir versiyonu olmaktan ileri gitmez.

Saito, Marx’ın Kapital’inin herhangi bir metadaki kullanım değeri/değişim değeri çelişkisinden başlayarak üretimin, emeğin (kullanım değeri olarak) toplumsallaşan niteliği ile kapitalist özel değer ilişkileri çelişkisine doğru gelişen tarihsel-diyalektik maddeci yöntemini anlamış olsaydı, bu basit tuzağa düşmezdi.

Kapitalist değer üretimi ilişkilerinin, ancak üretimin, yeniden üretimin, emeğin, bireyin, proletaryanın toplumsallaşmasının gelişen koşulları temelinde kaldırılabileceğini görürdü.

Marx’taki gerçek ve gelişkin ekososyalizm potansiyelinin, asıl bu uzlaşmaz çelişkilerde ve bunların doğa çelişkisiyle bağının kurulmasında olduğunu görür, Marx’tan bir Malthusyan-Ricardiyen Marksoloji yaratma kurgularına son vermek zorunda kalırdı.

Özel emek toplumsallaşmaz mı?

Bu eleştirimizi, Saito’nun Marx’ın Kapital’ini ne kadar az ve tek yanlı anladığını gösteren bir örnek üzerinden teyid edebiliriz.

Saito, işbölümü, değer yasası ve kaynak tahsisi konusunda bir Japonya Marksizmi okulundan özetlediği bir değerlendirmesinde, yine şimdiye kadarki tüm Marksistlerin Marx’ı yanlış yorumladığını, sadece emek ürünlerinin toplumsallaşabileceğini ama  işbölümüne dayalı özel emeğin toplumsallaşamayacağını ileri sürüyor!

Eh öyle ya, özel emek toplumsallaşmıyorsa, o zaman gelişkin bir sosyalizmin koşulları da yok demektir, değeri sadece prekapitalist kullanım değerine dönerek yok edebiliriz? Marx konusunda ne büyük cehalet!

Oysa özel (belli bireylere ait, tekil) sermaye nasıl toplumsallaşıyorsa (anonim şirketler, tekeller, sermaye toplulukları, mali sermaye, farklı sermayelerin yeniden üretim süreçleri arasında giriftleşen bağlantılar, vb), ve bu Marx’a göre “kapitalist özel mülkiyetin kapitalizm sınırları içinde kalarak ilgası” anlamına geliyorsa; özel emek de o kadar toplumsallaşabilir demektir. Kullanım değerine dayalı farklı nitelikteki emek alan ve süreçlerinin giderek daha fazla birbirine bağlı gelmesi, işteki çeşitlenme, vasıflı emeğin durmaksızın genel emeğe doğru indirgenmesi, vd.

Üretimin ve emeğin toplumsallaşması temelinde, sermaye nasıl ki özel sermaye olmaktan çıkıyor, Marx’ın yerinde kavramıyla “toplumsal sermaye” haline geliyor, ama kapitalizm sınırları içinde yine özel üretim ilişkileri ve özel mülk edinme biçimine devam ediyorsa…. Emek de özel emek olmaktan çıkıyor, toplumsallaşmış emek haline geliyor; ama kapitalizmde halen kapitalist işbölümü, meta, vb dolayımlarına bağımlı olmaya devam ettiği için, özel olarak kalıyor. [7]

Ama Saito formal mantık ile görecilik arasında gidip gelen düşünce tarzıyla, Marksist diyalektiği kavrayamıyor. Özel emek özelse toplumsallaşamaz, toplumsalsa o zaman da zaten özel olamaz diye düşünüp, emeğe toplumsallaşmayı yasaklamaya kalkışıyor.

Bu örnek Saito’nun, kapitalist üretim tarzının özsel, uzlaşmaz ve temel çelişkisi olarak; üretim ve emeğin/proletaryanın toplumsallaşmasına karşılık kapitalist özel mülk ediniş biçimi çelişkisini neden anlamadığını ya da bertaraf etmeye çalıştığını göstermeye yeterlidir. Üretim ve emek toplumsallaşamıyorsa, o zaman gelişkin bir devrimci sosyalizm de olanaksızdır, geriye ekolojik sorunu prekapitalist tarım alemlerinin simyacılığıyla çözmek kalır!

Engels üzerine

Saito’nun Marx’ın doğa bilimleri, doğa, kapitalizm-doğa ilişkisi üzerine görüşlerinin gelişme süreci   üzerine yazdıkları çok büyük boşluklar da taşıyor.

Saito en baştan Marksizmin iki büyük kurucusundan biri olan Engels’i bir kalem darbesiyle devre dışı bırakıyor. Neden? Engels doğa ve doğa bilimleri konusuna Marx’a göre daha hakim olduğu, daha çok şey yazdığı için mi? Saito Engels’e nasıl bir alerji duyuyor olmalı ki, Marx ve Engels’in birlikte yazdığı Alman İdeolojisi’ni bile Marx tek başına yazmış gibi gösteriyor?

Saito, Marx ve Engels’in doğa bilimleri üzerine çalışmalarında, tarih bilimi ile doğa bilimi arasındaki ilişkiyi kuruşları açısından çok önemli bir yeri olan Darwin ve Evrim Teorisini tümden yok sayıyor. Neden? Marx ve Engels için tarih bilimi ile doğa bilimi arasındaki diyalektik ilişkinin önemli bir halkası olan Darwin’in yok sayılması, bu ilişkiyi koparıp tarih bilimini geri plana itmek ve Marx’ı keyfi olarak yeniden kurgulamakta kolaylık sağladığı için mi?

Saito, Marx’ın Kapital’inde en az metabolizma teorisi kadar önemli yer tutan, üretim ve emek süreci analizlerine önemli eleştirel girdiler oluşturan Helmholtz ve bir dizi başka bilim insanının termodinamik, enerji, entropi teorilerini de yok sayıyor. Neden? Liebig ve metabolizma teorisini gölgeleyeceğini düşündüğünden mi? Oysa Marx, Kapital’in bir dizi bölümünde metabolizma ve termodinamik/enerji teorilerini birlikte kullanır.

Saito’nun keyfi seçmece ve dışlamaları, bilimsel sorumluluk ve ciddiyetle bağdaşmıyor.

Saito, Engels’in henüz 22 yaşındayken 1843’te yazdığı ve Marksizmin ilk ekonomi-politik eleştirisi denemesi/taslağı olarak bilinen “Bir Ekonomi-Politik Eleştirisinin Anahatları” yazısından cımbızlama bir cümle alıntılıyor, Engels’in ne kadar Prometheusçu, prodüktivist vb olduğunu söylüyor, sonra da Marx’ın anlayışının Engels’ten farklı olduğunu söyleyip Engels’i, kurguladığı “metinlerarası” oyundan çıkarıyor. Saito’dan Marx ve Engels arasında doğa ilişkileri ve doğa bilimleri konusunda varolduğunu iddia ettiği anlayış farklılıklarının ne olduğunu da öğrenemiyoruz.

Engels’in Marx’tan koparılarak dışlanması, akademik Marksolojinin bir diğer karakteristiğidir. Engels Marksizmin Marx’ı da ayartan “kötü çocuğu” ilan edilir. Kaba materyalizm, mekanizm, determinizm, pozitivizm vb diye yaftalanıp Marx’tan koparılır. Sonra “Marx öyle değil” denilip yeni Marx hayaletleri kurgulanmaya başlanır. Eh zaten ilk ekonomi-politik eleştirisi denemesini yazan ve işçi sınıfının tarihin yeni devrimci öznesi ve önderi olarak ilk tanımlayan, Marx’ı da bunlara yönlendiren Engels değil miydi? Doğrusu Engels, akademik Marksolojinin ona verdiği ebedi cezayla, olabildiğince konudan uzak bir yerlerde, tek ayak üzerinde durmayı hakediyor!

Oysa Marksizmin kurucu bileşenleri arasında yer alan doğa, doğa bilimleri ve toplum-doğa, kapitalizm-doğa ilişkileri üzerine bilimsel-eleştirel analizler, Engels’in (aralarındaki işbölümü çerçevesinde) Marx’tan daha geniş kapsamlı yapıtları olmadan ele alınamaz. Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu, Anti-Duhring, Doğanın Diyalektiği, Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü yapıtları ekolojik eleştirinin ve Marksizmin ekoloji anlayışının bir dizi çok önemli ilkesel öncülünü içerir.

Marx, Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu yapıtını “bilimsel çalışmalarımın çıkış noktası” olarak tanımlamış, Kapital’de bu kitaba bir dizi referans vermiş, Kapital’deki işçi ve çevre sağlığı ve güvenliğine ilişkin kapsamlı bölümlerde yine Engels’in bu kitabından esinlenmişti. Engels’in Anti-Duhring’i Marx’ın onayıyla yayınlanmış, ekonomi-politik eleştirisine dair bölümü ise bizzat Marx yazmıştı. Engels’in yazımı çeşitli kesintilerle on yıllara yayılan ve tamamlanamayan Doğanın Diyalektiği’nin Marx’ın yaşamda olduğu sırada yazılan bölümleri ise, Marx’la sayısız mektuplaşma ve etkileşim içinde yazılmıştı. Marx ve Engels arasında doğa bilimlerindeki gelişmeler konusundaki yazışmalar ise,1840’ların ortalarında başlayıp Marx’ın yaşamını yitirmesine kadar süren muazzam görüş alışverişi yazışmaları trafiğinin (toplamı 15 cilt) yaklaşık 3’te birini oluşturur. Aralarındaki işbölümü çerçevesinde Marx’ın ekonomi-politik eleştirisine, Engels’in doğa bilimleri ve doğanın diyalektiğine yoğunlaşması nedeniyle doğal olarak Engels doğa bilimlerindeki gelişmelere Marx’tan daha hakimdi ve Marx Kapital’e dönük olarak kendi doğa bilimleri çalışmalarında sık sık Engels’in görüşlerini ve önerilerini alıyor, doğa bilimleri konusundaki kendi bulgu ve değerlendirmelerini ise Engels’in onayına sunuyordu. Hatta doğa bilimleri konusundaki bir mektubunda, Engels’e açık yüreklilikle “ben hep geç kalırım ve senin ayak izlerini takip ederim” der. [8]

Bütün bunlar Marx-Engels araştırmacıları tarafından çok iyi bilinirken, Saito’nun “Marx’ın Ekososyalizmi” başlığından Engels’i kovmaya kalkışması bilim-dışı bir keyfiliktir. Saito’nun çalışması içerdiği pek çok başka bir sorun bir yana, salt bu nedenle bile, daha en başından “yarım”dır. Tıpkı “metabolik yarılma” gibi Engels’i Marx’tan (ve Marx’ın doğa bilimsel çalışmalarından) yalıtmak, “Marx’ın Ekososyalizmi”nde yaratılan keyfi bir yarılmadır.

Sentez Bilimi mi?

Saito’nun aslında yapmaya çalıştığı, Almanya üniversitelerinde bazı derslerini verdiği “Sentez Bilimi” ya da “Diyalektik Bilim” denen şey. Ya da eski ve daha iyi bilinen adıyla “Disiplinlerarasılık”. Sermayenin de üretimin toplumsallaşmasının basıncı nedeniyle yönelmek zorunda kaldığı STEM [9] eğitiminde olduğu gibi, farklı disiplinlerin, aralarındaki işbölümü ve dar uzmanlaşmadan kaynaklanan mesleki dar kafalılık duvarlarının yıkılarak sentezlenmesi. Çeşitli sorunların çözümü ve inovasyonlarda, farklı disiplinlerin iç içe geçirilerek birlikte kullanılmaya çalışılması.

Saito’nun da “Marx’ın Ekososyalizmi” başlıklı çalışmasında kullanmaya çalıştığı yöntem de aslen bu. Ekonomi-politik eleştirisi ile ekolojik eleştiriyi sentezlemeye çalışmak.

Ancak Marx’ta ve Marx’ın diyalektik yönteminde anlamadığı çok kilit noktalar nedeniyle bunu pek başarabildiği söylenemez. Ekonomi-politik eleştirisi, ekoloji ve doğa bilimleri arasında “disiplinlerarası sentez” yapmaya çalışırken; Marx’ın ekonomi-politik eleştirisi, ekoloji eleştirisi ve doğa-bilimsel eleştirilerini birbirine monte (ya da entegre) etmeye çalışırken sık sık birini ya da ötekini sakatlıyor, ekonomi-politik eleştirisinin “küçültüyor” ve zeminini kaydırıyor, eklektizm ve senkretizme düşüyor. Çünkü kullandığı yöntem Marx’ın gelişkin diyalektiği değil; formal mantık ile görecilik arasında gelip gidiyor, ulaşabildiği en ileri noktada pozitivist-göreci kırması bulanık bir diyalektik oluyor. Çünkü gerçek gelişkin diyalektik, post-yapısalcı “yapı-bozum”, “hermenötik”, “metinlerarasılık” gibi göreci yöntemlerle bağdaşmaz.

Marx da kuşkusuz “disiplinlerarası”cıdır, hem de tarihin gördüğü en büyük disiplinlerarasıcıdır. Yalnızca ekonomi-politik, siyaset, ütopizm, felsefe eleştirilerini değil, aynı zamanda sınıf, tarih, din, hukuk, ideoloji, doğa bilim, evrim bilim, teknoloji, antropoloji, estetik eleştirilerini bir bütün olarak kaynaştırmayı başarmıştır.

Ancak Saito’nun anlamadığı şu ki, Marx yalnızca ve basitçe “sentezci” değildir, ondan önce ve asıl olarak devrimci-eleştirel “aşmacı”dır. Çünkü Marx’ın diyalektiği, Kapital’in 1. Cildinin önsözünde net biçimde vurguladığı gibi, “eleştirel ve devrimcidir”.

Bu yüzden Marx’ın teorisine ilişkin, “İngiliz ekonomi-politiği, Alman Felsefesi, Fransız sosyalizminin sentezidir” türünden ansiklöpedik tanımlar, eksik olmanın ötesinde yanlıştır. Marx bu “üç bileşen”in basitçe sentezini yapmakla yetinseydi, bir burjuva/küçük burjuva ilerici-demokratından öteye geçemezdi. Marx bu “üç bileşen”in ve daha bir çok disiplinin ulaştığı en ileri öğelerini ve katkılarını toplayıp bir biçimde sentezlemeye kalkışmaz. Marx komünist devrimcidir, en büyük tutkusu ve amacı kapitalizmin devrimci aşılmasıdır. Ele aldığı her disipline ve çeşitli disiplinlerdeki gelişmelere, bu gözle, bu eksenden (kapitalizmin devrimci eleştirisi ve aşılması) bakar, onlardan neyi ne kadar alacağını bu çerçevede belirler, dahası olduğu gibi alıp “ekonomi-politik eleştirisine entegre etmekle” kalmaz, devrimci-eleştirel olarak işler (aşar); ancak ondan sonra devrimci teorisine özümser.

Marx yalnızca ekonomi-politiğe, felsefeye, siyasete değil ele aldığı her konuya bu bütünsel temel ve eksenden bakar. Kapitalizmin devrimci eleştirisi ve aşılması, devrimci tarih bilimi, devrimci komünizm perspektifi. Bu bütünsel perspektif bir yana bırakılırsa, Marx’ın her hangi bir alandaki yazıları ve notları da anlaşılamaz. Marx’ın doğa bilimlerindeki gelişmelere bakışı da bu bütünsel devrimci temel ve eksendendir.

Şimdi bunu Saito’nun kitabında değindiği doğa bilimcisi Fraas’a Marx’ın yaklaşımı örneği üzerinden açalım. Saito, Fraas’ın ormansızlaşma, iklim gibi sorunlara doğa bilimsel eleştirileri konusunda, Marx’ın Fraas’ta “bilinçsiz bir sosyalist eğilim” görmesine ilişkin bir cümlesine yer veriyor. Bunu Marx’ın doğayla ilişkilerin bilinçli olarak düzenlemesi gereği ilkesi çerçevesinde Marx’ın Ekososyalizmi hanesine kaydediyor. Çok doğru ve çok güzel. Ancak Saito, Marx’ın sadece bu bölümünü aldığı mektubunun bütününü görmüyor. Önce Marx’ın Engels’e mektubunun Fraas’a ilişkin bölümünün bütününü görelim:

“Fraas’ın (1847) kitabı çok ilginçtir: Klima und Pflanzenwelt in der Zeite, eine Geschichte beider, yani tarihsel çağlarda iklim ve bitki örtüsünün değiştiğini kanıtlıyor. Darwin’den önce bir Darwinist ve türlerin eski çağlardaki gelişimini bile kabul ediyor. Ama aynı zamanda bir ziraat mühendisi. Yetiştirmecilik (tarım ve hayvancılık-bn)  ile – derecesine bağlı olarak – köylüler tarafından çok sevilen “nemin” kaybolduğunu (dolayısıyla bitkiler de gündeyden kuzeye göç eder) ve bozkırların oluştuğunu ileri sürüyor. Yetiştirmeciliğin ilk etkisi yararlıdır, ancak sonunda ormansızlaşma vb yoluyla yıkıcıdır. Adam hem tamamen bilgili bir filolog (Yunanca kitaplar yazmış) hem de bir kimyacı, ziraat bilimci vb. Sonuç ekim doğal büyümeye bırakıldığında ve bilinçli olarak kontrol edilmediğinde (bir burjuva olarak tabii ki bu noktaya varamaz) arkasında çöller bırakır, İran, Mezopotamya vb, Yunanistan. Yani bir kez daha bilinçsiz bir sosyalist eğilim! Bu Fraas, bir Alman vaka çalışması olarak da ilginçtir. Önce tıp doktoru, sonra müfettiş ve kimya ve teknoloji öğretmeni. Şu anda Bavyera veterinerlik hizmetleri başkanı, üniversite profesörü, devlet tarım deneyleri başkanı vb. Son yazılarında ileri yaşına karşın yine de atılgan bir adam. Yunanistan’a, Küçük Asya’ya, Mısır’a bir çok kez gitmiş! Tarım tarihi de önemlidir. Fourier’yi “dindar ve hümanist sosyalist” olarak tanımlıyor.” [10]

Açıkça görüleceği gibi, Marx’ın Fraas’a olan ilgisi, Fraas’ın doğa bilimsel inceleme ve eleştirilerine verdiği büyük önemle birlikte bununla sınırlı değil. Marx’ın “Fraas’ın bilinçsiz bir sosyalist eğilim”e sahip olmasına dair çıkarsaması da, yalnızca Fraas’ın doğa bilimsel eleştirilerinin mantıki sonucunun tarımın bilinçli kontrolü olmasına dayanmıyor. Aynı zamanda Fraas’ın Fourier’ye sempatisi, çok yönlü gelişmiş yetileri, çok yönlü bilgi ve uzmanlık alanları, dünyanın bir dizi bölgesinin tarımsal uygulamaları kadar kültürünü tanıması ve incelemiş olmasına dayanıyor. Başka deyişle Marx, Fraas’ı yalnızca tarıma ve doğa bilimine eleştirel katkılarıyla değil, geleceğin komünist toplum perspektifinin (çok yönlü yetenekleri gelişmiş, özgür ve yaratıcı bireyler toplumu) burjuva sınırlar içindeki bir tohumsal prototipi olarak görüyor.

Bunların ekolojiyle ne ilgisi mi var? Çünkü üreticiler toplumunun tarımı (ve sanayiyi) ve doğayla ilişkilerini bilinçli kontrollerine almaları, hiçbir biçimde insanların birbiriyle ilişkilerini bilinçli kontrollerine almalarından (kapitalist ilişkiler sistemini feshedip birbiriyle bilinçli ortaklaşacılık ilişkileri kurmalarından) bağımsız değildir ve ancak bu sayede gerçekleşebilir de ondan! Çünkü insanların doğayla ilişkilerin köklü biçimde değişmesi, birbiriyle ilişkilerin köklü biçimde değişmesinden bağımsız değildir ve ancak bu temelde gerçekleşebilir de ondan!

İşte Saito’nun asıl sorunu bu. Marx’ın kitap, mektup ve not defterlerinden sadece ekolojiyle ilgili noktaları seçmece yorumsarsanız, evet Marx’tan yine bir ekolojist çıkarabilirsiniz. Ama bunu yapmak adına, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin bütünselliğini ve komünizm perspektifini bir yana bırakırsanız, bu gerçek anlamda sosyalist bir ekoloji olmaz. O zaman Marx’ın ekoloji anlayışını da anaakım (küçülmeci) sıradan ekolojizm içinde eritmiş olursunuz. Saito’nun Marx’tan bir ekolojist çıkarmaya çalışırken, Marx’ın kapitalizmin devrimci eleştirisinin ve komünist devrimciliğinin bütünselliğini parçalayıp silikleştirip geri plana iterken yaptığı tam da bu.

Saito, Marx’ın ekonomi-politik eleştirisi ile ekolojiyi sentezlemeye çalışırken, bunu Marx’ın kapitalizme devrimci eleştirisini “küçülterek”, Ricardo, Malthus vd eleştirilerini tasfiye etmeye çalışarak, yani Marx’ın eleştirel ve devrimci teorisini sakatlayarak yaptığı için… İkincisi, günümüz anaakım (küçülmeci) ekolijizmi Marksist devrimci temelden eleştirerek yapmadığı, Marx’la ekoloji sentezini günümüzün anaakım ekolojizmi ekseninden yapmaya çalıştığı için… Tüm yapabildiği, Marksist değil Marx’ı bulandıran ve burjuva/küçük burjuva anlayışla eklektize eden “Marksolojik” bir sentez olabiliyor.

Marx’ın devrimci-eleştirel diyalektik aşmacılığı budanarak ve geriye itilerek, günümüz anaakım ekolojizminin de Marksist eleştirisi yapılmadan girişilen bir ekonomi-politik/ekoloji sentezi çabasının sonucu, ne yazık ki “Marx’ın ekososyalizmi” olamaz, yalnızca bilimsel-eleştirel olmayan bir “Marksolojik ekoloji” olabilir.

Marx ve Engels’in doğa bilimleri konusundaki çalışmalarının Saito’nun görmediği bir yönü

Saito, Marx ve Engels’in yoğun doğa bilimsel inceleme ve çalışmalarının bu ana amaçları (kapitalizmin devrimci eleştirisi ve aşılması) doğrultusundaki çok önemli bir yönünü daha görmüyor.

Marx henüz bir üniversite öğrencisiyken, soyut bir biçimde olsa da, doğanın deneysel, teorik, felsefi olarak incelenmesinin hem gerekli hem de mümkün olduğu sonucuna varmıştı. Daha sonra bu, doğa biliminin nasıl devrimci teorinin bir bileşeni haline getirilebileceği somut sorusuna dönüştü. Nitekim Marx ve Engels 1840’lı yılların ortalarındaki ilk çalışmalarında (İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu 1844, Felsefi ve Ekonomik El Yazmaları 1844, Kutsal Aile 1844, Alman İdeolojisi 1845-46) fizik, mekanik, kimya, botanik, zooloji, jeoloji bilimlerine yaptıkları sayısız atıfla bunun ilk deneme ve uygulamalarını başlattılar.

Bu dönemdeki başlıca çabaları şu çerçevedeydi:

“a- Nesnel olarak varolan doğanın yapısını, tarihini ve iç diyalektiğini anlamaya çalışarak, doğa bilimlerinden doğayı ve doğa tarihini tanımak ve anlamak için yararlanmanın sistematik biçimlerini araştırdılar. b- Toplumsal üretim ve yeniden üretim teknikleri aracılığıyla doğa bilimlerinin (üretime) uygulanmasından yola çıkarak, doğa bilimleri ve teknolojinin toplumsal-tarihsel köklerini ve toplumsal rolünü araştırdılar.” [11]

Doğa bilimleri üzerine bu ilk çalışmalarının tutkulu bir yönelimi, aynı zamanda devrimci tarih biliminin ilk temellerini attıkları Alman İdeolojisi’ndeki şu müthiş amaç oldu: Doğa bilimlerini de eleştirel olarak özümseyen tek bir tarih biliminin geliştirilmesi! Şöyle yazdılar:

“Biz, yalnız tek bir bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir. Tarih iki yönden incelenebilir. Tarihi, doğa tarihi ve insanların tarihi diye ikiye ayırabiliriz. Bununla birlikte, bu iki yön birbirinden ayrılamazlar; insanlar varoldukça insanların tarihi ve doğanın tarihi karşılıklı olarak birbirlerini koşullandırırlar.” [12]

Bu yüzden Darwin’in 1859’da yayınlanan Türlerin Kökeni yapıtı ve evrim teorisinde en çok heyecan duydukları yanlardan biri, çoktan varmış oldukları bir fikri, doğanın bir iç diyalektiği ve tarihi olduğunun kanıtlanmasıydı. Kapitalizmdeki insanların kendi emeklerine, emek ürünlerine, birbirlerine, üretim ve yaşamlarının toplumsal ve doğal koşullarına, topluma ve doğaya yabancılaşmalarının sonucu bir yanda toplum diğer yanda doğa görünüme karşın, toplum ve doğanın birbirlerine içerili olduğu ve birbirini dönüştürdüğü; toplum tarihi ile doğa tarihin birbirine içsel değişkenlik bağıyla birleşik bir tarihi olduğu kavrayışıyla, (toplum bilimlerindeki gibi) doğa bilimlerindeki gelişmeleri de durmaksızın eleştirel olarak özümseyen çoklu alanlardan birleşik ve tek bir diyalektik tarih biliminin geliştirilmesi!

Bu, doğa bilimlerindeki her önemli yeni katkı ve gelişmeyi, hem kapitalizmin devrimci eleştirisinin hem de komünizmin maddi olanakların gelişmesinin içsel bir bileşeni ve uğrağı olarak analiz etmeyi; bu teorik bütünlük temelinden inceleyip kurucu bir iç dinamiği haline getirmeyi hedefleyen, doğa bilimlerine dönük bir çalışma programı ve amacıydı aynı zamanda.

Marx’ın kapitalizmi devrimci eleştirisi ile (bunun tüm diğer bileşenleri; ekonomi-politik eleştirisi, felsefe eleştirisi, ütopizm eleştirisi vd ile olduğu gibi) doğa bilimlerindeki gelişmelerin eleştirel analizi arasındaki tarihsel-diyalektik içsel bağ, Kapital’in ön taslağı olan Grundrisse’de daha bir gelişerek devam eder ve Kapital’de en gelişmiş biçimini kazanır.

Doğa bilimleri üzerine çalışma programlarının daha önceki belirttiğimiz iki maddesi de aşılarak genişler. Doğa bilimlerinin (kapitalizmin yol açtığı doğa tahribat ve dengesizliklerinin ve nedenlerinin araştırılmasını da kapsayarak), üretimin toplumsallaşmasındaki rolü ve üretimin toplumsallaşarak bilinçli kontrol altına alınması   olanağındaki rolü. Bu, hem toplum doğa ilişkilerinin hem de insanlar arası toplumsal ilişkilerin bilinçli olarak örgütlenmesi ve düzenlenmesi olanağını da kapsar.

Marx’taki bu izleğin sıçramalı gelişmelerle birlikte sürekliliği açısından, örneğin Grundrisse’deki ünlü “Makineler üzerine bölüm”e, (bilimin, toplumun genel bilgisinin, kolektif zekanın dolaysız bir üretici ve üretimi bilinçli olarak düzenleyici güç haline gelmesi, vd), Kapital’in 1. Cildinin Önsözüne bakılabilir.

Saito’nun ve Marx’ı budayarak servis etmeye çalıştığı anaakım ekolijistlerin, iki de bir “Prometheusçuluk, üretkencilik, bilimcilik” ile suçladıkları Marx’ta anlamadıkları budur. Marx ve Engels’in doğa bilimlerine yaklaşımı yalnızca ve basitçe, üretkenlik meselesi değildir. Aynı zamanda üretimin toplumsallaşma niteliği ve bilinçli kolektif kontrol alınma olanağının gelişmesindeki rolüdür.

Saito Marx’ın doğa bilimsel incelemelerinden bilimin üretime uygulanması (yani teknoloji) boyutunu sansürlerken, kendince Marx’taki “Prometheusçuluğu” sansürleyip onu anaakım ekolojizmin de böylece sahiplenebileceğini sanıyor. Ama asıl sansürlediği, bilimin üretime uygulanmasıyla üretimin toplumsallaşma niteliği ve (doğayla ilişkisi dahil) bilinçli-kolektif kontrol altına alınmasının  gelişen olanak ve dinamikleri oluyor!

Şimdi Saito’ya soralım: Bilimin üretime uygulanması olmadan nasıl üretimi ve üretimin doğayla ilişkisini bilinçli-kolektif mülkiyet ve kontrol altına alarak (doğayı koruyacak şekilde) düzenleyeceksiniz? Bunu Marx’ın doğa bilimlerine yaklaşımındaki üretim teknikleri ilişkisini sansürleyerek yaptığınızda, geriye bilinçli kontrol ve planlamanın imkansız olduğu prekapitalist tarım toplumları nostaljisi kalır.

Marx ve Engels kuşkusuz ki salt doğa bilimlerine dayanan ve doğa bilimleriyle düzenlenen bir toplum filan tasavvur etmiyorlardı. Tam tersine salt doğa bilimleriyle düzenlenen bir toplum tasavvuru kurgulayan ütopyacıları (Bacon vd) sert biçimde eleştirmişlerdi. Marx ve Engels asıl, doğa ve toplum bilimlerindeki tüm gelişmeleri de dinamik ve eleştirel olarak özümseyen devrimci diyalektik tarih bilimine dayalı bir toplum tasavvur ediyorlardı. Yani kendi tarihlerini ve doğayla ilişkilerini kendi bilinçli-komünal kontrollerine almış, toplumsallaşmış, çok yönlü gelişmiş, öznesel ve özgür bireyler toplumu!

Dipnotlar:

[1] Paul Burkett, “On Kohei Saito’s ‘Karl Marx’s Ecososyalism”. https://climateandcapitalism.com/2018/01/08/

[2] Hermenotik klasik biçimiyle, kutsal denilen din kitaplarının tefsirinde kullanılan bir yöntemdir. Kapitalizmin neoliberal döneminde post-yapısalcılık tarafından tüm toplum bilimsel ve akademik disiplinlere yaygınlaştırılarak, yapı-bozumcu göreciliğin başlıca yöntemlerinden biri haline gelmiştir. Hermenotik, ele alınan metinlerde bilinegelen ve akılla kavranabilecek olandan daha derin ve gizemli bir hakikat olduğunu, bunun da kavramsal akılla değil ancak sezgisel içgörü ve gönül gözüyle yapılacak yorumsamayla açığa çıkarılabileceğini ileri sürer. Hermenotik ele aldığı metinleri kavramsal olarak okuyup incelemek yerine, bu metinlerin herkes tarafından ve akılla kavranamayacak dehlizlerinde bulunduğunu varsaydığı “niyetler” okur. Hermenotikçilerin  uzmanlık alanı yorumsadıkları metinlere, gerçekte olmayan niyetler atfetmek, yani bu metinlerin otoriteleri üzerinden kendi niyetlerini realize etmeye çalışmaktır.

[3] Serdal Bahçe, “Marksoloji mi Marksizm mi?”. Mülkiye Dergisi, 42 (1), 2018

[4] Saito’nun kitabı oldukça dağınık, iç örgüsü zayıf. Yazım dili alengirli, anlam bulanıklığına yol açan çok sayıda cümle ve paragraf var. Japon bir yazarın önce Almanca yazdığı kitabı, sonra İngilizce versiyonunu da kendisinin hazırladığı düşünüldüğünde bu dil sorunları bir noktaya kadar anlaşılabilir. Türkçe çevirisi ise bu dil sorunlarının üzerine tüy dikiyor, kitabın bir dizi bölümünü büsbütün anlaşılmaz hale getiriyor. Bu yüzden bu yazıdaki Saito alıntılarını, İngilizce versiyondan kendim çevirmeyi tercih ettim. Kitabın İngilizce versiyonu: https://marxismo21.org/wp-content/uploads/2021/02/Kohei-Saito-2017-Karl-Marxu2019s-Ecosocialism_-Capital.pdf

Türkçe Çevirisi: Kohei Seito, çev: Deniz Saygı, “Sermaye, Doğa ve Ekonomi Politiğin Yarım Kalmış Eleştirisi: Karl Marx’ın Ekososyalizmi”. Efil yay. Ekim 2020.

[5] Senkretizm: Birbirinden farklı veya çelişen düşünce sistemlerinin öğreti ve uygulamalarını birbiriyle kıyaslayıp birbirine katıştırarak birleştirmeye çalışma. Aslen teolojinin ve Asya mistisizminin (örneğin Sufilik) bir yöntemidir. Post-yapısalcılık ise, senkretizmi, herhangi bir iç tutarlılık ve açıklamaya gerek duymayan “metinler arası” öznelci-göreci kurgu-kolaj tarzı “anlatı” teknikleriyle yaygınlaştırdı. Post-yapısalcı “metinler arasılık” yönteminde, herhangi bir teoriyi veya bilimsel ya da edebi metni, bütünden incelemeye gerek duyulmaz. Seçmece biçimde birkaç parçacığı, alıntısı alınıp bu metindekinden çok farklı hatta bağdaşmaz başka metinlerden aynı şekilde seçmece alınan kesitlerle bir araya getirilir. “Metinler arası diyalog” adı altında, doğru dürüst bir analiz, açıklama ve tutarlılık gözetmeyen “anlatılar” türetilir. Kesin olan Saito’nun, Marx’ın doğa konusundaki düşüncelerinin Marksist analizi ve açıklaması yerine, bunlardan hermenotik ve metinler arasılık gibi post-yapısalcı yöntemlerle öznelci-göreci kolaj-anlatılar türettiğidir. Kitabının fraktalliği, bir çok yerindeki anlam bulanıklık, kayganlık ve belirsizlikleri, görecilik, çok katmanlılık vb post-yapısalcı akademizmin karakteristikleri arasındadır. Şu daha kesin ki Saito’nun farazi; Marx şöyle mi söylerken böyle mi düşünmüş üretici güçlerin gelişmes temelinde sosyalizme niyet ederken doğal sınırlar kaderimse Malthus’a katlanırım mı demiş ve bilimum -mış gibi “anlatılar”ı ne olursa olsun, Marx, ciltler dolusu eleştirdiği ve çoktan geride bıraktığı Malthus ve Ricardo vb ile asla bağdaşmayacağı gibi, Marx’ın tarihsel-diyalektik maddeci yöntemi de post-yapısalcı görecilik ile asla bağdaşmaz.

[6] Örneğin bkz. Paul Burket ve John Bellamy Foster, “Metabolism, energy, and entropy in Marx’s critique ofpolitical economy: Beyond the Podolinsky myth”. Theory and Society (2006) 35: 109–156)

[7] Saito’nun bu büyük gafını düzeltmek için Kapital’in 1. Cildindeki işbölümü (sanayinin temel yasası olarak işteki çeşitlenme) bölümüne ve Kapital’in 3. Cildindeki Kar Oranlarının Düşme Eğilimi bölümünün en sonundaki kapitalizmin 3 madde halinde özetlenen temel karakteristiklerin 2. maddesine bakması yeterli olurdu.

[8] Fuat Yücel Filizler, “Engels ve Marx ve Engels”. https://devrimciproletarya5.net/engels-ve-marx-ve-engels/ 30 Kasım 2020

[9] STEM: Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik disiplinlerinin ayrı dersler olarak değil birleşik verilmesi ve uygulanması

[10] Marx’tan Engels’e mektup, 25 Mart 1868. İngilizcesinden benim çevirim.

[11] Pradip Baksi, “Karl Marx’s Study of Science and Technology”. Nature Society and Thought, Vol 9 Number 3, July 1996

[12] Marx ve Engels, Alman İdeolojisi

Saito’nun kitabına Marksist eleştiriler için bakılabilecek yazılar:

Jaramayan, “Karl Marx’s Ecosocialism by Kohei Saito – A Critique”. November 8, 2019. https://tjayaraman.wordpress.com/2019/11/08/karl-marxs-ecosocialism-by-kohei-saito-a-critique/?fbclid=IwAR2eFz9t_U-2sP1q8RW04JgmywVzuaUoBJcNdKA_El1BoLPqOy8pCNBuTQE

Barbara Harris-White, “Reading Marx on Ecology”. https://peopleandnature.wordpress.com/site-contents/reading-marx-on-ecology-capitalism-generates-an-unrepairable-physical-rift/

Michael Roberts, “Marx on the Environment”. http://www.ras.org.in/marx_on_the_environment?fbclid=IwAR3aK6zDNsLrmMUy3Qs3vEAAxZe8CRfJhMfnFte3hWw9Xquqb9PlhXeCpio

Marx’ın son dönemindeki doğa bilimsel, etnolojik, prekapitalist toplum incelemeleri konusunda Saito’nun yorumsamalarının karşılaştırılabileceği daha tutarlı ve gelişkin bir analiz için bakılabilecek bir kitap:

Marcello Musto, “Karl Marx’ın Son Yılları”. Yordam yay.

Kaynak: Polen Ekoloji

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…