Kognitif Kültür, Dijitalya ve Sayborgluğumuz (III) – Tolga Yalur

Björk’ün sayborg anlayışı, radikal bir değişime bağlı gibi de görünmüyor. Hatta değişimin zaten bir parçamız olduğunu, şimdide değişimin içinde olduğumuzu bize hatırlatıyor. Bu nehirde yüzdüğümüzü anlamamıza ve kabul etmemize yardım ediyor.

İzlanda’nın bir futbol takımı olduğu kimin aklına gelirdi, bilinmez, fakat Björk, kognitif kültüre giriş amacı taşıyan bu yazı dizisinin son düşünürü olacak. Björk’ün diskografisini, teknoloji-doğa ilişkisinin ve insanın sayborgluğunun sade bir teorisi gibi de düşünebiliriz.

Her bir albümünde ve parçasında, sözlerin birden fazla yazarı veya yaratıcısı var ve teknolojiler, duygular, cesaretler ve kaygılar, mantıklar ve bedenler, birbirleriyle çatıştıkları kadar işbirliği yapıyorlar.

1995 tarihli Post albümünden ‘The Modern Things’ parçası, teknoloji ve doğanın aynı şey olduğunu söylemek gibi ilginç bir noktaya varıyor:

vv’The Modern Things’
… all the modern things
have always existed
they’ve just been waiting
to come out
and multiply
and take over
it’s their turn now

‘Modern Şeyler’
… bütün modern şeyler
her zaman vardı
sadece bekliyorlardı
ortaya çıkmayı
ve artmayı
ve kontrolü devralmayı
artık sıra onlarda

Björk tekno-ötekileri, doğal varlıklar gibi söylüyor Modern Şeyler’de. Birçok parçasında teknolojinin nükleer tehdit oluşturduğu ve her yere yayılarak kontrolü devralmış izleniminde olduğu gibi kaygılardan tutun, kişiyi güçlendirdiği ve doğayla teknoloji arasınaki boşluğu insanın doldurduğu gibi cesaret verici düşüncelere kadar bir dizi yaklaşım görmek mümkün.

Björk’ün kendi öznelliğine ve bunun doğallığına olan inancı, tüm kaygılara üstün geliyor: “Anlamadığımız ve bizden daha güçlü olabileceğini düşündüğümüz şeylerden [teknoloji] korkarız. Doğal bir duygu bu. Fakat sonuçta insan doğasından daha güçlü bir şey yok”1.

“Ben kimim?” sorusu ve cevapları

Modern Şeyler’deki bu günyüzüne çıkma, Björk’ün, müzisyenliğinde ve söz yazarlığında, kendinin farkında olmasıyla anlaşılabiliyor. Bir sayborg olduğunu söylüyor Björk. En önemlisi de, sayborgluğu, doğa ile teknoloji, kamusal ile mahrem arasında bir ayrım kurmadan ifade ediyor.

Önceki yazıda değindiğimiz, dijitalya gibi teknolojik araçlarla doğa arasında bir zıtlığa gitmiyor, ikisiyle beraber var olduğunu ifade ediyor. “Ben kimim?” sorusunu, kimliğini bu şekilde yanıtlıyor. Björk’ün yalın dili, yapay zekadan ya da robotlardan değil, homo sapiens’in bizzat doğal bir sayborg olduğundan bahsediyor.

Sayborg ne değildir?

*Metropolis filminden. 

Sayborg literatüründe, anlayacağımız dilden yazan bir referans bulmak kolay değil. Bilimkurgu ve popüler kültür referansları da oldukça yaygın. Fakat Blade Runner (Ridley Scott 1982), Metropolis (Fritz Lang 1927), Ex Machina (Alex Garland 2014), Her (Spike Jonze 2013) gibi filmlerle yola çıkmak da makul olmayabiliyor, zira bu filmlerdeki karakterler, tamamen algoritmik komutların ürünü olan birer robot.

Kognitif kültürü kullanan, dijitalyanın yansıtma araçlarını türeten, organik, kreatif ve ‘girişimci’ kişiler olduğumuzu düşünürsek, robot benzetmesinde bulunmak yanıltıcı olabilir.

Öyle ki, hem robot ya da ‘konuşan makine’ araştırmaları tarihinde hem de filmler gibi kültürel ürünlerde, robot veya sayborg figürlerinin, erkeksi (falik) bakış ve komutun, dilin ve fantezinin birer tasviri olduğunu dile getirenler oldu2.

Günümüzde sayborg deyince akla gelen ilk isim, feminist düşünür Donna Haraway3. Ünlü manifestosunda, kadınlığa atfedilen doğa ve erkeklikle eşitlenen teknoloji, doğanın ehlileştirilmesi ve teknoloji anksiyetesi arasında kurulan karşıtlığı ortadan kaldırmak için sayborg önerisinde bulunmuştu. Bunun arkaplanında sadece cinsiyetçiliğin bir eleştirisi değil, aynı zamanda küresel ekonomi politiğin ve militarizmin bir enstrümanı haline gelen ve zamanla gündelik hayatımıza sinen teknolojide ve özelde sibernetikte, türeten öznenin dönüştürücü gücü olduğunu göstermek vardı.

Özetle kişisel olanın politik olduğunu ve ideolojilerin tektipleştirici, idealleştirici ve madunlaştırıcı kod ve normlarını, sistemin kendi araçlarını kullanarak dönüştürebileceğimize işaret ediyordu Haraway (kısmi organik kısmi biyonik beden gibi daha ütopistik, kurmaca ve hala spekülatif bulunan iddiaları veya önerileri dışında).

Björk’ü ve Haraway’i destekleyen ve tekno araçların aslında homo sapiens’in ex definito bir parçası olması gerektiğini, yani insan yavrusunun zaten bir sayborg olduğunu öneren araştırmaları kognitif bilimde de görmek mümkün.

Pirüpak zihnin günışığı

Günümüzde zihinle bedenin ayrı olmadığını ve beyni bedenden ayrı düşünemeyeceğimizi ifade eden çalışmalardan daha önce bahsetmiştik. Bunu popüler filmlerde ve dizilerde de görmek mümkün.

Y kuşağının bir mitolojisi olmaya aday Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Michel Gondry 2004) filmini izlemiş olanlar, bu türler arası romantik bilimkurgudaki başarısız “beyin temizleme” teknolojisini unutmamışlardır.

Beyne gönderilen bir takım sinaptik sinyallerle, filmin baş karakterleri olan çiftin birbirlerine dair anıları siliniyor (ve kaydediliyor) ve ikili nihayetinde, bu teknolojiye kısa devre yaparak birbirlerini buluyorlar.

Kognitif bilimin, buna benzer bir anı kaydetme ya da silme aygıtı üretecek bir noktada olmadığını söylemek bir iddia olmaz sanırım. Fakat Andy Clark ve David Chalmers, ünlü Extended Mind tezlerinde (Sil Baştan’a referansla Pirüpak Zihin diye çevireceğim), doğa ile kültür arasında ayrıma gitmeden, sadece dijital cihazların değil, kullandığımız tüm aracıların zihnimizin ayrışmaz bir parçası haline geldiklerini dile getiriyorlar4.

Düşünmenin, bedenimizin işlediği bir semboller etkileşimi olduğunu söyleyenlerden daha önce söz etmiştik.

Bu semboller, dilsel, dilsel-olmayan, işitsel veya görsel gösterenleri, bir anlamı olan herhangi bir şeyi ve psikanalitik jargonda ‘semptom’ diye geçen, sabitlenmiş bir anlama direnen veya görünür olanın doğrudan göstermediği ancak ima ettiği imleri içeriyor.

Clark ve Chalmers, bedenin bu interaktif ‘sembol işleme’ sürecinin bir parçası olduğuna ters düşen bir iddiada bulunmuyorlar.

Bunun ötesinde, araçların sorunsuzca düşünme şeklimize entegre edildiğini öneriyorlar. Bu araçlara sadece akıllı telefonlar veya bilgisayarları değil, not defterleri gibi zihinsel kavrama için işlevsel olan, içine doğduğumuz her nesneyi ekliyorlar. Hatta bir soy ağacı çıkarsak, bu nesnelere Sümer kil tabletlerini bile eklemek mümkün.

Nobel ödüllü fizisyen Richard Feynman, not defteriyle düşündüğünü söylemişti. Kalem-kağıt olmadan, düşünmek, yansıtmak, yazmak-çizmek büyük ölçüde mümkün olmazdı. Pirüpak Zihin yaklaşımı, not defteri gibi basit teknolojilerden akıllı telefon gibi daha sofistike teknolojilere her aracının, bedenin tanıma ve yansıtma süreçleri için şart olduğunu söylüyor.

Özetle kognitif bilim, Björk’ün tezini bir bakıma doğruluyor.

Björk’ün önerisi

Doğa ve teknoloji ile olan ilişkisini, kendi homo sapiens görüşüyle ifade ediyor Björk:

“Doğa” ve “tekno” kelimeleri aynı anlama çıkıyor. Kendinizi geçmişte ya da gelecekte konumlamanıza bağlı.

Bunu şöyle açıklıyorum: dağda küçük bir ev alın; maymunlar açısından bu teknodur, gelecektir, ama bizim için doğadır.

Bence prensipte aynı şeyler. Tekno ile doğa arasında, şimdiki zaman var. İkisini de yaşamalıyız ve mutlu bir aracı bulmalıyız [aracı için medyanın tekili olan medium kelimesini kullanıyor]. Bu çok önemli. Salt tekno ya da salt doğal olamayız.5

Björk’ün, sayborgun dönüştürücü gücüne işaret etmesi, kültürel evrimdeki rolümüz ve sorumluluğumuzla ilgili olmalı.

Kaygılardan arınmamıza, kendimizi anlamaya, değişen ve değişmeyen yanlarımızı kabul etmeye, geçmişle barışmaya ve gelecek arasında bir sınır koymamaya davet ediyor bizi. En önemlisi de, bir korku halinde, doğa (ehlileştirilmiş cangıl) ile teknoloji (korku ve kaygı duyulan öteki) arasında bir sınıra yerleşmektense, ötekini bu ayrımlardan bağımsız bir gerçeklikte keşfetmeyi öneriyor.

Zaman mızrağının ucunda olduğumuzu söylüyor Björk. Tüm kimlikler bu istikamette ilerliyor.

Bunun için doğayla teknoloji arasında bir ayrım kurmuyor; saf doğayı sapiensin geçmişiyle ve teknolojiyi geleceğiyle eşleştiriyor ve sayborgu şimdiye yerleştiriyor. Ne teknolojiye “doğanın vahşi güçlerine karşı insanı koruma” görevi tayin eden Sigmund Freud’un, ne de “teknolojinin görevi, insan aracılığıyla yeryüzünün potansiyelini ortaya çıkarmaktır,” diyen Martin Heidegger’in aklına gelmiştir bu6.

Björk’ün sayborg anlayışı, radikal bir değişime bağlı gibi de görünmüyor. Hatta değişimin zaten bir parçamız olduğunu, şimdide değişimin içinde olduğumuzu bize hatırlatıyor. Bu nehirde yüzdüğümüzü anlamamıza ve kabul etmemize yardım ediyor.

Sil Baştan filmindeki karakterlerin anılar nehrini, kendilerini ve birbirlerini anladıkları ve kabullendikleri gibi.

Doğa ve teknonun aynı anlamlara çıktığını göstermek için, ikisi arasında yaratılmış uzay boşluklarını kognitif kültürün özneleri olan bizler dolduruyoruz. (TY/PT)

[1] Arte Interview with Björk “South Bank Show.” Arte. 1997. https://www.bjork.fr/+-Documentaire-Making-Of-+
[2] James, Paula. Ovid’s Myth of Pygmalion on Screen: In Pursuit of the Perfect Woman. Continuum, 2011.
Huyssen, Andreas. “The Vamp and the Machine: Technology and Sexuality in Fritz
Lang’s Metropolis.” New German Critique, No. 24/25, 1981, p.221-237.
Di Minico E. “Ex-Machina and the Feminine Body through Human and Posthuman Dystopia.” Ekphrasis. Images, Cinema, Theory, Media. 2017; 17(1):67-84.
[3] Haraway, Donna. “A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century.” The Cybercultures Reader, ed. David Bell ve Barbara M. Kennedy, Routledge, 2001, pp.291-324.
[4] Clark A, Chalmers D. “The Extended Mind”. Analysis. 1998 Jan;58(1):7-19.
[5] Arte Interview with Björk “South Bank Show”, Arte, 1997.
[6] Freud, S. Civilization and its discontents. WW Norton & Company; 1989.
Heidegger, Martin. The Question Concerning Technology and Other Essays trans. William Lovitt, Harper & Row, New York. 1977.

Kaynak: BİANET

İlginizi çekebilir