Kiraz Ağacı’nda ölüm ya da bitimsiz bir bellek – Abdullah Aren Çelik

Gökçer Tahincioğlu’nun kaleme aldığı ‘Kiraz Ağacı’ İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Tahincioğlu, Kiraz Ağacı’nda bir yandan, hayatı yaşanılır kılmak için bedenini ölüme yatıran insanları anlatırken, diğer yandan ülkesini yaşanılır kılmak için acımasızlıkta sınır tanımayan bir karşıtlığı anlatır. Romanın belki de en can alıcı noktası burasıdır.

Baharla birlikte dalları süsleyen kiraz çiçekleri, henüz solmadan, en güzel halleriyle toprağa düşmesiyle bilinir ve bu durum edebiyatta ölüm ile yaşamın kol kola oluşunu ifade eder. Meyve vermeyen bir kiraz ağacı türü olan sakuralar, Japon kültüründe hem hayatın gelip geçici olduğunu hem de yeniden doğuşu simgeler. Öyle ki II. Dünya Savaşı sırasında, intihar pilotları uçaklarına kiraz çiçeği çizerler çünkü ülkeleri için kendilerini feda edenlerin kiraz ağacı olarak yeniden dünyaya geleceklerine inanılır.

Bir insan, birkaç dakika sonra bedenini ölümüne açlığa yatırsaydı, önünde sayılı günler kaldığını bile bile ilk ne düşünürdü acaba? Sevdiklerine bir mektup yazmayı mı? Arkadaşlarına, devrim dostlarına, yoldaşlarına, annesine, babasına, oğluna ya da kızına kendisini hatırlatacak bir söz mü bırakırdı? Bütün yaşamını yemek merkezli kuran insanlar için, böyle bir yolculuk kadar bu yola çıkarken neler hissedildiğini tahayyül etmek de zor olmalı.

“Şimdi bir serüven başlıyor. Sana layık olduğumu, inandıklarıma layık olduğumu göstereceğim, benim için olmasa da yoldaşlar için, büyük ailemiz için, sokakta gezen, bizden haberi bile olmayanlar için mücadele edeceğim. Açlık bir şey değil, aç kalınır, sonuna kadar da kalınır ama sarılamadım ya sana son kez, o koyuyor bana. Keşke bir kez olsun, tüm bunların yaşanmadığı zamanki gibi sarılabilseydim sana. Aklımı kemirenler, senin aklını kemirenler, dile dökülenler, hiçbiri olmasaydı. Sen, ben ve diğer ağaç. Hepsi bu, bize yeterdi. Kal sağlıcakla.” (1)

Yukardaki bu sözler Gökçer Tahincioğlu’nun Kiraz Ağacı romanından bir pasaj. Deniz isminde devrimci bir tutsağın, Hivda isimli başka bir tutsağa yazdığı kısacık bir mektup bu. Deniz belki ölecek, belki de hayatı boyunca sekelli kalacak. Ölüme yatırdığı bedeni karşılığında, istediği yalnızca bu kadar; “Sen, ben ve diğer ağaç. Hepsi bu, bize yeterdi.” Deniz’in ölümle kurduğu bu ilişki, onun hayatla kurduğu bir bağdır. Bugün onun gibi pek çok politik tutsak açlık grevini bir yok oluş değil, varoluş meselesine dönüştürür. Yaşadığımız çağın en tartışmalı devrimci eylemlerinden biri olmasının nedeni, eylemin neticesinin ölümle bu kadar yakın olması. Bunun sıklıkla tartışılmasının diğer bir nedeni, hafızanın da bu eylemden ciddi manada etkilenmesidir. Çünkü başarıya ulaşsa bile, hafızasını yitirmiş bir insanın neyi isteyeceğini artık bilememesi büyük bir paradoksa dönüşür. Dolayısıyla ölümle kurulan bu ilişkinin neticesini bellek, anımsama ve toplumsal hafıza üzerinden tartışmak gerekiyor. Tahincioğlu’nun metnini tartışmadan önce sanatın veya sanatçıların ölümle ilişkisine göz atmak bazı şeylerin anlaşılması için fayda sağlayabilir.

Ölüm bir yok oluş mudur yoksa yeni bir hayatın başlangıcı mı? Wolfgang Amadeus Mozart, hayatının son demlerini yaşayan babasına yazdığı bir mektupta, “ “Ölüm, varoluşumuzun asıl amacı olduğu için hayatımın ilk yıllarında, insanlığın bu en iyi ve en hakiki dostuyla o kadar yakın bir ilişki kurdum ki, artık imgesinden korkmak şöyle dursun, onunla sakinleşiyor ve avunuyorum!… Ölüm, gerçek mutluluğumuza açılan kapının anahtarıdır. Yatağıma uzandığımda –gençliğime rağmen- ertesi günü görecek kadar yaşayamayabileceğimi düşünmediğim bir akşam olmadı.” (2) ifadeleri yer alır. Belki de bu nedenle ölümün yenilmezliği karşısında adeta ona ancak mükemmel eserlerle kafa tutacağına inanarak besteler yapmıştır. Sadece Mozart değil, onun gibi pek çok müzisyen, düşünür, sanatçı ve ressam buna kafa yormuştur. Zygmunt Bauman, Ölümlülük, Ölümsüzlük Ve Diğer Hayat Stratejileri, isimli eserinde, Edgar Morin’den şu alıntıyı yapar: “Ölüm riskinin karşı konulmaz sürekliliği, tarih boyunca toplu bir kültürel ve antropolojik anlam taşımıştır: Ölüm riski tam anlamıyla insanın serüvenidir. Bu risk olmasaydı, her şey son derece kolay, dolayısıyla yararsız olanaksız olurdu. Hem bireysel, hem de toplu yaşam, eylem, başarı, saçma bir şakadan öteye gidemezdi. Kültür, insanın hem içinde, hem de dışında aynı anda yerleşik doğa, hayvanlık ve barbarlığa karşı verilen ölüm kalım savaşından başka bir anlam taşımaz.” (2)

Morin’in ölüm üzerinden anlattığı şey, kültürel bir yaratımı işaret ettiği gibi, insanın da kendi olarak kalmasının, yani varoluşunun sınırlarını gösterir. Kültür denen şey bilinçli bir şekilde ölümle birlikte anılır. Bu bakış açısı aynı zamanda sanatçının ölümsüzlüğüdür de.

Tolstoy’un meşhur ev terk etmelerini bilmeyen yoktur, muzır bir çocuk gibi sürekli evini terk eder. Yine bir kaçışında yaveriyle eski püskü bir hana yerleşir. Gecenin bir vakti hanın pek de rahat olmayan yatağında uyanır, korkuyla gözlerini açar ve çığlık çığlığa, “Ölüm var! Ölüm var!” diye bağırır. Kısa bir süre sonra bayılır, uzun uğraşların ardından gözlerini açtığında şaşkın şaşkın etrafına bakar. Bakışları tuhaftır, öfkesinden, korkusundan, merakından eser yoktur çünkü. Tolstoy’un başından geçen hadise sıradan bir olay değildir, onun bütün hayatını, edebiyatını, ilişkilerini belirleyen bir aydınlanmadır adeta. Ölüm düşüncesinin ona öğrettiği şey, Morin’in söylediğinden farklı değildir. Tolstoy, ölümün ne olduğunu ölmeden anlamış, ölümsüzlüğün sanatla, edebiyatla ilişkisini keşfetmiştir. Sonrası hem onun hem de yarattığı edebiyat için büyük bir değişimdir. Büyük yazar, “Günlükler” isimli otobiyografisinde, bu durumu şu sözlerle anlatır: “Sevmek için, içinde çok az mutluluk bulduğum yaşama ilgimi yitirdim ve ölümden korkmuyorum. Istırap çekmekten de korkmuyorum. Ama ıstıraba ve ölüme dayanamamaktan korkuyorum. Hiç rahat değilim. Bu halim dikkatimi çekti; zira sürekli olarak bir düşünce halinden ötekine ve olaylara bir bakış tarzından diğerine geçip duruyorum.”(3)

Handa, başından geçen ve ölüm düşüncesini iliklerine kadar duyan büyük yazar için hayat asla eskisi gibi olmayacaktır. Tolstoy bir insanın sahip olabileceği en olağanüstü şeyi, yani bir yanıyla ölümsüzlüğü keşfetmiştir. İnsan bedeninin sınırları ölüm iken, bu sınırları aşmanın sanatla mümkün olduğunu sezmiş, bunun da sanatla gelen ölümsüzlük olduğunu keşfetmiştir.

İnsanın ölümle ilişkisi ya anlamlı bir dünya yaratmak için bir neden, ya da dünyayı unutarak, dünya sonrası yaşamı arzulayan bir olgu şeklinde tezahür eder. Fakat nasıl düşünülürse düşünülsün, ölümün hayatla ilişkisi hep yaratıcı olmuştur. Belki de ideolojik ölümlerin nedeni, sanatçının sanatla kurduğu bu ölümsüz arzudan edinilen bilgi üzerinden gelişmiştir. Nitekim dünyada en kallavi sanat eserleri hep “ölümcül ve toplumsal” bir hadise sonrasında ortaya çıkmıştır.

‘BİZİ DİRİ DİRİ YAKTILAR’

19 Aralık 2000’de yirmi cezaevinde, aynı anda devletin güvenlik güçleri “Hayata Dönüş,” adı altında bir operasyon gerçekleştirdi. Bunun nedeni Eskişehir’den başlayıp pek çok cezaevine örnek teşkil eden “F Tipi” uygulaması ve bir takım düzenlemelere karşı çıkan, bunun için de politik tutsakların başlattığı ölüm oruçlarıydı. BBC Türkçe’den Rengin Arslan’ın o dönemi cezaevinde yaşamış tutsaklardan Mehmet Gürel ile yaptığı söyleşide aldığı yanıt, yaşananları apaçık ortaya seriyor: “İlk talebimiz o dönem yeniden açılan Eskişehir Cezaevi’ndeki yeni uygulamanın sonlanmasıydı. Bu yeni uygulama 1995’in sonlarına başladı. Hücre tipi bir cezaeviydi. F tiplerine geçişin bir aşaması olarak değerlendirdiğimiz bir cezaeviydi. Tek ve üç-beş kişinin hücrelerde kaldığı bir cezaevi olarak planlandı ve uygulama başladı. Tecride uygun yapılmıştı.” (4)

Operasyonun sonuçları kamuoyundan gizlenir ya da zamanla üzeri bir şekilde kapatılır. Müdahalenin ardından politik tutsaklardan Hacer Arıkan, cezaevinden çıkarılırken, gözlerinde yaşadıklarının dehşeti, bedeninde korkunç yanıklar, dilindeyse pek çok insanın bir daha unutamayacağı o acı sözler vardı: “Bizi diri diri yaktılar!” (5)

Arıkan’ın sözleri akla, Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanındakine benzer bir yere götürür bizi. Herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini bilir, fakat garip bir körlük bütün insanları teslim almıştır, kimse bir şey yapmaz. Santiago Nasar’ın son sözleri bir tokat gibidir: “Beni öldürdüler.” Yaşananlar karşısındaki duyarsızlık herhalde hem Arıkan’ın, hem de Nasar’ın bu sözlerinden daha iyi anlatılamazdı.

Aradan çok zaman geçti, yaşananların acısı az da olsa dindi, müdahalenin ardından pek çok siyasi tutsak sakat kaldı. Bu insanların pek çoğu karşı çıktıkları uygulamaların olduğu cezaevlerine nakledildi. Aradan geçen zaman politik tutsakların ölüm orucu eylemlerinde değişiklik yaratmadı. Zira yakın zaman önce yine cezaevlerinde ölüm orucuna girip yaşamını yitiren tutsak haberleri kamuoyuyla paylaşıldı.

O döneme dair çok az şey paylaşıldı, yazıldı, çizildi. Sadece o olayın değil yaşanan pek çok hadisenin; 1915, 6-8 Ekim olayları, Maraş, Çorum, Dersim, yakın zaman önce Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de yaşananların da arşivlik belge olmaktan çıkarılıp bir şekilde edebi mecrada paylaşılması gerekiyor.

Çünkü edebiyatın gücü, devlet arşivlerine konan belgelerin anlattıklarından fazladır. Gökçer Tahincioğlu’nun Kiraz Ağacı romanının da bu arayışa kapı araladığını görüyoruz. Kitabında yazdıkları, hem olup bitene dair, hem de “yazınsal ortamın” benzeri olaylara mesafeli duruşunu eleştirir gibidir. Tahincioğlu her ne kadar Kiraz Ağacı’nda, “2000 ölüm oruçları” öncesi ve sonrasında yaşanan kısacık bir zaman dilimini yansıtıyorsa da, aslında oldukça geniş bir zaman aralığını anlatır. Bu Morin’ın işaret ettiği gibi ölüme dair bir varoluş hikâyesidir. Hikâyesine konu ettiği insanların ölümle ilişkisi, bir yaratımın, arzu edilen bir hayatın değiş tokuşundan başka bir şey değildir.

Romanın kahramanlarından Hivda’nın ölümle imtihanı trajik olduğu kadar öğreticidir de. Çünkü sonrasında belleğini kazanmak için kendini bedeninden kurtarmaya çalışır, bu arzusu Morin’in yaşamı anlamlandıran ölümle kurulan ilişkinin bir benzerine götürür Hivda’yı. Bu arayış, ölümden kaçış değil yaratılmak istenen bir bellek ile ilgilidir. Bu açıdan Kiraz Ağacı, hem Morin’in hem Tolstoy’un ölümle ilişkisini çağrıştırır.

Tahincioğlu’nun romanında ölüm üzerinden anlattığı olgu, bir yaratım süreci olduğu kadar, bir arayışı, bir kimlik edinme ve toplumsal bellek yaratmaya çalışan insanların hikayesidir de aynı zamanda. Güçlü olanın eliyle “arşive” kaldırılan her şey, toplumu, insanları, düşünen herkesi belleksiz kılmak ve kendi belleğini inşa etmek içindir. Bu noktada Kiraz Ağacı arşive kaldırılan hayatları, konduğu raftan indirip “ötekilere” dair yaratılmak istenen belleğe minicik bir ayraç açar.

Aristotales bellek hakkında zihin açıcı bir yorum yapar; “Bazen kişi bir şeyleri hatırladığında, onu arayarak hatırlayabilir ve peşine düştüğü şeyi bulabilir. Burada gerçekleşen şey şudur: kişi aradığı nesnenin takip edeceği o uyartıya ulaşmadan önce pek çok süreç başlatır. Hatırlama bilinçte nedensel bir sürecin potansiyel varlığına bağlıdır ve bahsettiğimiz gibi, bunun üzerine, bu koşullarda, bu geçiş kişinin failliği ve zaten sahip olduğu başka süreçlerle devreye girer. Daima başlanacak bir ilk noktanın bulunması gereklidir. Basmakalıp şeyler bu yüzden sıklıkla hatırlama ediminin başlangıç noktasını oluşturur. Bunların kullanılmalarının nedeni birinden diğerine hızlıca geçmemizdir; örneğin sütten beyaza, beyazdan havaya, oradan ıslığa, oradan da güz sonuna geçip aradığımız mevsimi zihnimize götürebiliriz.” (6)

Hivda için hatırlama nesnesi, kendi varoluş nesnesine dönüşür. Fakat burada önemli olan nesne değil, hatırlanacak olgudur, nitekim bu da ihaneti kimin yaptığıdır. Dolayısıyla Hivda için sütten beyaza, beyazdan havaya her şey buna hizmet eder. Belleğin yaratılması bu noktada sancılıdır, çünkü çekilen acılar silinen hafıza nedeniyle unutulmuşken her hatırlandığında ilk seferki gibi acı verici olur yine. Bu duruma herhalde “varoluş sancısı” demek yanlış olmaz. Hatırlanan her şey, bir geçmiş yaratmak kadar, sağlıklı bir gelecek için de elzemdir. Hivda’nın bütün çabası buna dairdir. Hatırladığı minik ayrıntılar günden güne yüzeye çıkar, geçmişi hatıraların karanlık odalarından bir bir çıkıp gelir. Güç de olsa kendine bir bellek yaratır. Peki, bu hatırladıkları ne kadar sahicidir ve ne kadar onun benliğinin, kimliğinin eksik veya doğru parçalarıdır?

Tahincioğlu, yalnızca politik tutsakların dünyasına ışık tutmaz, bir de karşı cephede olup bitene tutar projektörü. Bir komiserin dünyasını, siyasete girecek bir adamın ortamı nasıl da yozlaştırdığını, hayattan beklediklerini, korkularını ve en çok da ülkeyle kurdukları garip “dava adamı,” hikâyesini yalın bir dille anlatır. Bu insanların bir yandan toplumun hafızasını nasıl adım adım dönüştürdükleri anlatılırken, diğer yandan kendileri gibi düşünmeyen insanların belleğini nasıl yok ettikleri vurgulanır. Bu noktada Hivda’nın hafızası, yaratmak istediği belleği bu kötücül insanlardan bağımsız şekillenmez. Öyle ki bu insanlar, Hivda’nın hatırlama “nesnesine,” dönüşür.

SINIR TANIMAYAN KARŞITLIK

Tahincioğlu, Kiraz Ağacı’nda bir yandan, hayatı yaşanılır kılmak için bedenini ölüme yatıran insanları anlatırken, diğer yandan ülkesini yaşanılır kılmak için acımasızlıkta sınır tanımayan bir karşıtlığı anlatır. Romanın belki de en can alıcı noktası burasıdır. Zira her iki tarafta da ölümün başka şekilde kutsandığını görüyoruz. Bu noktada şu soru sorulabilir: kendinden vazgeçerek mi hayatı yaşanılır kılmak erdemlidir, yoksa başkasının hayatına kastederek mi?

Bir yazar için toplumsal bir konuyu yazmak bir tür ölüm orucu riski taşır; gerçeklerden kaçıp, edebiyatın unutma bahçelerinde kaybolmak isteyen yığınlara acı bir gerçeği bir kiraz çiçeği nahifliğinde anlatmaya çalışmak hiç şüphesiz cesaret gerektiren bir şeydir. Kim bilir en büyük korkuları belki de unutulmak olan intihar pilotları cesaretlerinin sembolü bu çiçeği uçaklarına çizerek bir kiraz ağacı olarak yeniden doğmak istemişlerdi, belki de bütün anılarını ancak bir kiraz ağacına emanet edebileceklerine inanıyorlardı. Gökçer Tahincioğlu’nun Kiraz Ağacı romanı anlamlı ve takdiri hak eden, olabildiğince çok okura ulaşması gereken, toplumsal belleğe katkı sunan değerli bir eser.

Dipnotlar

  1. Gökçer Tahincioğlu. Kiraz Ağacı, İletişim yayınları, S.140
  2. Edward W. Said, Geç Dönem Üslubu, Rüzgâra Karşı Edebiyat ve Müzik, Çev. Özge Çelik, S. 86
  3. Zygmunt Bauman, Ölümlülük, Ölümsüzlük Ve Diğer Hayat Stratejileri, Çev. Nurgül Demirdöven,
    Ayrıntı Yayınları, S.45
  4. Lev Tolstoy, Günlükler, Çev. İbrahim Kapaklıkaya, Anka Yayınları, S. 64
  5. https://www.bbc.com/turkce/ haberler/2012/11/121109_ turkey_hunger_strikes
  6. https://t24.com.tr/haber/ hacer-arikan-soyleyin-beni- kim-yakti,116447
  7. Uwe Fleckner ve Sarkis, Mnemosyne’in Hazine Sandıkları, Platon’dan Derrida’ya Bellek Kuramı
    Üzerine Metinler, Umur Yayınları, Çev. Uwe Fleckner, S.42

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir