Kent, melankoli, semboller ve bir yazının aidiyeti – Abdullah Aren Çelik

Orhan Pamuk’un, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ı “Doğu’ya” ait birkaç hikâye üzerinden kurduğu aşikâr, fakat o pek çok açıdan “Batı’ya” ait yazınsal bir üretimin parçasıdır. Bu noktada, muhtemel bir üçlemenin ilk kitabı olan ‘Beyaz Kale’nin de iki insanın benzerliği temalı bir hikâyeden ziyade, coğrafi bir karşıtlık üzerinden okunması gerekir.

Orhan Pamuk’a 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde, Nobel komitesi daimi sekreteri Horace Engdahl, Pamuk’u ödülün takdim edilmesi için “Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan Orhan Pamuk’a verilmiştir,”(1) sözleriyle davet eder. Engdahl’ın sunuş konuşmasında, Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesini üç önemli kavram üzerinden özetlendiğini görüyoruz: “Melankolik bir kent, kültürel çatışma, yeni simgeler”. Bu üç kavramın izi sürülerek Pamuk’un edebiyatının nereye ait olduğu tartışılabilir.

Engdahl’ın melankolik kentle Kars ve İstanbul’u, kültürel çatışma ile doğu ve batıyı, yeni simgeler ile de anlatıya konu olan mekânın nesnel kılınarak ve bu nesnelere yüklenen anlam aracılığıyla metne aktarılmasını kastettiğini söylemek mümkün.

Pamuk, metninin olay anlatısını, karakterlerini ve zaman örgüsünü genellikle nesneler aracılığıyla dile getirir, bu durumu ‘Masumiyet Müzesi’nde şöyle aktarır: “En mutlu anı işaret ettiğimizde, onun çoktan geçmişte kaldığını, bir daha gelmeyeceğini, bu yüzden bize acı verdiğini de biliriz. Bu acıyı dayanılır kılan tek şey, o altın andan kalma bir eşyaya sahip olmaktır. Mutlu anlardan geriye kalan eşyalar, o anların hatıralarını, renklerini, dokunma ve görme zevklerini bize o mutluluğu yaşatan kişilerden çok daha sadakatle saklarlar.”(2)

Pamuk’un nesnelere yüklediği anlam, romanlarında çoğaldıkça hepsi Engdahl’ın dediği gibi zamanla birer simgeye dönüşür. ‘Beyaz Kale’de “doğu ve batı” farklılığına, ‘Masumiyet Müzesi’nde kişisel bir müzeye, ‘Kara Kitap’ta karısını arayan bir adamın yalnızlığına, ‘Cevdet Bey ve Oğulları’nda üç kuşak ve zamanla değişen kent yaşamına, ‘Kar’da ülkenin siyasi atmosferine, ‘Kafamda Bir Tuhaflık Var’da bir bozacının gözünden İstanbul’un 40 yılının anlatımına dönüşür. Pek tabii ki ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ romanı dâhil, diğer eserleri için de benzer şeyleri söylemek mümkün.

Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ henüz yazılmamıştı. Ancak ödül töreni sırasında yaptığı konuşmadan, bu romanın Pamuk’un zihninde mayalanmaya başladığını söylemek yanlış olmasa gerek. “Babamın Bavulu” isimli konuşmasında ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ romanının çatısı olan baba-oğul ilişkisini/çatışmasını, insan ve yazar doğası üzerinden oldukça etkileyici bir biçimde ifade etmiştir. Bu romanın diğerlerinden farklı olarak kentsel değişim, kültürel çatışma gibi genel izleklerin yanı sıra daha öznel bir saikle yazıldığını ve bu yönüyle ‘Beyaz Kale’ dışındaki romanlarından ayrıldığını söylemek mümkün. Nitekim Yusuf Çopur’un Edebiyat Haber’de ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ romanı için kendisiyle yaptığı bir söyleşide, “’Beyaz Kale’de birbirine benzeyen biri Venedikli diğeri Osmanlı iki erkek kahramanın hikâyesini ayna metaforu üzerinden anlatmıştınız. Şimdi aynı metaforu baba-oğul üzerinden anlatıyorsunuz. Bu sefer ayna bir benzerlikten ziyade bir ayrışmayı gösteriyor, ne dersiniz?” sorusuna şu yanıtı verir: “Güzel bir gözlem. Bu, ‘Beyaz Kale’ gibi bir kitaptır. Hatta bazen bir üçüncüsünü yazıp hepsini bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Bir Doğu-Batı novellası gibi. Burada iki ayrı toplumdan, toplumsal konumdan, iki ayrı yaşta emir veren ve itaat eden insanlar var. Bu ayrışma en genel ve soyut anlamıyla Doğu-Batı ayrışmasıdır.”(3)

Pamuk’un Doğu-Batı ayrışmasından kastı Sofokles’in ‘Kral Oedipus’u ile Firdevsi’nin ‘Şehname’sindeki Zaloğlu Rüstem ile oğlu Sohrap’ın hikâyelerinin karşılaştırılmasıdır ya da kendi tabiriyle, ‘ayrıştırılmasıdır.’ Bunu tartışmadan önce, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ romanından kısaca bahsetmek gerekiyor.

Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk, 204 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2016.

Cem lise öğrencisi ve ailesiyle İstanbul’da yaşayan evin tek çocuğudur. Babası eczacı, annesiyse ev hanımıdır. Garip bir baba oğul ilişkileri vardır, sık sık evi terk eden baba olmadık zamanlarda geri döner. Fakat son gidişinden sonra bir daha dönmez, Cem’in hayatı o andan itibaren değişir. Maddi durumları iyi olmadığı için bir kitapçıda iş bulup çalışmaya başlar Cem. Orada kitaplara karşı merakı artar ve kendisini geliştirir. Çalıştığı kitabevinde Sofokles’in ‘Kral Oedipus’u ve Firdevsi’nin ‘Şehname’siyle tanışır. Bu iki hikâye sonraki hayatının hep bir parçası olur. Bir süre sonra kitapçıdan ayrılıp Mahmut Usta isminde, kuyu kazıp su arayan birisinin yanında çalışmaya başlar. Cem ve Mahmut Usta, Öngören’de yeni yeni kentleşen bir yerde su ararlar. Çalıştığı esnada Kırmızı Saçlı Kadın’ın tiyatrocu ailesiyle tanışır. Aile o günlerde ‘Kral Oedipus’u sahneleyip oynamaktadır. Kadın, alımlı ve güzeldir; genç adam âşık olur ona, gel zaman git zaman sohbetleri ilerler ve Cem kadınla birlikte olur. Bu birlikteliğin sabahında, kuyu çalışması sırasında bir kaza yaşanır ve Mahmut Usta yaralanır. Ustasının öldüğünü düşünen Cem apar topar kazı alanını terk eder. Ardında öldüğünü düşündüğü ustasını, âşık olduğu kadını ve bütün gençliğini bırakır. Sonrasında jeoloji mühendisliği okur, evlenir ve zengin olur. Kusursuz görünen hayatında tek eksik bir çocuğunun olmamasıdır; bir de kimseye söyleyemediği, ustasının ölümüne sebep olduğunu düşündüğü için zihninden atamadığı suçluluk duygusu. Bir gün hayatının dönüm noktası olan o yazın geçtiği Öngören’e büyük bir müteahhit olarak döner. Geçen onca zaman hiçbir şeyi unutturmamıştır. Üstelik bu sefer onu bir sürpriz bekler, Kırmızı Saçlı Kadın’ın, babasının eski sevgilisi olduğunu, dahası onunla o tek gecelik birlikteliğinden bir çocuk dünyaya getirdiğini öğrenir. Hayatı boyunca aklından çıkaramadığı Kral Oedipus ve Rüstem ile Sohrap’ın karşılaşmalarının bir benzeriyle burun buruna gelmiştir. Terk edilmiş bir oğul ve dahası oğlunu bilmeden de olsa terk etmiş bir babadır Cem. Karşılaşma ve yüzleşme kaçınılmazdır. Cem ile oğlu arasındaki bu yüzleşme gücünü tarihteki bu iki hikâyeden aldığı gibi, kültürel ve coğrafi açıdan da yazarın yönünü tayin eden bir malzeme sunar. Bu kısacık özet, romanın ana hatları konusunda bir fikir verebilir. Bu noktada romanın arka planında cereyan eden hikâye, Pamuk’un söyleşide Çopur’a verdiği cevaptaki gibi sahiden de, “Doğu- Batı” meselesini mi anlatmaktadır?

Pamuk, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ romanıyla hem karşıtlık hem de benzerlik temelinde bu klasik hikâyeyi yeniden yazar ama bu düşüncenin Pamuk’un ifade ettiği şekliyle “Doğu-Batı” ayrışmasına indirgenmesi ve iki hikâyenin bir karşıtlık üzerinden okunması tartışılacak bir meseledir. Bu şüphenin en temel nedeni, her iki hikâyenin “Doğu-Batı” diye köklerinin farklı coğrafyayı işaret ettiği yanılgısı ve ‘Kral Oedipus’un yazıldığı yer olan Yunanistan’ın sahiden de Batı’da olup olmamasıdır.

Mehmet Ali Kılıçbay, DoğuBatı dergisinin ikinci sayısında, Fakir Akrabanın Talihi başlığıyla yazdığı yazıda, Doğu-Batı meselesine dair bir tespitte bulunur. Söz konusu yazıda uygar toplumlardan ikisinin coğrafi bir adlandırmanın yanında bir de yön tayin eden bir tarafının olduğunu söyler. “Uygarlık, birçok şeyin yanı sıra, coğrafyadır da. Ama bütün uygarlıklardan yalnızca iki tanesi coğrafi adların yanı sıra bir de yön işareti taşımaktadır: Doğu ve Batı. Diğer uygarlıkların hemen hepsi coğrafi adlar taşımakta, fakat hiçbiri yön belirleyen bir tamlama öğesine, ada ya da sıfata sahip olmamaktadırlar. Öte yandan bu yön belirten adlar aynı zamanda coğrafi adlar haline de gelmişlerdir. Bu istisnai ve istisnai olduğu kadar da açıklama gerektiren durum, insanın aklına ‘acaba aynı uygarlığın iki kesiti mi söz konusu’ cinsinden zındıkça bir soru getirmektedir.”(4)

Kılıçbay, zihnini yoklayan zındıkça soru konusunda haksız değildir, çünkü dünya üzerindeki bir yerin coğrafi adıyla değil de yön tayin edecek bir şekilde kendisini adlandırmasının tek bir sebebi olabilir, o da bu coğrafi yerin kendisini uygarlığın merkezi olarak görmesidir. Dolayısıyla Kılıçbay’ın işaret ettiği tam da budur. Bahsettiği iki uygarlıktan biri Roma İmparatorluğu, diğeriyse Mezopotamya ve Mısır çevresinde ortaya çıkan uygarlıklardır. Bizi ilgilendiren, Pamuk’un da romanına konu olan Kral Oedipus ve Rüstem ile Sohrap’ın hikâyelerinin köken itibariyle Roma İmparatorluğu’nun etkisi içerisinde cereyan etmesidir. ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ı bu imparatorluğun yarattığı kültürel değişim üzerinden ele almak ve tartışmak bu açıdan önemli. Pek tabii ki bu tartışma, aynı zamanda bizi ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ bağlamında Pamuk’un edebiyatının nereye ait olduğuna götürecektir.

Bugünkü ifadesiyle Doğu ve Batı kavramlarının kökeni Roma İmparatorluğu’na dayanır. M.S. 222-312 yılları arasında imparatorluk adım adım bölünür. Bu bölünmenin en büyük nedeni içeride bir türlü dikiş tutmayan idari boşluktur. İmparatorluğun sınırları o kadar büyür ki, kontrol etmek neredeyse imkânsız hale gelir. İç karışıklığa bir de kuzeyden Alman saldırıları, doğudansa Sasani Hanedanı’nın saldırıları eklenince kritik bir adım atılır, imparatorluk ikiye bölünür. Pek tabii ki bu bölünmenin nedeni iki farklı devlet ortaya çıkarmak değil, aksine devleti daha kolay yönetebilmektir. O yıllarda imparatorlukta ekonomik açıdan bir çöküş yaşanırken siyasi açıdan da bir kargaşa hâkimdir. Bu değişimden önce siyasal, kültürel, sosyal bir takım gerilemeler yaşanırken idari anlamda bölünme işe yarar, kısa süreliğine de olsa gerileme durur. Bütün bunlar yaşanırken ülkenin başında Diocletianus vardır. Susan Wise Bauer, ‘Antik Dünya, İlk Kayıtlarından Roma’nın Dağılmasına’ isimli kitabında bu kısacık dönemi şöyle anlatır: “Ama aslında imparatorluğu kurtaran bu bölünme oldu. Diocletianus kuşkusuz hırslı bir adamdı ama hırsı Lactantius’un ona atfettiğinden çok daha karmaşıktı. Yalnızca kazanmak peşinde değildi. İmparatorluğun sonuna bir çözüm arıyordu ve elindeki gücün büyük bir kısmını devrederek çözüm buldu.”(5) Artık iki başlı bir yönetim vardır, birisi Doğu, diğeriyse Batı Roma İmparatorluğu’dur. Bugünkü anlamıyla Doğu ve Batı aslında Roma İmparatorluğu’nun doğusu ve batısıdır. Hülasa dağılma sonrasında doğunun merkezi bugünkü Yunanistan iken, batısı İtalya olur.

Burada Pamuk’un metnine dönecek olursak, metnindeki iki hikâyenin de coğrafi açıdan “Doğu’ya” tekabül ettiği görülecektir. Belki burada şöyle bir soru sorulabilir; İran, Doğu Roma İmparatorluğu’nun topraklarına dâhil miydi? Bu sorunun cevabı her ne kadar İran ile Doğu Roma’nın farklı olduğunu söylese de Yunanistan merkezli imparatorluğun “kültürel sınırlarının” İran’ı da etkisine alarak genişlediği yönündedir. Çünkü her iki hikâye de aynı coğrafi istikameti gösterir, bu da kültürel çatışma değil, aksine “kültürel yakınlaşmaya” dönüşür. Bu noktadaki başka önemli bir detay ise; hem ‘Kral Oedipus’ hem ‘Rüstem ile Sohrap’ hem de ‘Kırmızı Saçlı Kadın’a konu olan baba oğul karşıtlığının aynı doğu meseline, yani Salaman ve Absal hikâyesine dayanmasıdır. Bu hikâye, her üç metnin aidiyeti ve işaret ettiği coğrafi yaratım konusunda bir fikir verebilir, çünkü metnin alt hikâyesi oldukça benzerdir. Bu hikâyenin anavatanı, Doğu Roma İmparatorluğu yani şimdiki Yunanistan’dır. ‘Salaman ve Absal’, Kitab-ı Mukaddes’te geçen Salomon ve Abşalum anlatısına dayanmaktadır ve özü itibariyle “Baba-Oğul” çatışmasını toplumsal yönüyle esas aldığı için ne ‘Kral Oedipus’, ne ‘Rüstem ile Sohrap’, ne de ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ bu hikâyeden bağımsız değerlendirilebilir. Bunu tartışmadan önce, kısaca bu hikâyeyi hatırlamakta fayda var:

Tufandan önceki tarihlerde Hırakl Oğlu Hermanus el-Sofestikî adında bir kral vardı. Mısır, Yunan toprakları ve deniz kıyılarına kadar bütün Rûm ülkesi bunun elinde idi. Mısır’daki Ehrm denilen büyük yapıları ve yüz binlerce yılın eskitemediği ve eskitemeyeceği tılsımları, büyüleri yapan da bu kraldı. Kendisi pek çok bilimi öğrenmiş, gökteki yıldızların yeryüzündeki nesneler üzerindeki etkilerini bilen, nesnelerin güçlerinden ve tılsımlarından haberdar olan bir insandı. Hermanus’un dünyada tek bir derdi vardı. O da çocuğu olmamasıydı. Bu kralın çocuğunun olmama nedeni, kendisinin kadınlara ilgi duymaması, onlarla birlikte bulunmaktan hoşlanmaması idi. Ama kendisinin ülkesine ve bilgisine varis olacak bir çocuğa ihtiyacı vardı. Bunun için, yıldızların en uygun bir konumda bulundukları bir zamanda, yeryüzünde yapılacak bir tılsım üzerine güzel bir kadınla cinsel ilişkide bulunması ve bu yolla bir erkek çocuğa sahip olması gerekti. Kral, bunu bilmesine karşın, kadınları değersiz görmesi ve içyüzlerinin bozukluğu nedeniyle, hiçbir kadınla ilişkide bulunmaya dayanamıyordu. Filozof İklikolas, buna çözüm olmak üzere şöyle bir tedbir aldı: Yıldızlara bakılarak uygun bir konum gözetilecek ve kralın spermleri Yebruh el-Sanem içine konulacak, bu Yebruh el-Sanem, çocuk olması için, en uygun bir çevre içinde bu filozofun çabası ve düşünce gücüyle denetlenecek, yetiştirilecekti. Bu uygulama sonunda tam ve olgun bir insan yavrusu doğdu. Şimdi bunu emzirecek bir kadına ihtiyaç vardı. On sekiz yaşlarında güzel bir kız, çocuğun sütanası oldu. Çocuğa “Salâmân” adı konulmuştu. Bu genç ve güzel kızın adı da Absâl’dı.”

Hikâyenin devamında kral Hermanus, zamanın geldiğini düşünerek oğlunu bakıcısından ayırmak ister. Fakat oğlu Salaman sütannesinden ayrı duramaz, kral istemeden de olsa annenin varlığına bir süre daha sessiz kalır. Salaman büyür, genç bir adam olur. Bu sefer de Salaman ile Absal arasında bir aşk peyda olur. O andan sonra, insan doğası kadar eski olan bir baba-oğul çatışması yaşanır. Kral, Absal’ı bir şekilde öldürtür, oğlunu da kendi yerine tayin eder.

Huneyn bin İshak (810-873) tarafından Yunancadan Arapçaya tercüme edilen bu eserin yazıldığı tarih konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Bazı kaynaklarda hikâye, Kitab-ı Mukaddes’te geçen ‘Salomon ve Abşalum’ kıssasına dayandırılır. Davud’un dört oğlundan biri olan Abşalum, tahta geçmek için babasına karşı ayaklanır. Babasıyla karşı karşıya geldiği savaşta mağlup olur ve ölür. Davud bir süre sonra, kendisi henüz hayatta iken tahtı küçük oğlu Salomon’a bırakır.

Bu metin pekâlâ Sofokles’i ve Firdevsi’yi etkilemiş olabilir. Hikâyede baba- oğul meselesi, bir taraftan çatışma, bir taraftan öğreti temelinde ilerler çünkü. Metinde oğul ya da babadan birinin ölmemesi, onu diğer iki metinden ayırmaz. Çünkü ‘Salaman ve Absal’a konu olan çatışmanın temelinde ölümden dönen ve babayı bu ölüm sınırında anlayan oğlun varlığı, hikâyenin kökeni yani ‘Salomon ve Abşalum’da başından beri babanın sözünü dinleyen ve tahta layık olan Salomon’un ödüllendirilmesi şeklinde çıkar karşımıza. Dolayısıyla ‘Salaman ve Absal’ın kendinden sonraki bazı metinlerde baba ile oğulun ölümcül bir çatışmaya girmesi anlatının doğası gereği anlaşılırdır. Salaman ve Absal’da diğerlerinden farklı olarak, ortada bir ölümün olmamasının nedeni sürekli değişen mitoslardır. Kitabın üzerine oturduğu kanonun köklerinin “Doğu mitosu” olduğu düşünüldüğünde şaşırtıcı bir tespit olmadığı görülür. Çünkü doğu mitoslarında sürekli değişen ve dönüşen bir anlatı geleneği vardır. Her anlatıcı metne kendinden bir şeyler katarak, onu yeniden yoğurup şekillendirerek aktarır. Bu yeniden aktarım sırasında ‘Salaman ve Absal’ hikâyesinin de evrilerek farklı baba-oğul çatışmalarına, kimi zaman oğul Abşalom’un intikamını almak istercesine babanın ölümüyle noktalanan hikâyelere dönüşmesi doğal bir süreçtir. Masallar diyarında şaşırtıcı hiçbir şey yoktur. Söz ve söze yüklenen masalsı anlam, bazen insan aklının sınırlarını zorlayacak denli mistiktir. Şaşırtıcı olan mistisizme kayan, gücünü mitoslardan alan bir hayal dünyasının “Doğu-Batı” denen coğrafi bir kodla işaretlenmesidir. Oysa hayal dünyasında sınırlar yoktur, fakat yazıya aktarılırken nedense sınırlandırılır. İtiraz tam da bu noktada vasıl olur, aynı coğrafi istikamete ait iki metnin bir tür karşıtlık temelinde değerlendirilmesi ne derece doğrudur? Sofokles’in ‘Kral Oedipus’u ile Firdevsi’nin ‘Şehname’si birbirine uzak iki hikâye gibi gelebilir. Fakat kökleri ve coğrafi yakınlıkları bakımından pekâlâ benzer kültürel kodların paydaşları olarak düşünülebilir. Bu hikâyeleri bir karşıtlık temelinde ele almak kadar yakınlığı üzerinden de değerlendirmek gerekir. Sofokles’in Yunanlı oluşu ile Firdevsi’nin İranlı oluşu onları uzak iki kültürün parçası kılmaz aksine Sofokles de, Firdevsi de “Doğunun” bir parçasıdır. Her ne kadar Firdevsi’nin ‘Şehnamesi’ bir halkın destansı anlatımıysa da içinde tıpkı ‘Kral Oedipus’daki gibi baba-oğul karşılaşmasının bir benzeri vardır. Her iki hikâyenin baba-oğul çatışması bizi Hermanius ile oğlu arasındaki hikâyeye götürür. Burada yalnızca coğrafi açıdan bir yakınlıktan değil aynı zamanda kültürel açıdan da bir yakınlıktan bahsetmek mümkün

‘Kırmızı Saçlı Kadın’, bilindik iki hikâye üzerinden anlatılır; bir taraftan ‘Kral Oedipus’un baba-oğul çatışmasının izlerini, beri taraftan Firdevsi’nin Rüstem ile oğlu Sohrap’ın hikâyesini okuruz. Romanın birinci bölümü babasıyla ilişkisi bir vesileyle kesilen bir oğlun arayışıyken, ikinci bölümü ise baba olduğunu geç fark etmiş bir adamın oğluyla adım adım karşılaşmasının hikâyesidir. Cem, baştan sona iki hikâyenin izini sürerek, önce nasıl bir oğul olduğunu sonra da nasıl bir baba olduğunu anlamaya çalışır. Bu meraklı arayış, Cem’in babasıyla arasında dikiş tutmayan ilişkisi kadar oğluyla da bir türlü onarılamayan bir sona götürür. Baba ile oğul arasındaki karşılaşma diğer iki metinden farklıdır, ‘Kral Oedipus’da tesadüfi bir karşılaşmada oğul babayı öldürür, ‘Şehname’de ise yine baba ve oğul olduklarını bilmeden karşılaşan ve sonunda babanın oğlunu öldürdüğü bir düello yaşanır. ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da baba ile oğulun adım adım karşılaşacağını biliriz, her şey bu doğrultuda cereyan eder. Bu açıdan bakınca Pamuk’un ‘Kral Oedipus’ ile ‘Rüstem ve Sohrap’ın hikâyesini bir karşıtlık temelinde romanına aktarmadığını, aksine kendi metnini bu iki metin üzerinden ayrıştırdığını görüyoruz. Çünkü ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ın sonundaki baba-oğul karşılaşması hem ‘Kral Oedipus’dan hem de ‘Rüstem ile Sohrap’ hikâyesinden farklıdır. Çünkü baba zengin bir adamdır ve oğlu ile arasındaki tartışmanın kökeni bir noktada miras, yani mülkiyetle ilgilidir. Bu durum bizi Batı Roma İmparatorluğu’na yani şimdiki Batı’ya götürür. ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ her ne kadar adı geçen üç eserin etkisiyle yazılmış olsa da diğer metinlerden bu noktada ayrılır ve kendine başka bir yol daha çizer. Çizilen bu yol, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ın “doğuya” mesafesini de belirler. Nitekim Cem’e babasından bir kitap gelir, kitaptan alıntı yaparak karısı Ayşe’ye bir pasaj okur. Okunan bu pasaj, neden bu mesafeyi aldığını anlatır gibidir.

“1957’de Soğuk Savaş’ın yoğun günlerinde yayımlanmış kitapta susuzluk ve seller üzerine çok şey vardı. Wittfogel, Asya’da, Çin gibi zor coğrafyası olan ülkelerde tarım yapmak için gerekli suyu kanallar, bentler, yollar ve kemerlerle getirmenin çok büyük bir bürokrasi ve örgütleme gerektirdiğini doğu despotluğunda uzun uzun anlatıyordu. Bu örgütlenmenin ancak otoriter, sert kurallar ve yöneticilerle başarılabileceğini gösteriyordu. Bu yöneticiler direnişten, sözlerine karşı çıkılmasından hoşlanmazdı. Bu yüzden yanlarında, yani bürokrasilerinde ve haremlerinde gelişmiş bireyler değil, kendilerine tamamen itaat eden köleler istediklerini, bütün sistemin böyle çalıştığını kitabın sonunda anlatıyordu Wittfogel.”

Ayşe’nin cevabı, yaşadıkları “doğu” toplumuna bir eleştiri olduğu kadar, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ın da yönünü işaret eder.

“Karılarına, memurlarına öyle davranan o krallar, en sonunda kendi oğullarını da öldürürler. Burasında şaşılacak bir şey yok. Biliyoruz, tanıyoruz bu insanları. Ama onların saray ressamları niye bu anı bu kadar coşkuyla resmediyor?”(6)

‘Bu hikâyenin kökleri gerçekten ‘Kral Oedipus’ ve ‘Şehname’ mi yoksa Batı Roma İmparatorluğu’na dayanan ve kökeni baba-oğul arasındaki miras hukukuna mı gider?’ sorusu akla geliyor. Bu soruya verilecek cevap metnin nereye ait olduğu konusunda biraz daha yardımcı olabilir.

Batı Roma İmparatorluğu’nda baba ve oğul arasında mülkiyet hukukuna dayalı garip bir ilişki vardı. Bu hukuk, babayı toplum nezdinde ölümüne kadar kutsuyordu, fakat aynı şeyi oğul için söylemek mümkün değildi. Çünkü oğul, saygınlık kazanabilmesi için babasının ölümünü beklemek zorundaydı. Baba ölene kadar oğlu ne mirastan pay alabiliyordu, ne de bir saygınlığı vardı. Baba ve oğul arasındaki bu durum, oğulun toplumsal saygınlığı açsından hep bir engeldi. Dolayısıyla çoğu zaman baba ile oğul karşı karşıya geliyordu. Philippe Aries ve Georges Duby’nin ‘Özel Hayatın Tarihi, Roma İmparatorluğu’ndan 1000 Yılına’ ismiyle yayına hazırladığı kitabın 1. cildinde baba ile oğul arasındaki ilişki şöyle anlatılır: “Olgun yaştaki bir adam, eğer babası hala hayatta ise, kendi yetkesiyle hiçbir hukuki eylemde bulunamamaktadır. Bir hukukçu, iyi aileden gelme bir erkek çocuk söz konusu olduğunda, toplumsal saygınlık hiçbir işe yaramaz: konsül bile olsa, borç para alma hakkına sahip olmayacaktır.”(7)

Oğlun mirastan yoksun olması kadar, toplumsal saygınlığı da ikinci plandadır. Oğlun toplum içindeki saygınlığı ve mirastan pay alması ancak babanın ölümüyle olabilir. Philippe Aries ve Georges Duby aynı makalenin devamında şöyle yazarlar: “Babanın ölümü çocuklar için, şanssızlığa uğrama dışında mirasın habercisi ve her durumda bir tür köleliğin sonu demekti.”(8)

Bu kısacık pasaj ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da Cem ile oğlu arasında cereyan eden baba-oğul çatışmasının bir benzerine götürür. Babası ölene kadar bir tür köle gibi hisseden çocuk, babasının ölümüyle özgürlüğüne kavuşacağını düşünür. Diğer metinlerle ayrıldığı nokta tam da burasıdır. Cem, oğlu tarafından öldürülür, annesi bu ölüm hadisesiyle ilgili şunları söyler: “Böylece biz ana oğul, İstanbul tarihine mirasına konmak için babayı öldüren kırmızı saçlı kötü anayla evladı olarak geçtik.”(9)

Pamuk bunu birkaç kez ve vurgulu bir şekilde yazar metninde. Nitekim Cem ile karısı arasında geçen bir diyalogda, Cem’in ölmesi durumunda oğluna kalacak mirastan konuşulur. Bu açıdan bakınca, Pamuk’un romanında baba-oğul karşıtlığının mülkiyet ve saygınlık temelli Batı Roma’ya, yani şimdiki “Batı” denen yere yaklaştığını görüyoruz. Bu bilinçli tercih Pamuk’un metninin nereye ait olduğuna dair bir fikir verebilir.

Burada bir kez daha vurgulamak lazım; Pamuk’un, ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ı “Doğu’ya” ait birkaç hikâye üzerinden kurduğu aşikâr, fakat o pek çok açıdan “Batı’ya” ait yazınsal bir üretimin parçasıdır. Bu noktada, muhtemel bir üçlemenin ilk kitabı olan ‘Beyaz Kale’nin de iki insanın benzerliği temalı bir hikâyeden ziyade, coğrafi bir karşıtlık üzerinden okunması gerekir. Zira romana konu olan Venedikli tacirin “aynadaki” ikizi bir karşıtlığı değil, bir düşüncel çabanın köklerinin nereye ait olduğunu anlatır gibidir. Bu açıdan Pamuk ‘Kırmızı Saçlı Kadın’da her ne kadar kökeni doğuya giden ve birtakım kavramlar üzerinden deştiği meselleri yazıyorsa da, bu durum yazdıklarının nereye ait olduğunu anlatmak ve yaşadığı kentin ruhunun arzu ettiği yere uzaklığını ölçmek içindir. Bu açıdan bakınca ‘Kral Oedipus’, ‘Şehname’ ve ‘Salaman ve Absal’ “doğuya” ait metinler iken ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ özellikle bazı yönleriyle “batıya” yaslanmaktadır.

Son olarak şu söylenebilir; bir romanın girişi sorulmuş güzel bir soru gibidir ve sonu o soruya yazarın verdiği en güzel cevaptır. Bu bir bakıma yazarın konuyla ilgili son sözüdür de. ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ın başındaki soru Cem’in hayatla kurduğu bağ iken, sonunda oğlu tarafından miras için bu bağın kesilmesi Pamuk’un bu soruya bakışı ve verdiği cevabıdır. Dolayısıyla ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ bu yönüyle “batıya” yaslanmaktadır ve “doğu–batı” meselesi tartışılacaksa, semboller, simgeler, kültürel farklılıklar üzerinden bu ayrım dikkate alınarak tartışılmalıdır.

Dipnotlar:

  1. https://tr.wikipedia.org/wiki/Orhan_Pamuk
  2. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi, İletişim Yayınları, S.85
  3. http://www.edebiyathaber.net/orhan-pamuk-romanlarimizi-odul-jurilerine-degil-ailemize-ve-yakinlarimiza-yazariz/
  4. Mehmet Ali Kılıçbay, DoğuBatı Dergisi, Doğubatı Yayınları, Sayı. 2, Sayfa: 58
  5. Susan Wise Bauer, Antik Dünya, İlk Kayıtlarından Roma’nın Dağılmasına, Alfa Yayınları, Çev. Mehmet Moralı, S.797
  6. Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın, YKY Yayınları, S.132
  7. Philippe Aries, Georges Duby, Özel Hayatın Tarihi, Roma İmparatorluğu’ndan 1000 Yılına, Çev. Turhan Ilgaz, YKY yayınları, S. 42
  8.  a.g.e. s.43
  9. Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın, YKY yayınları, S. 188.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir