Kaplanoğlu’ndan yeni bir çağdaş sinema zirvesi – Atilla Dorsay

Bence en iyi filmi değil; ama yine de çok iyi bir film ve sinemaseverlerin görmesi gerekir

BAĞLILIK: HASAN      

X  X  X  ½

Yönetim ve senaryo: Semih Kaplanoğlu
Görüntü: Özgür Eken
Oyuncular: Umut Karadağ, Filiz Bozok, Gökhan Azlağ, Ayşe Gündüz Demirci, Mahir Günşiray, Hakan Altıner, Devrim Özen Akın, Hasan Aslangiray, Hasan Atalay, Mehmet Avdan

Kaplan Film- Sinehane yapımı, 2021

Semih Kaplanoğlu’nun sinemamızda kuşkusuz ki çok kendine özgü bir yeri var. Onu 2000’lerden başlayarak Herkes kKndi Evinde, Meleğin Düşüşü gibi aykırı ve ayrıksı (istisnai) filmleriyle keşfetmiş, ardından hepimizi hayran bırakan (ve bu arada biri Berlin’de Altın Ayı alan) Yumurta-Süt-Bal üçlemesiyle de zirveye çıkarmıştık. Sonrasında gelen Buğday ise bir ‘apokaliptik hasat öyküsü’ olan ve tümüyle siyah-beyaz filmiyle de doğrusu büyük sürpriz yapmıştı.

Sonra bu ‘bağlılık’ serisi geldi. İlki olan Bağlılık Aslı 2019’da karşımızdaydı. Bu yine son derece farklı film için şöyle demiştim:

Kaplanoğlu kararlıdır. Onun istediği ‘anne ile bebek arasındaki ilişki nedir, dünyaya geldiğimiz andan itibaren nasıl bir süreç izler zihnimiz, bunun izleri ilerde nasıl ortaya çıkar’ gibi sorulara yanıtlar aramaktır. Böylece ortaya gerçekten de hayli özgün yapıda bir film çıkıyor. Annelik, anne ve bebeği ilişkileri üzerine sinemanın tüm tarihinde yapılagelmiş belki en ayrıntılı, en kapsayıcı film.

Evet, şimdi üçlemenin ikinci bölümü var karşımızda… Ve bu da ilk film gibi Türkiye’nin Oscar’a gönderdiği yeni filmi oldu. Ama Oscar meselesini bir yana bırakıp biz bu gizemli ve yoğun filme dalalım.

Film tarlasını süren bir baba, iki çocuğuna kol-kanat germiş bir anne gibi kırsal bir yaşam görüntüsüyle açılıyor. Kısa zaman sonra bunun hikâyesi anlatılacak ailenin geçmişine bir bakış olduğu anlaşılıyor. Hasan Yılmaz, eşi Emine ve çocuklarının mutlu dönemleri. Belki de Hasan’ın sık sık göreceği rüyalardan ilki.

Sonrasında aile bölünmüştür. Çocuklar büyük kente gitmişler, Hasan ağabeyi Muzaffer’le de yollarını ayırmıştır. Ve kendisini tümüyle doğaya, tarıma ve çeşitli ürünler yetiştirmeye adamıştır: En başta hep istenen elma ama ayrıca çeşitli meyveler, taze fasulye vb. sebzeler… Ve uzun kaydırmalarla bize sunulan görkemli bir doğa: Orman kadar insan eli ürünler, bitkiler, hayvanlar, börtü-böcekler, vs.

Ama birden bu sakin ve doğal yaşama bir devlet müdahelesi gelir. Yerel otoriteler o verimli arazinin tam ortasına bir trafo yerleştirip bir sürü kule ve direk dikmeye gelirler. Yerine gelip bakmadan, yukarıdan satelitle yapılmış bir plana uyarak… Üstelik sonunda tam 137 çelik kule ve uzayıp giden bağlayıcı teller dikilecektir. Devletimizin bilinen yanlış tarım politikalarından acılı bir örnek

Bu Yılmaz çifti için bir büyük darbedir. Ama Hasan, eşi Emine’yi tedirgin etmeden, çeşitli makamlara başvurarak bunu değiştirmeye, asıl büyük kuleyi yanıbaşındaki bomboş geniş araziye naklettirmeye çabalar. Önce tümüyle reddedilir, ama giderek birtakım kişilerden destek sağlar. Bunların arasında yörenin yargıcından tarım sorumlularına farklı kişiler vardır. Ve hepsi de  bu kendini toprağa adamış ve cebinde biraz para bulunan adamdan bir şeyler beklerler.

Ama o sırada araya yeni bir konu girer. Yılmaz çifti aynı zamanda inançlı insanlardır ve Hac farizası için başvurmuşlardır. Birden bunun kabul edildiği haberi gelir. Ama camide bu konuda vaaz veren imam, gideceklere  öncelikle tüm günahlarından arınmalarını, başkalarına karşı hataları olmuşsa o kişilerden özür dilemelerini tavsiye eder. Böylece Hasan ve eşi için yeni bir dönem başlar: Özür dileme, Uğur Vardan’ın çok iyi yazdığı gibi bir “helalleşme dönemi”. Ki bunun da pek kolay olmadığı ortaya çıkacaktır.

Bu uzun film, hikâyesi gibi en sakin ve şiirsel biçimde akan bir nehir sanki… Yer yer öylesine güzel çekimler, etkileyici sahneler içeriyor ki… Kendi adıma Hasan’ın bir kaplumbağayı kedisi-köpeği gibi sevip peşine düştüğü, gökten elmaların  yağmur gibi yağdığı, o koca ağacın kesildiği ve -bir rüyada- geri geldiği ya da yine Hasan’ın o ağacın köklerini okşadığı sahneleri kolay kolay unutacak değilim. Ya da finalde bunamış olduğu anlaşılan ağabeyle buluşma, camide hac öncesi tavaf, ödenmemiş ayakkabı borcunun ödenmesi vb. sahneler de çok etkileyici.

Daha genel şeylere gelirsek… Film elbette öncelikle doğaya adanmış, doğa korumacılığını amaç olarak almış bir yapım. Ama ayrıca insanoğlu üzerine acımasız saptamalar da içeriyor. Örneğin filmdeki kentliler daha temiz, aydınlık, güleç kişiler. Ama hepsi hesaplı, içten pazarlıklı. Ve hepsi maddiyat peşinde…

Öte yandan, kırsal kesim insanları da melek değil. Doğayı sevdikleri kadar insanları da seviyorlar demek imkansız… Genel anlamda insanları aldatmak, emeği sömürmek, çıkarcılık yapmak onların da hastalığı. Hatta kadınlar için bile… Örneğin Emine’nin emek isteyen bir örtü ısmarladığı kadına hak ettiği parayı ödememek için giriştiği entrika… Ne kadar insanlık dışı… Ya da Hasan’ın komşusu Seyfi’ye ait araziyi satın almak için giriştiği insaf dışı pazarlık… Demek ki iyilik, doğruluk ve adalet hangi kesimden, hangi sosyal sınıftan gelirse gelsin, insanlar arasında en iyi paylaşılmış erdemler değil

Ayrıca ayrım yapmaksızın tüm oyuncuların iyi oynadıklarını, kişiliklerini bize yeterince tanıttıklarını düşünüyorum. Ve genel biçimde hepsini kutluyorum.

Demek ki yine görmeye değer bir Kaplanoğlu filmi karşındayız. Bence en iyi filmi değil; ama yine de çok iyi bir film ve sinemaseverlerin görmesi gerekir.

Kaynak: T24

İlginizi çekebilir