Hayvanların kapatıldığı kurumlar, hayvanların doğalarına aykırılıklar taşıması nedeniyle birer hapishaneye benzetililiyor ve bu benzetme bir hakikati ifade ediyor.

Manşet Fotoğrafı: Gaia Dergi

Sosyal bilimlerde insanların tutulduğu kapalı kurumları anlayabilmek için literatüre baktığımızda üç kuramcıyla sıklıkla karşılaşırız; Michel Foucault, Erving Goffman ve Giorgio Agamben.

Bu kuramcılar, kapalı kurumların tarihini, işlevlerini, kapatmaya muktedir olan iktidar(lar)ın karakterini anlayabilmek için elverişli tartışma zeminleri sunar.

Fakat bu literatürü, insan merkezciliğini bir kenara bırakarak tartışmayı denesek, bize nasıl yol gösterebilir? Hayvanların tutulduğu kapalı kurumları bu literatürle tartışmaya alışkın değiliz fakat literatürü bu bağlamda genişletmek adına ısrarcı olmayı önemsiyoruz.

Bu ısrarın ise insanı ve hayvanı günden güne daha fazla çevreleyen ve tehdit eden kapalı kurumların şiddetinin faili olan iktidar(lar)ın karakterini daha bütüncül bir yerden tartışmamızı sağlayacağını ümit ediyoruz. Çünkü bu literatürün hayvanların kapatıldığı alanları kapsadığı da oldukça açık, yalnızca tartışılan özneler değişiyor.

Türkiye’deki literatürde hayvanlar

Küçük bir tarama yapıldığında dahi, hayvanların tutulduğu kapalı kurumları değerlendiren yazıların daha ziyade yurtdışındaki literatürde yer bulduğu görülebilir.

Yurtiçi ve yurtdışı literatüründeki trendleri izleyebildiğimiz tezler de hayvanlara dair algının izini sürmemizi sağlayabilir. Türkiye’de yöktez’e baktığımızda 1970-2022 yılları arasında yazılan hayvanlara dair 1432 tezden hak temelli perspektiflere sahip tezler 2007’den itibaren karşımıza çıkmaya başlıyor.

Ancak 2019 yılı itibariyle hayvanı bir özne olarak ele alan tezlerin sayısında fark edilir bir artış saptanabilir. 2019 yılı itibariyle hayvanlara dair yazılan yazılar tıp literatürünün dışına taşmış, görsel kültürdeki temsilleri ile sosyolojik, felsefi, politik perspektifler ve hayvanların tarihteki yerlerinin tezlere konu edildiği görülüyor. [1]

Tezler haricinde Türkiye’deki farklı dergilerde yayınlanan makalelere bakıldığında ise hayvanların kapatıldığı kurumları kapatılma literatürü etrafında değerlendiren akademik üretimlerin sayısı oldukça azdır. Fakat Türkiye’de iktidar ve hayvan ilişkisini Foucault’nun kaynaklık ettiği perspektiften inceleyen yazıların bizim için de ilham verici olduğunu söylemek isteriz.[2]

Hayvanların kapatıldığı kurumlar, hayvanların doğalarına aykırılıklar taşıması nedeniyle birer hapishaneye benzetililiyor ve bu benzetme bir hakikati ifade ediyor.

Fakat bu kurumların işlevleri ve hayvanların sınıflandırılma biçimleri birbirinden ayrışıyor. Bir anlamda bu kurumların hepsi hayvanlar için cezalandırıcı bir nitelik taşısa da farklı misyonlar taşıyor.

Koyuncu, hayvanların tıpkı insanlar gibi mahkemede yargılanıp çeşitli cezalara mahkum edildiğini ancak hayvanların cezai müdahalelerin nesnesi olmaktan çıkarıldığı zamanda dahi hayvanların iktidar ilişkilerinin dışına çıkmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini söyler.

Koyuncu, bu tartışmayı, Endüstri devrimi ile eş zamanlı gerçekleşen nüfus patlamasıyla ilişkili olduğunu, bu nüfus patlamasıyla birlikte hayvan bedeninin toplumsal uzamda yeniden dağıtılışının gerçekleştiğini ifade eder.

Bu bağlamda, daha ekonomik, toplum sağlığını ve güvenliğini gözeten çözümler bulmak adına daha önce ulaşımı sağlayan atlar yerine teknolojik araçlara geçildiğini, bazı hayvan türlerinin ise artan nüfusun beslenme ihtiyacını karşılamak adına fabrika-çiftliklerine kapatıldığını, böylelikle hayvanların işlevlerinin yeniden inşa edildiğini görürüz.[3]

Hayvanların kapitalist sistem içinde yeniden inşası

Michel Foucault, cezalandırmadan farklı olarak ilk büyük kapatılmaların 1656 yılında Paris’te Hôpital general (genel hastane) adlı bir kurum ile başladığını ifade eder. Kapatılanların ise ortak özellikleri olduğuna, hepsinin bedensel farklılıkları nedeniyle iş gücüne dâhil olamayan ya da olmayan yersiz yurtsuz kişiler[4] olduklarına işaret eder.

Böylelikle kapatılmanın ekonomik kriz anında aç kalan işsiz ve aylak kesimin başkaldırması tehlikesine karşı güvenli bir önlem almak ve kapatılmış olanların kriz geçtikten sonra ucuz ve kolayca denetlenebilir bir işgücü oluşturmasını sağlamak gibi ikili bir işlevi olduğunu söyler.

Ancak bu kapatma tekniklerinin gün geçtikçe daha pahalı ve verimsiz hale gelmesiyle, bu teknikler yerine kapitalist üretim biçiminin gerektirdiği disiplin ve uysallığın insanlar tarafından benimsenip içselleştirilmesine ve gönüllü olarak uygulanmasına dayanan, Foucault’un disiplinci iktidar adını verdiği yeni bir iktidar biçimi ortaya çıkar.

Bu iktidarın uysallaştırma ve verimli hale getirme yöntemi ise şiddet ve bedensel zorlamaya değil, insanlara belli öznellik biçimleri dayatılmasına dayanır. Bu iktidar biçiminde, öznenin ekonomik anlamda da verimli bir hale gelebilmesi için yeniden inşası gerekir.[5]

Bu perspektifle hayvanat bahçelerindeki hayvanların başlangıçtaki temsili ile kapitalist sistemdeki gelişimine baktığımızda Foucault’un bahsini ettiği yeniden inşayı görmek mümkün.

Hayvanat bahçelerinin tarihsel gelişimine bakıldığında hükümdarların ve soyluların “vahşi hayvanlardan oluşan koleksiyonlarını kişisel eğlenceleri, zenginliklerinin ve politik güçlerinin simgesi olarak sergiledikleri”[6]görülüyor.

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde hayvanat bahçeleri hükümdarlar veya asillerin güç sembolü olmaktan öteye geçerek birer kapatılma mekânı olduklarını perdeleyen modern konseptleri benimseyerek, “araştırma, koruma, eğitim, eğlenme”[7] gibi misyonlar edinmiştir. Hayvanat bahçelerindeki hayvanlar ise çeşitli antidepresan ve sakinleştiriciler kullanılarak Foucault’un ifade ettiği gibi uysallaştırılarak disipline edilen, yeniden inşa edilmeye çalışılan özneler olarak varlıklarını sürdürüyor. Benzer bir inşa süreci yunus parklarında da görülüyor. Yunus parklarında da “Yunusla Terapi”[8] adı verilen ve bilimsel olmayan[9] yöntemler kullanılarak yunusları bir sermaye aracına dönüşebiliyor.

Foucault’un penceresinden bakıldığında bir sermaye aracına dönüşme potansiyeli olan hayvanların karşılaştığı kapatılma biçimleri ve ekonomik değeri olmayan hayvanların kapatma biçimleri arasında oldukça farklılıklar bulunuyor.  Bahsettiğimiz bu kapatılma hali, tıpkı insanlarda olduğu gibi hayvanların da kişiliklerine saldırı niteliği taşıyor.

Total kurumlar perspektifinden hayvanların kapatılması

 

Fotoğraf: Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü

Bu fotoğrafta da mimari benzerliğiyle Kısırkaya Hayvan Barınağı…

Erving Goffman, insanların kalabalık bir grup halinde aynı yer ve aynı otorite altında gündelik pratiklerini planlı bir şekilde gerçekleştirdiği kapatılma kurumlarını “Total Kurum”  olarak adlandırmıştır.

Bu kurumlarda her insanın aynı şekilde muamele gördüğünü, faaliyetlerin kişilerin inisiyatiflerine bırakılmaktansa yukarıdan ve zorla dayatıldığını, kişilerin gündelik faaliyetlerinin zamanlamasını bu otorite tarafından sıkı sıkıya planlandığını, bu sayede kişileri “kurumun kurumsal amaçlarını gerçekleştirdiği iddiası eşliğinde bütünsel rasyonel bir planın parçaları olarak bir araya getirildiğinden” bahseder.[10]Bu total kurumlara akıl hastaneleri, hapishaneler, okullar, yurtlar, toplama kampları, yaşlı bakımevleri, karakollar örnek gösterilebilmektedir. Her birinde iktidarın büründüğü karakterler farklı olsa da bu kurumların her birinde, öznenin gündelik hayatındaki tüm faaliyetler bir iktidar tarafından yukarıdan dayatılır.

Goffman, öznenin bu kurumlarda tutulduğu süre uzadıkça “kültürsüzleşme”denilen şeyin meydana geldiğini, çünkü bu kurumlarda ceza ve ödül sistemi aracılığı ile kişinin tercih etme hakkının elinden alındığını, bunun da bir “kendiliğe saldırı, kişiliksizleştirme” olduğunu ifade eder[11]. Elbette ki her kurum kendi misyonu çerçevesinde bunu yaptığını inkar edebilir ancak üyeleriyle yukarıdan aşağıya, dayatmacı bir hiyerarşik düzene sahip olan tüm kurumların öznede yarattığı etkiler, misyonları ne olursa olsun kişilerin öznelliğinin kaybıyla sonuçlanabilir.

Hayvanların kapatıldığı kurumlar olan hayvanat bahçeleri, yunus parkları, barınaklar, sirkler, çiftlikler, mezbahalar, Goffman’ın tanımlamış olduğu total kurumların özelliklerini taşır ve hayvanların kendiliğine ve kültürlerine bir saldırı olarak değerlendirilmelidir.

Kültür, her ne kadar hakim söylemde insanların doğasına ait bir kavram olarak tartışılıyor olsa da bu kavram tüm canlıları kapsayacak şekilde günden güne genişlemektedir.

En basit örneği olarak, bir hayvanın tıpkı bir insan gibi aynı mahallede yıllarca yaşadığını hepimiz gözlemlemiş olabiliriz. Dolayısıyla hayvanların o mahallede edindiği bir kültür, bir bellek olmadığını iddia etmek tartışılmaya muhtaç.

Bu nedenle, hayvanların yaşam alanlarından koparılarak kapatıldığı kurumları Goffman’ın çizdiği çerçeveden ele alarak total kurumlara dahil etmek, daha da ötesi, bu kurumların insanlarda yarattığı tahribatın benzerini hayvanlarda da yarattığını, iktidarın egemen söylemi dışında kalan bütün grupların şiddetten pay aldığını ifade etmekten geri durmamak gerekir.

Sessizleştirilen hayvanlar ve kamp halinin süreğenleşmesi

Hayvanlar, egemen zihniyetin “öteki” yaftasının ardından sürüklediği bütün şiddeti deneyimleyen başat gruplar arasında.

“Öteki”ne muktedir olmak için sosyal, ekonomik, politik ve mekansal dışlamayı, dışladığı denli kontrol altına almayı, hatta yok etmeyi kendisine hak gören bu zihniyet, hayvanları haklarıyla bütün birer birey olarak tanımayıp hukuken mal statüsünde bırakıyor.

Bu statü hayvanları ya gözden çıkarılabilir ya da kar edilebilir birer nesneye dönüştürmektedir. Oysaki hayvanların kendilerini ifade etmekten, dilden ve anlama yetisinden yoksun olmadıkları, insanların bu kavramları tanımlamaları çerçevesinde bu yetilerden sözde yoksun bırakıldıkları ve birey olarak kabullerinin önüne geçildiği tartışılmaktadır.[12] Bu anlamda, sessizleştirilen hayvanların hakları ne mahkemelerde ne de yasalarda korunamamakta, aksine mal statüsünde görülen hayvanlara dair verilecek herhangi bir kararın insanların (veya tüzel kişi olarak şirketlerin) “mülkiyet hakkı”yla çelişmemesine özen gösterilmektedir.

Hayvan hakkı ihlallerine, ölümlerine yönelik açılan davalarda hayvan hakları örgütleri, doğrudan zarar görmedikleri yönündeki görüşle davalara müdahil olarak kabul edilmemektedir.

Örgütlerin yokluğunda faile, hayvanların haklarını arayacak soruların savcı tarafından yönetilmesi de ne yazık ki söz konusu olmamaktadır, hayvanlar birkez daha sessizleştirilmektedir.

Giorgio Agamben, “kamp, istisna hâli kural olmaya başladığında ortaya çıkan uzamdır”, der.[13] Kamplarda hukukun, yani hakların ve adil yargının askıya alınması, şiddetin kalıcı düzen haline gelmesi söz konusudur. Agamben, bu yapının içindekiler hukuk dışında bırakılırken dışlanıyor gibi görünseler de “dışarıda bırakılanın dışarıda zapt edildiğini”, böylece “içeriye” yani egemenin tahakkümüne “dâhil edildiğini” söylemektedir.[14]

Agamben’in kamp tanımı insanlar için düşünüldüğünde halihazırda var olan bir hukukun askıya alınması olarak görülebilir. Türkiye’de insan dışı hayvanların kişilik haklarını tanıyan bütüncül bir hukuktan bahsedemiyor olsak da ekonomik işlevler biçilen veya “sahipli” olarak tanımlanan hayvanlarla ilgili hukuki düzenlemeler bulunuyor.

Ancak ekonomik anlamda bir işlevi olmayan hayvanlar, kolaylıkla hukuk dışı bırakılabilmekte, toplatılarak veya hedef gösterilerek öldürülebilmektedir. Bu durum, bir sermaye aracına dönüş(e)meyen hayvanların insan merkezci zihniyetle kurulan şehrin bütün sokaklarını kamp alanı olarak deneyimlemesine, bu hayvanlar için istisnanın kurallaşmasına neden olmaktadır.

Bu yazı, Türkiye’deki kapatılma literatüründe, hayvanları, öznelliklerini tanıyarak merkezlerine alan üretimlerin artması ihtiyacıyla kaleme aldık. Hayvanların kapatılma hallerine dair yeni bir söz söylemektense, olan şeyin adını koymak ve literatüre dahil etmek adına bu 3 teorisyenin açtığı yolu izlemeye gayret ettik. Bu gayreti çoğaltmanın, mücadele etmeye çalıştığımız tüm alanların eşdeğer hale gelmesine de katkı sunmasını umuyoruz.

(İC/AY/EMK)


[1] 2019 yılındaki artış ise o dönem yapılan yasa tartışmalarını ve Burak Özgüner’in kaybıyla medyada sıkça yer bulmaya başlayan hayvan hakları ve bu haklara dair yazıların artışını akla getirmektedir.

[2] Bir örnek için bknz: Koyuncu, E. 2015. İktidar ve Hayvanlar: Hayvan Meselesini Foucault ile Düşünmek. Cogito 80: 86-97

[3] Koyuncu, 2015, 95-96.

[4] Keskin, F. 2011. Büyük Kapatılma Sunuş, Michel Foucault, 12. İstanbul: Ayrıntı Yayınevi.

[5] Keskin, 2011, 11-19

[6]  Yılmaz, S. ve Özbilen, A. 2011. Hayvanat Bahçeleri Tasarım İlkeleri ve Tipolojileri SDÜ Orman Fakültesi Dergisi 12: 48.

[7]  Yılmaz, S. ve Özbilen, A. 2011, 47.

[8] Dolphin Therapy Land isimli kurumun web sitesinde terapi programı ve fiyatları paylaşılmıştır: https://www.dolphintherapyland.com/tr/index/ – Erişim Tarihi: 21.09.2022.

[9] Türk Psikologlar Derneği, 2021. “Yunusla Terapi Çocuklara ve Hayvanlara Zarar Verebilir.” Bianet.19 Şubat 2021. https://m.bianet.org/bianet/hayvan-haklari/239592-yunusla-terapi-cocuklara-ve-hayvanlara-zarar-verebilir

[10] Goffman, E. 2014. Teorik Bakış-4 Aylık Toplum Bilim Dergisi, Sel Yayıncılık. 33-57.

[11] Goffman, 2014, 33-57

[12] Koyuncu, E. 2018. Hayvan Konuşabilir mi?: Aristoteles’te Rasyonelliğin Metaforları Metafor 3: 46-55.

[13] Agamben, G. 2014. Kamp Nedir Teorik Bakış 4: 60.

[14] Agamben, 2014, 61

Alper Yalçın

2012 yılından bu yana, çocuklarla birlikte ve çocuklar için verilen hak temelli mücadeleye katkı sunmak için birçok sivil toplum örgütü veya platformda yer aldı. Çocuk hapishanelerinden, çatışma ortamlarındaki hak ihlallerine, örgün eğitim kurumlarından, barış çalışmalarına, hafıza çalışmalarına, çocuk yoksulluğuna ve görsel kültüre dek çocukluğun temsil edildiği farklı alanlarda ekip çalışmalarında bulunuyor.  2019 yılında vicdani reddini açıkladı. Rengârenk Umutlar Derneği, FİSA Çocuk Hakları Merkezi
ve Hayvan Hakları İzleme Komitesi’ne katkı sunuyor.

İlke Cambazoğlu

Boğaziçi Üniversitesi sosyoloji bölümünden mezun oldu. Kadir Has Üniversitesi İletişim Bilimleri’nde yüksek lisans yapıyor.  2015 yılından bu yana, içinde yer aldığı hak örgütleri aracılığıyla çocuklar için ve çocuklarla birlikte verilen hak temelli mücadeleye katkı sunmaya çalışıyor. Çocuğun politik öznelliğinden oyun hakkına, afet durumundan çocuk yoksulluğuna, görsel kültürdeki temsillere dek çocukluğa dair tartışma yürütülen farklı alanlardaki çalışmalarda yer aldı. Şimdilerde, şirketlerin yol açtığı hak ihlallerine yönelik yapılan çalışmalara ve Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin çalışmalarına katkı sunuyor.

Kaynak: Bianet
  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…