Julian Barnes: Okuyucudan alacağım bir mektup fikrimi değiştirir – Gizem Bilkay

Dünya edebiyatının önemli isimlerinden Julian Barnes’la edebiyat yolculuğunu konuştuk. Barnes, “Okuyucudan alacağım bir mektup fikrimi değiştirir” dedi.

Çağdaş İngiliz edebiyatının önde gelen isimlerinden Julian Barnes, kendine has üslubuyla tüm dünyada ciddi bir okur kitlesi yarattı. Üslubundaki çok yönlü ironi unsuruyla dikkat çeken Barnes, insanlık hallerini ele alış biçimindeki yaratıcılık ve çeşitlilikle aralarında Man Booker, Médicis  Prix Femina’nın da bulunduğu birçok ödüle layık görüldü.

Türkiye’de de oldukça yoğun bir ilgiyle karşılanan Julian Barnes’la edebiyat hayatı ve yeni çalışmaları üzerine konuştuk.

Romanlarınızda birbirinden çok farklı hikâyeleri ele alıyorsunuz. Hem dil, hem karakterler hem de kurgusal olarak çok çeşitli, hiçbiri bir diğerine benzemiyor. Sizi yazar olarak ilginç kılan etmenlerden biri de bu. Romanlarınızı kurgularken ilham aldığınız, beslendiğiniz konular neler?

Romanlarım hakkında yapabildiğim tek genelleme, başlangıç noktasının genellikle bir şekilde geçmişte kaldığı ve dolayısıyla bir zaman sonra da bunu hiçbir şeyin başlangıç noktası olarak kabul etmediğimdir. Bir fikrin, olayın, neden geçmişinizde olmuş bir şey olarak değil de, yazdığınız şeyin geleceğinde farklı biçimde gerçekleşecek bir şey olarak zihninizde belirdiği birçok yönden muammadır. Hayatımda bir şey olduğunda hiç, ‘Bundan iyi bir roman çıkar’ diye düşünmedim. Bazen insanlar kibarca bana ‘Kullanabileceğin harika bir hikayem var’ dediklerinde, onlar anlatmaya başlamadan önce biliyorum ki, ne kadar ilgi çekici olursa olsun, bana hiçbir faydası olmayacak. Çünkü bu benim değil, başkasının hikayesi.

Romanlarımı kurgularken beni besleyen nedir? Merak. Usta kısa öykücü John Cheever’ın da dediği gibi, “Estetiğin ilk esası meraktır.” Yazarın merakı, şans (ve yetenek) aracılığıyla okuyucuya aktarılır.

‘ÖLÜM VE YASLA NASIL BAŞ EDECEĞİMİZİ BİLMİYORUZ’

Bir röportajınızda yas hakkında yazmayı sevdiğinizi, ölüm hakkında çok şey yazıldığını ama yas hakkında çok az şey yazıldığını söylüyorsunuz. Yas, sizin için ne anlama geliyor? Eşinizi kaybettikten sonraki yas ve iyileşme döneminin yazınınıza yansımaları nasıl oldu?

Yas hakkında yazmayı sevdiğimden emin değilim; sadece yapmak zorunda kaldığım çeşitli durumlarda yazdım çünkü konudan kaçınamadım. Eşim 2008’de öldüğünde, bunun hakkında çok az şey yazıldığını ya da en azından çok az nitelikli şey yazıldığını keşfettim ve konuya nasıl yaklaşılmalı diye sorguladım. Herkesin kederi bir başkasınınkiyle bir noktada örtüşür ama aynı zamanda tamamıyla kişiseldir. Bu yüzden sadece deneyimlediğimi yazdım ve cevaplar bulmaya çalışmadım, yalnızca gerçekleri bana göründükleri şekilde ifade ettim. Ve insanlardan ‘Kızgın olmama izin verildiğini bilmiyordum’ gibi şeyler söyleyen birçok mektup aldım. Benim ülkemde ölüm ve yas kavramlarının eski kültürel ve dinsel bağlamları ortadan kalktı ve onların yerini alacak yeni biçimler ortaya çıkmadı. Biz halen burada ölüm ve yasla nasıl baş edeceğimizi bilmiyoruz. Diğer kültürler bunu çok daha iyi yapıyor.

Eşimin ölümünden birkaç ay sonra iyi bir arkadaşım, “Yazının nasıl değişeceğini çok merak ediyorum” demişti. Nazik ve ilgili bir şekilde söylemiş olsa da, bu durum beni çok sinirlendirdi (evet, çok öfkelendim). Çünkü bu, o sırada aklımdaki en önemsiz konulardan biriydi. Soruyu düşünmeye bile başlayamamıştım. Örneğin: Ya onun ölümü yazıma yeni bir olgunluk getirdiyse, ya acı ve keder beni daha bilge yaptıysa? Bu nasıl mide bulandırıcı olmaz -ölümünün beni daha iyi bir yazar yapması? Bu olasılığı nasıl kaldırabilirim? Bu yüzden bu soruyla hiçbir şekilde yüzleşemedim ve her halükarda yazarın cevaplaması gereken bir soru değil; daha çok okuyucu ve eleştirmenin cevaplaması gereken bir soru olduğunu düşünüyorum. Şimdi, ancak on üç yıl sonra, soruya çekinmeden bakabiliyorum. Neyse ki o dönemde yazımın gelişip gelişmediğini söylemem imkansız; ama eğer öyleyse, sanırım bunu bana onun son hediyesi olarak düşünebilirim.

‘OKUYUCUDAN ALACAĞIM BİR MEKTUP FİKRİMİ DEĞİŞTİRİR’

Bir söyleşinizde “Romancı ne zaman pes edeceğini bilmez” diyorsunuz. Bu bir tespit midir, yoksa temenni mi? Romancı ne zaman duracağını bilmeli midir, romancının varış noktası neresidir?

Bunun genel olarak doğru olduğunu düşünüyorum: Çok az romancı söyleyebileceği her şeyi söylediğini fark edince yazmayı bırakıyor. Ara sıra, bir tür alçakgönüllülük nedeniyle pes ediyorlar: Örneğin İngiliz romancı Edward Morgan Forster, 1905 ile 1924 arasında beş mükemmel roman yazdı ve 1970’teki ölümüne kadar, diğer yazdıklarının öncekiler kadar iyi olduğunu düşünmediği için bir daha yazdıklarını yayınlamadı. Bazen de tuhaf bir öz farkındalık eksikliğinden dolayı vazgeçerler. Mesela VS Naipul, son romanını yayınlarken aynı anda “roman ölüdür” diyordu, sanki evrendeki son romanı kendisi yazmış gibi… Ancak roman ve pek çok okuyucusu onunla aynı fikirde gibi görünmüyor.

Şu anda 75 yaşındayım ve hala roman yayınlıyorum -2022’de yeni bir tane daha yayınlanacak- ve yazmayı bırakmayı ancak iki şekilde düşünebilirim: Daha fazla iyi fikrim olmadığını düşündüğümde veya yayıncılarım bana olabildiğince nazikçe, son gönderdiğim kitabın iş yapmayacağını söylediklerinde. Ancak, bütün bunlara rağmen biliyorum ki okuyucudan alacağım bir tane mektup, fikrimi değiştirip devam etmeme yetecektir.

Metinlerinizin ilk taslakları üzerinde ciddi bir mesai yaptığınızdan bahsediyorsunuz. Peki, kurgunun, anlatılan hikâyenin tam olarak bittiğine nasıl karar veriyorsunuz ve bu uzun yolu nasıl yürüyorsunuz?

Evet, yazma eyleminin çoğunlukla ‘yeniden yazmak’ olduğu doğrudur. İlk taslak benim için özgürce akan, soruları beklemeyen, kendinden şüphe duymayan ve nereye gittiğini biliyormuş gibi davranan bir şey. Ancak bu kısım bittikten sonra sorgulamaya ve çalışmaya başlarım. Ve bu çalışmanın bir kısmı, kitap çok ilerlemiş olsa bile kendinize oldukça temel değişiklikler yapma izni vermekten ibarettir. Bazıları için bu, ilk başta nereye gittiğinizi bilmediğiniz anlamına gelebilir; ama nereye gittiğinizi tam olarak bilseydiniz sıkıcı olurdu. Yazar, kitabında daha iyi bir giriş, daha iyi bir gelişme ve daha iyi bir sonuç, farklı bir kelime dizilimi ve bölüm sıralaması olabileceği fikrine her zaman açık olmalıdır. Peki kitabın bittiğini nasıl anlarım? Yapmak istediğim değişikliklerin % 50’sinden fazlasını yapınca durumun iyiye değil daha kötüye gideceğini düşündüğümde…

Türkiye’de kitaplarınız ilgiyle karşılanıyor ve neredeyse hepsi Türkçe’ye çevrildi. Türkiyeli okurun kitaplarınızla kurduğu bağ hakkında ne söylemek istersiniz?

Evet, çok sayıda Türkiyeli okuyucum olduğu için çok mutluyum. Uzun yıllardır aynı yayıncıyla ve aynı çevirmenle, eski dostum Serdar Rıfat Kırkoğlu ile çalıştığımı vurgulamak isterim; ancak nedenini açıklayamasam da bu kadar ilgi görüyorsa demek ki çok doğru bir şeyler yapıyorlar!

‘BİR E-KİTAP’A ASLA SAHİP OLAMAZSINIZ’

Çocukluğunuzdan beri kitaplarla iç içe olduğunuzu, hayatınızın önemli bir bölümünde kitap koleksiyonları yaptığınızı, kitaba sahip olma duygusunun sizin için önemli olduğunu biliyorum. Dijital mecralar yaygınlaşıp e-kitaplar, dergiler, internet gazeteleri basılı yayının yerini alırken kitapların geleceği konusunda karamsar mısınız?

Mevcut salgın koşullarında, binlerce kitapçı kapanmasına rağmen kitap satışlarının arttığını görüyoruz. İnsanların, onları başka dünyalara götürecek, başka gerçeklikleri keşfettirecek veya kendi benliğinin derinliklerine indirecek kitapların dünyasına girmeye kötü günlerde iyi günlerden daha çok ihtiyacı var. Basılı kitaplar tüm bunlar için mükemmel bir araçtır. En önemlisi de bir e-kitaba asla sahip olamazsınız: onu ancak kiralarsınız. Arkadaşınıza sevdiğiniz bir kitabı hediye eder gibi bir e-kitap veremezsiniz: el değiştiremez, çünkü o asla sizin malınız değildir. Topladığım kitaplarda sahiplerinin isimleri veya yazarların imzaları var -annemin İncilinden, babamın okul kitaplarına, arkadaşlarım ve meslektaşlarım tarafından yazılan kitaplara kadar… “Ah evet, babam bir zamanlar bunun e-kitabını kiraladı” ifadesi kulağa çok da güzel gelmiyor, öyle değil mi?

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir