21. yüzyıl kadın mücadelesi peyderpey toplumsallaştı ve kelebek etkisi yaratarak dünyanın her yerine yayıldı… Jin Jiyan Azadî sloganı, 21. yüzyılda kadınların bir yaşam felsefesine, mücadele ortaklığına ve hattına dönüşecektir

Son yüzyılın düşünce tarihinin ve politik aktivizminin en büyük öznelerinden olan kadınların mücadele, direniş, diriliş ve varoluş repertuarları, aradan geçen zamanda; halkların, toplumların ve erkeklerin de özgürleşmesini içeren yeni bir toplumsallığın imkânlarını yarattı. Tarih boyunca gündelik hayattan, bilimden, sanattan ve kamusal alandan tecrit edilmeye çalışılan kadınların bu mücadelesi bugün de dünyanın dört bir yanında farklı yöntem ve araçlarla devam etmekte.

Varlığı inkâr edilen, istisnai bir varlık olarak muamele gören, erkekler için var edilen tanrılara soylarını dayandıran ataerkil çark, kadınları her zaman bir tahakküm nesnesi olarak gördü ve ruhlarına kadar bütün varlığını ziyana uğrattı. Tüm bunlara karşı kadınlar kesintisiz bir şekilde devam eden bir varlık mücadelesi içinde oldular. Kırılmalar, cins-kıyımları, taciz ve tecavüzlere rağmen tarihin önemli bir kesitini varlıklarıyla zan altında bıraktılar. Tanrılara karşı tanrıçalar, krallara karşı kraliçeler, beylere karşı köleler, toprak sahiplerine karşı topraksızlar, zalimlere karşı mazlumlar, rahiplere karşı rahibeler, tiranlara ve despotlara karşı devrimci kadınlar her zaman bu ataerkil çarka çomak soktular.

19. yüzyılda başlayan kadın bilinçlenmesi ve feminist akımların gelişimi ile ataerkil düzene karşı örgütlü yapılar ortaya çıkmaya başladı. Dinsel ayrımcılıktan erkek şiddetine, toplumsal ve geleneksel normatif yapıya karşı çeşitli, dinamik ve hızlı bir mücadele pratiği gelişti. Tüm bu dezavantajlı normatif düzene karşı kadınlar, kendi haklarını savunma konusunda ısrarcı olmaya devam ettiler. Kendilerini kendi eylem, söylem ve tercihlerinin öznesi kılma konusundaki bu ısrar gittikçe yayılan aydınlanma dalgası ile beraber toprak sahipleri başta olmak üzere, fabrikalarda ve toplumsal tüm alanlarda eşitlik ve hak savunuculuğu arayışına büyük bir ivme kazandırdı.

 

Sudan

Bilindiği üzere ulus-aşırı eşit çalışma saatlerinin talebi, seçme ve seçilme hakkının elde edilmesi için 20. yüzyılın başından itibaren dünya kadın hareketi giderek güç kazandı. I. ve II. Dünya savaşları arasındaki ara zamanda bilimden sanata sinemadan siyasete kadar birçok alanda varlık gösteren kadınlar 21. yüzyılın hazırlığını yaparcasına çok önemli kazanımlar elde ettiler. Büyük bedeller ve acılarla dolu geçen 20. yüzyılın bir mirası olarak 21. yüzyıl kadın mücadelesi peyderpey toplumsallaştı ve kelebek etkisi yaratarak dünyanın her yerine yayıldı. Bugün Latin Amerika’dan Afrika’ya, Uzak Doğu’dan Avrupa’ya, Avustralya’dan Ortadoğu’ya kadar kadınların ezgilerle, halay ve danslarla, kahkaha ve kederle, neşeli ve öfkeli zılgıtlarla varlıklarını gösterdiklerine tanıklık ediyoruz.

Kadınların mücadelesinden, ısrarından ve ilham verici dinamizminden akan bu yaratıcı etkinlik, kıtaları da aşarak kimi zaman ani bir isyan, kimi zaman da şanlı bir direnişe dönüşerek ilerledi. Kadın karşıtı yahut kadın düşmanı politikalarla dünyanın en ücra noktalarında yaşayan ve kötülüklerden, eşitsizliklerden bihaber kadınlar bile bu pratiklerin kurbanları ve mağdurları olarak fişlenerek kriminalize edildiler. O nedenle kadınların ellerinde sadece isyan etmek, başkaldırmak ve bütün insanlık adına haykırmak kalıyor.

Bugün İran’da kadın öncülüğünde gerçekleşen direniş ve haykırış, kadınların tarihsel mücadele mirasının bileşkesinde ve ona ayna tutan bir karakterden mütevellit ve dünyanın diğer kıtalarındaki kadın direnişlerinin bir dışavurumudur. Bu direniş kısaca “kimsenin seni ezmesine izin verme” ve “kendini savun” düsturudur. Dolayısıyla buradaki savunma veya direniş halinde olma hakikati; otoriteye, baskıya ve iktidara karşı kendi öznel deneyim ve gücüne dayanarak mücadele etmektir. Foucault’nun yetmişli yıllarda bahsettiği şekliyle direniş ile iktidar her zaman birbiriyle ilişkili olgulardır. Başka bir ifadeyle iktidarın olduğu yerde direniş ve onu taşıyan mücadelede vardır. Dolayısıyla Foucault’nun ifade ettiği  gibi “mücadele” ve “direniş” kavramları iç içe geçen olgulardır.

 

 

Güç ilişkisine meydan okumak için karşı koymaktan kaçınmak gerekmektedir; çünkü güç, direnişten farklı değildir ve onunla beraber anlam kazanan bir mefhumdur. Başka bir deyişle; iktidarın olduğu yerde zaten direniş de vardır. Buradan hareketle kadınların baskıya karşı direniş mekanizmaları oluşturmaları ve mücadele içinde olmaları hem esas bir gereklilik hem de meşrudur.

2011 yılında Suriye savaşıyla birlikte kendi öz gücüyle yeni ve ortak bir yaşamı ören halkların inşa ettiği ve bir kadın devrimi olan Rojava devrimi, bütün Ortadoğu’ya bir model oldu. Zaman zaman IŞİD’i arkasına alan, zaman zaman IŞİD gibi cihatçı unsurlara hamilik yapan bölge güçleri, Ortadoğu’nun karanlık tarihini yırtan kadınların kazanımlarını ortadan kaldırmak için cihatçı gruplarla devrimi boğmak amacıyla Kürtleri ve kadınları Kobanê’de yok etmeye çalıştı. Rojava’da kadınlar IŞİD çetelerine karşı amansız bir direniş sergiledi ve bu direniş Kobanê’yi de aşarak tüm dünyaya ilham oldu. Kadınlar, zorla siyah çarşaflar giydirilerek evlere kapatılmaya ve köleleştirilmeye çalışıldı. Rakka’da, Rojavalı kadınlar tarafından kurtarıldıklarında o kadınların siyah çarşaflarını çıkarıp ateşe verdiği ana tüm dünya tanıklık etti. Rojava’da IŞİD ve benzeri insanlık karşıtı örgütlere karşı en büyük mücadeleyi veren de kadınlardı. Kobanê’den Rakka’ya kadar öz savunma mekanizmaları inşa eden kadınlar, aynı zamanda demokratik ve özgür bir toplumun inşasının önemli mimarlarından biri olarak kadın devrimini geliştirdiler.

 

Rojava- IŞİD işgalinden kurtarılan bölgelerde kadınlar ilk olarak zorunlu kılınan kara çarşaflarını çıkardılar.

 

İlhamı, dinamizmi ve pratiğiyle Rojava’da hayat bulan bu mücadele, giderek Rojava’nın dışına taştı. Şengal’de yaşayan, komşu köylerle, sürekli ilişkide bulunan ve özellikle de dünyayla bu denli barışık yaşayan ama en büyük katliamlara maruz kalan Êzidî halkı ve Êzidî kadınların mücadelesi bunun en somut çıktılarından biridir. Zira 3 Ağustos 2014 günü barbar IŞİD tarafından gerçekleştirilen katliamın hedefinde kadınlar vardı. Katliamın ilk üç gününde 7 binden fazla insan katledildi, 10 binin üzerinde kadın ve çocuk kaçırıldı ve 300 binin üzerinde insan ise yerinden edildi. Kadınların teslim olmamak için kendilerini kayalıklardan atıp arkalarında bıraktıkları örülmüş saçları bugün bile hafızamızda diri ve durudur. Saçın sembolleşmesini Êzidî kadınların örgülerinden biliriz. Kaçırılan, alıkonulan, taciz ve tecavüze uğrayan ve bütün dünyanın gözleri önünde köle pazarlarında satılan birçok kadının akıbeti ise hâlâ belirsizliğini koruyor. Bu vahşet çoğunlukla görmemezlikten gelinse de buna karşı 72 fermandan geçen bir halk, her seferinde kendini nasıl küllerinden yarattıysa, Şengal’de de kadınlar öncülüğünde örgütlülüğünü güçlendirip kentlerini ve kendilerini korudular.

2019 yılında Güney Amerika ülkesi Şili’de kadınlar, var olan erkek devlet şiddetine karşı kitlesel bir şekilde ayaklandı. Şili feminist hareketinin isyanı, “Las Tesis” dansıyla tüm dünyaya yayıldı. Afganistan’da 1996-2001 yılları arasında Taliban yönetimi ile ilan edilen şeriat yönetimiyle birlikte, kadınların ve kız çocukların eğitim almaları, siyasete, toplumsal ve kamusal hayata dâhil olmaları ve konuşmaları engellenmiş, bu kurallara uymayan kadınların parmakları kesilmiş, zorla burka giydirilmiş ya da recm veya idam edilmişlerdi. Taliban’ın iktidardan uzaklaştırılmasıyla birlikte kadınların verdiği mücadeleyle, kadınlar ve kız çocukları eğitim hakkına kavuşmuştu. Ancak aradan geçen bunca yıldan sonra Taliban, Afganistan’ı yeniden ele geçirerek şeriat ilan etti ve kadını yok sayan tüm yanlarıyla şeriat sistemi bugün uygulanmakta ve kadınlara dayatılmaya çalışılmaktadır. Ancak bütün zorluklara rağmen kadınlar, sokakları terk etmedi, hakları için mücadele vermeye devam ediyorlar. Kadınların direnişi Afganistan halkı için de umut olmaktadır.

İran, mola rejimi ile yürütülen ve idamlarla sürekli gündemleşen bir ülke. İran’ın başkenti Tahran’da Kürt bir kadın, 22 yaşında Jîna Mehsa Emînî “örtünme kurallarına uymadığı” gerekçesiyle gözaltına alındı ve işkenceyle katledildi. Jîna’nın katledilmesinden sonra kadınların öfke ve itirazları Jin Jiyan Azadî sloganıyla her yere yayıldı.

 

Şili’den dünyaya yayılan Las Tesis dansı

 

Protestolara damga vuran Jin Jiyan Azadî sloganı bir bütün olarak İran halklarında, kadınlarında karşılık bularak sembolleşti. Bu sloganın böylesine yaygın şekilde karşılık bulması, Jin Jiyan Azadî’nin herhangi bir slogandan ibaret olmadığı, onun ötesinde bir anlam taşıdığı gerçeğidir. Bu slogan, İran halklarının, İranlı kadınların demokratik ve özgürlükçü bir toplumsallığa ne oranda ihtiyaç duyduğunu ve bu ihtiyacın ancak kadın özgürleşmesiyle olan ilişkisini göstermiştir.

Bu slogan etrafında ortaya çıkan vurgu, mesaj ve arayış; aslında kadınların 21. yüzyılın başından itibaren arayışının, mücadelesinin ve direnişinin felsefe ve paradigmasını işaret eder. Bu paradigma, arka planıyla Ortadoğu’da Sayın Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigmanın rafine olmuş halidir. Jin Jiyan Azadî sloganı etki ve yayılım gücü itibariyle, aslında erkeği de toplumu da dönüştürüyor. Bu sloganı bir sloganın ötesine taşıyan, mevcut toplumsal kodları dönüştüren ve verili zihniyetini değiştiren şeyin bir felsefi arka planı vardır. Bu arka plan hâlihazırda Jin Jiyan Azadî ile ifadesini bulmaktadır.

İran’da kadınların öncülüğünde ortaya çıkan ve aradan geçen 45 günde, diğer toplumsal dinamiklere de ilham ve umut veren gelişmeler, erkekleri de toplumu da değiştirmektedir. Bu değişim Jin Jiyan Azadî sloganıyla alternatif ve kurucu bir mottoya evrilmekte. Bu açıdan Jin Jiyan Azadî sloganı bu değişimi, bu arayışı tamamlayan bütünlüklü bir slogandır. Yaşamı, kadını ve bu ikisinin bileşkesinde özgürleşmeyi imliyor. Kadın olmadan toplumun olamayacağını, toplum olmadan da herhangi bir yaşamın mümkün olmadığını gösteriyor. Kadın yaşamın felsefesidir, kadınsız ne demokrasi olur ne özgürlük olur. Kadın bir yaşamdır, kadına dayalı bir yaşam ile ancak özgürlük mana ve ifadesini bulur.

Jin Jiyan Azadî sloganı ve slogan etrafında imlenen, ifade edilen şey 21. yüzyılın felsefesi haline gelecek. Jin Jiyan Azadî sloganı, kadınların nasıl bir yaşam istediğinin, nasıl örgütlenmesi gerektiğinin rehberi olup 21. yüzyılda kadınların bir yaşam felsefesine, mücadele ortaklığına ve hattına dönüşecektir.

Bu mücadele hattının kaynağı ve ilhamı özellikle son 11 yılda Ortadoğu’daki gelişmelerde ve elbette Rojava deneyiminin pratiğindedir.

 

 

Feminizm, Afro-Amerika çalışmaları, eleştirel tarih, Marksizm, popüler müzik ve ceza sistemlerinin felsefesi ve tarihi üzerine çalışan Angela Davis, Berlin’de bir panelde yaptığı konuşmada, Kürt kadınların devrimci mücadeledeki rolü üzerine konuştu. Davis konuşmasında “Kürt kadınlar çok uzun zamandır bize yol gösterdiler ve dünya kadınları özgürleşmeden insanın kurtuluşunun olamayacağının anlaşılmasını sağladı ve bu liderlikten hepimizin yararlandığını düşünüyorum” dedi.

21. yüzyılda kadın mücadelesi toplumsallaşan ve kelebek etkisi yaratan bir mücadeleye dönüşmüştür. Biz kadınlar dünyanın neresinde olursak olalım bazen isyanımızla, bazen şarkılarımızla, bazen sloganımızla, bazen dansımızla, bazen saç kesimimizle, bazen zılgıtımızla, bazen de örgütlü mücadelemizle kendimizi anlatır, mücadelemizi yürütür; ama muhakkak birbirimizden etkileniriz. Bu etkilenme bazen ortak bir mücadeleye dönüşür bazen de isyana ve bu isyan toplumsal direnişe evrilir. Ama genelde bu isyan ve direnişler faşist rejimlerin uygulamalarından ve yaşattıkları soykırımlardan sonra patlak verir. Belki de dünyada yaşanan tüm kötülüklerden bihaber kendi köyünde, kasabasında yaşamayı tercih etsek de bu kötülüklere karşı isyanı ve mücadeleyi bir hak olarak görüyoruz ve mücadeleyi büyütüyoruz.

Kaynak: Yeni Yaşam – Kadın Eki

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…