İzmir Barosu’ndan Deman Güler: Savaş sadece devletler arasında olmaz

İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Deman Güler, “2. Dünya Savaşı’nı yaşayan ülkelerin ekserisinde o tarihten bu yana mutlak bir barış hali hakimdir. Çünkü barış, çağdaş ve demokratik bir toplum kurmanın asgari koşuludur.” diyor ve ekliyor; “savaşlara bağlı nedenlerle 3.5 milyar insan yaşamını yitirdi. Ancak, tarihin her döneminde huzur, güvenlik ve barış arayanlar da eksik olmadılar.”

Suriye’nin kuzeyine başlatılan askeri harekat pek çok ülkede yankı bulurken toplumun değişik kesimlerinden de birbirinden farklı tepkiler yükseldi. “Savaş” ifadesini önce AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş kullandı. Siyasiler, dernek ve sivil toplum örgütleri açıklamalar yaptı. Ardından savaş mı, harekat mı tartışmaları başladı.

Suriye’de yaşanan savaş mı değil mi? Savaş sadece devletler arasında mı olur? İnsan Hakları Hukukçusu, İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Deman Güler sorularımızı cevapladı.

BÜYÜK BİR SAVAŞ YANLISI CEPHE OLUŞTURULDUĞU AŞİKAR

Harekatla beraber basında yer alan bazı haberler ya da sivil toplum örgütlerinin yaptığı açıklamalar suç kategorisine sokuluyor. Önceden barış demek suçtu… Şimdi de savaş demek suç haline geldi. Bu kafa karışıklığı karşısında bir hukukçu olarak neler söylemek istersiniz?

Suriye’nin kuzeyine başlatılan askeri harekata karşı toplumun değişik kesimlerinden farklı tepkiler geldi. Ancak, yoğun bir medya ambargosu altında ve sosyal medyayı da hukuk sopasıyla dizayn etmek suretiyle büyük bir savaş yanlısı cephe oluşturulduğu aşikar. Yurtta ve dünyada barış diyenlerin sesi bu kalabalık içinde ne yazık ki pek duyulmuyor. BM’nin de kurucu ilkeleri olan “barış ve güvenlik” dileğinde bulunan kişi ve kurumlar kolaylıkla kriminalize ediliyor, yurttaşlar gözaltına alınıyor, vatan hainliği ile suçlanıyorlar. Bu ruh halinin, şiddete yönelmeyen, hatta bunun aksini arzulayan ifadeyi yasaklama ve cezalandırma pratiğinin evrensel hukukun koruduğu değerlerle hiçbir ilgisi yok. Barış kavramı, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası insan hakları rejiminin temel taşıdır. Zira bu rejim, dünyayı toplu bir yıkıma sürükleyen toplumsal cinnet ve şiddet sarmalından alınan dersler neticesinde oluşturulmuştur. Sizin, savaş gerçeğini kavramsal tartışmalarla yok sayıp barış isteyenleri yargılamaya başladığınız anda tarihten bir ders almadığınız ortaya çıkar. Siz savaş yok deseniz bile, çatışmalı ortamın doğal bir sonucu olarak belirecek şiddet, yıkım ve ölümler insanların hayatını bir karabasana çevirecektir. Dikkat edin, 2. Dünya Savaşı’nı yaşayan ülkelerin ekserisinde o tarihten bu yana mutlak bir barış hali hakimdir. Çünkü barış, çağdaş ve demokratik bir toplum kurmanın asgari koşuludur.

Ülkenin en eski ve güçlü hukuk kurumlarından biri olan İzmir Barosu’nun yakın dönemde operasyona dair yaptığı açıklama da toplumun belli kesimlerinden tepki aldı…

Evet, İzmir Barosu’nun barışı önceleyip Anayasa’nın başlangıç hükümlerini de tırnak içine alarak aynen yayınladığı açıklama dahi toplumun belli kesiminden çok büyük bir tepki çekebiliyor. Bakın, açıklamanın temeli Anayasamızda var olan bir metne dayanıyor. Ancak, mevcut toplumsal sözleşmemiz olan Anayasaya bile tahammül edemez bir haldeyiz. Bu topyekün hezeyan halinin bir de hukuki terminolojiyi kendine alet eden tehlikeli bir görünümü var. İçişleri Bakanının “harekata savaş diyenler ihanet içerisindedirler” çıkışından sonra savaş aleyhine söz söyleyenlere karşı büyük bir reaksiyon gelişti. Bu arada söz konusu açıklamanın hemen birkaç gün öncesinde AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş’un Suriye harekatı için “nihayetinde bir savaşa giriyoruz” demiş olması pek tabi ki hiçbir şeyi değiştirmedi.

‘SAVAŞ HUKUKU’ İÇ ÇATIŞMALARDA BİLE KULLANILAN BİR HUKUK DALI

Tam da bu bağlamda TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Söz konusu iktidar yanlısı koronun yeni ve pek muteber sanatçısı, profesör titrinin arkasına sığınmış ve baroların savaş kavramını bilmediğini iddia ederek “Ne zamandan beri PKK devletleşti, YPG devletleşti? Savaşan taraf statüsü verip de ‘Savaşa Hayır’ diye etiketler açmak olmaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile terör örgütünü eşitlemeye kimse kalkmasın” gibi açıklamalar yapabiliyor. Aynı zat, her gün boy gösterdiği yandaş kanallarda savaşın ancak devletler arasında olabileceğini, Suriye’de sürdürülen operasyonun bir savaş olmadığını dile getiriyor. Sanırım, yarattığı bilgi kirliliğine bir cevap verilmeyeceğini, ya da verilse bile mevcut medya ortamında çok ses getirmeyeceğine güveniyor. Biz kendisini Akit Gazetesi gibi “bağımsız ve ahlaklı” basın kuruluşlarına baroları ve baro başkanlarını hedef göstermesinden tanıdığımız için işin siyasi değerlendirmesine girmeye gerek görmüyoruz. Lakin bu aşamada, hukuki değerlendirme yapmak elzem.

Evet, savaş sadece devletler arasında mı olur? Uluslararası hukuk bu konuda ne diyor? gibi sorulara yanıt vermemiz gerekli…

Savaşı, devletler arası silahlı çatışmayla sınırlayan bu yaklaşımın kabulü tabi ki mümkün değil. Öncelikle şunu belirtmek gerek, savaş hukuku olarak da bilinen insancıl hukuk alanının en önemli hukuki belgeleri olan Cenevre Sözleşmelerinde herhangi bir savaş tanımı yok. Dahası söz konusu belgeler “savaş” yerine terminolojide “silahlı çatışma” kavramını kullanıyorlar. Bu alanı düzenleyen 1949 tarihli dört adet Cenevre Sözleşmesi bulunuyor. Birinci Cenevre Sözleşmesi harp halindeki hasta ve yaralılarının vaziyetlerinin düzeltilmesini; İkinci Cenevre Sözleşmesi denizdeki hasta, yaralı ve kazazedelerinin vaziyetlerini; Üçüncü Cenevre Sözleşmesi harp esirlerine yapılacak muameleyi; Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ise harp zamanında sivillerin korunmasını düzenliyor.

Bu dört sözleşmeye ek olarak getirilmiş üç tane de protokol var. 1977 tarihli 1. Protokol uluslararası silahlı çatışmaların mağdurları, aynı tarihli 2. Protokol uluslararası olmayan silahlı çatışmaların mağdurları, 2005 tarihli 3. Protokol ise silahlı çatışmalarda ek ayırıcı amblem kullanımı ile ilgili. Buradan anlaşılacağı üzere uluslararası hukuk, özellikle Cenevre Sözleşmelerine ek olarak getirdiği protokollerle silahlı çatışmalarda uluslararası olma koşulunu dahi ortadan kaldırmış durumda. Yani “savaş hukuku” günümüzde iç çatışmalarda dahi kullanılan bir hukuk dalı. Türkiye’nin ek protokolleri imzalamamış olması, savaş hukukunun uluslararası alandaki mevcut düzenlemelerini ortadan kaldırmıyor. Hatta esasına bakarsanız, Cenevre Sözleşmelerinin ortak üçüncü maddesi uluslararası olmayan çatışmaları da kapsadığından Türkiye’ye dahi iç çatışmalarda uyması zorunlu kurallar getiriyor. Dolayısıyla savaş kavramı üzerinden algı yaratmaya çalışanların Türkiye’nin bağlı olduğu uluslararası insancıl hukuk mekanizmalarındaki bu düzenlemelere bir cevap vermesi gerekli. Savaş hukuku iç çatışmaları bile düzenlerken, savaş yalnızca devletler arasında olur demek en hafif tabiri ile bilgisizlikten kaynaklanıyor olsa gerek.

DEVLETLER YOKKEN DE SAVAŞLAR VARDI

Dünya tarihi savaş kavramı ile ne zaman tanıştı?

Dünya tarihi, savaş kavramı ile tanışalı tam 14 bin yıl oldu. Tarihsel araştırmalar ilk savaşın bugünkü Mısır topraklarında yer alan Jebel Sahaba’da milattan önce 12 bin yılında gerçekleştiğini söylüyor. Herkesin bildiği gibi ilk devletler ise bundan 5 bin yıl önce Mezopotamya’da ortaya çıktılar. Dolayısıyla savaş dediğimiz gerçekliğin yalnızca devletler arasında olabileceği tam bir safsatadan ibaret. Devletler yokken bile savaşlar vardı ve bir savaştan söz etmek için ortada herhangi bir devletin olması gerekmiyor.

Örneğin Suriye’de kim kiminle savaşıyor, kim kiminle iş birliği içinde gibi çok karışık ve çok çeşitli bir sürü parametre var. Yine uluslararası hukuk açısından bakarak bize neler söyleyebilirsiniz?

Bugünkü modern dünyada asimetrik savaş, biyolojik savaş ve siber savaş gibi kavramları sıklıkla kullanıyoruz. Bu örneklerin hiçbirinde devletlerarası olmak bir koşul değil. Savaşların yalnızca devletler arasında olabileceğini söyleyenler bu anlamda bilmeden konvansiyonel savaşa gönderme yapıyorlar. Zira, konvansiyonel savaş terimi devletlerin birbirleriyle girdiği çatışmalı halleri içerir. Ancak konvansiyonel savaş, onlarca savaş türünden yalnızca birisi. Yeri gelmişken, günlük dilde savaş diye tabir ettiğimiz pek çok silahlı çatışmanın da aslında devletler arasında olmaktan çok uzak olduğunu hatırlatmak isterim. Örneğin, Amerika’nın Afganistan müdahalesinin büyük bir kısmı bu nitelikte idi, yani devletlerarası değildi. Ancak, konu literatürde Afganistan Savaşı olarak kendine yer buldu. Meksika Uyuşturucu Savaşları ise devletin doğrudan uyuşturucu kartelleri ile girdiği silahlı çatışmaları işaret ediyordu. Bugün herkes bu olayı da savaş olarak anıyor. Söz konusu örnekleri çoğaltmak mümkün.

TARİHİN HER DÖNEMİNDE BARIŞ İSTEYENLER EKSİK OLMADI

Peki, her şeye rağmen, savaş kavramının bir tanımı yapılamaz mı?

Belki uluslararası sözleşmeler savaşı tanımlamaktan imtina ediyorlar ama temel hukuk sözlüklerinde bile bu kavram “devletler, hükümetler, topluluklar ve milis, paralı asker ve isyancı vs. gibi informal paramiliter gruplar arasında yaşanan silahlı çatışma” olarak açıklanıyor. Doktrinde, savaşı yalnızca devletlerarası çatışmaya indirmek dönemi çoktan sona erdi. Herkes hatırlayacaktır, ortaokul tarih kitaplarında savaş ilanı diye bir kavram sıklıkla kullanılırdı. Bugünkü uluslararası rejim, savaşın reddi üzerine kurulduğundan bu usul çok uzun bir süredir kullanılmıyor. Dolayısıyla, bugünün hukukunu anlamadığımız, hala arkaik bir zihin ve bilgi birikimi ile refleks gösterdiğimiz aşikar. Özetle söylemek gerekirse; ne uluslararası hukuk, ne kavramın geldiği tarihsel süreç, ne doktrinsel tanımlar, ne de gündelik dildeki kullanım bir savaştan bahsedebilmek için iki ya da daha çok devletin karıştığı bir silahlı çatışmayı şart koşmuyor.

Savaşın yoğunlaştığı her dönemde barış isteyenler, savaşa karşı çıkanlar hainlikle suçlanıp kriminalize edilmeye çalışılıyor. Bugün yaşadığımız durum da benzer gibi görünüyor. Ne dersiniz?

Tüm dünya tarihi boyunca yapılan savaşlar ve bu savaşlara bağlı nedenlerle 3.5 milyar insan yaşamını yitirdi. Ancak, tarihin her döneminde huzur, güvenlik ve barış arayanlar da eksik olmadılar. Nazım Hikmet’ten Mahatma Gandi’ye, Noam Chomsky’den Muhammed Ali’ye kadar pek çok insan şiddetin karşısında barışı savundu ve bugünkü gibi geçmişte de barış sözcüğü onu ısrarla arayanların aleyhine bir suçlama olarak kullanıldı. Tarih, o gün suçlanıp cezalandırılan bu isimleri bugün onurlandırıyor. Barış isteyenleri suçlayanlar ve onlarla birlikte saf tutanlar ise bugün kimselerin aklına gelmeyen renksiz birer siluet haline gelmiş durumdalar. Mevcut siyasi konjonktürden cesaret alıp dünyada insancıl hukuk alanında çalışan herhangi bir hukukçuyu dehşete düşürecek “Sivilleri kalkan olarak kullananlar varsa siviller öldürülebilir” gibi bir cümleyi kuranlar bu gerçeği akıllarının bir kenarına yazmalıdırlar diye düşünüyorum.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir