‘İstanbul’daki 321 okul binasının yüzde 80’i deprem yönetmeliğindeki koşulları sağlamıyor’

İnşaat Mühendisi ve hukukçu Levent Mazılıgüney ile Türkiye’deki binaların durumu ve depremin hukuki boyutunu Artı Gerçek’ten Derya Okatan konuştu.

Türkiye’de her depremin ardından “Türkiye depreme hazır mı?” sorusu gündeme geliyor. Ancak bu soru sadece tartışma programlarında ve haberlerde kalıyor.

Bir inşaat mühendisi ve hukukçu olan Levent Mazılıgüney’e göre, Türkiye’nin depreme hazır olabilmesi için yapı stoku risk haritasını çıkarmak gerekiyor. Bunun için binaların risk puanının esas alınması gerekiyor. Mazılıgüney, böylece “Siyasi bir düşünce ile bana oy veren şu mahallenin kentsel dönüşümüne öncelik vereyim, neredeyse parsel bazına indirip kentsel dönüşüm kanununu bahane ederek 3 katlı binayı yıkıp 30 katlı bina dikeyim gibi düşüncelere kapıları kapatmış oluyoruz” diyor.

İnşaat Mühendisliği alanında üç ayrı yüksek lisansı bulunan Mazılıgüney, aynı zamanda Afet ve Acil Durum Yönetimi uzmanı. Tez çalışmalarından ikisi doğrudan depreme dair. Yapı malzemelerine dair çalışması, kimyasal ankrajların düşük dayanımlı betonlardaki davranışına dair Türkiye’de yerinde test yapılan ilk çalışma özelliği taşıyor. Bir diğer çalışması ise okul binaları üzerine.

Ulaştırma alanına dair kitaplaştırılan tez çalışmasıise halen ders kitabı olarak okutuluyor. Ancak Hava Kuvvetleri Komutanlığı tarafından basılan kitapta, KHK’lı olduğu için Mazılıgüney’in ismi sonradan çıkarılmış.

Mazılıgüney, Milli Savunma Bakanlığı statik bölümde çalışırken 15 Temmuz darbe girişiminin ardından KHK ile ihraç edilmişti. Halen avukatlık yapan Mazılıgüney ile Türkiye’deki binaların durumu ve depremin hukuki boyutunu konuştuk.

Levent Mazılıgüney’in Artı Gerçek’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

‘DEPREM RİSK HARİTASI TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL’

Deprem risk haritasına göre, Türkiye’de 5,5 ve üzeri deprem üretebilecek 500’ün üzerinde fay hattı var. 18 il, 80’den fazla ilçe ve 502 köy doğrudan fay zonu üzerinde. Elimizde bu veriler var. Peki, bu yerleşimlerdeki binaların durumunu, depreme dayanıklı olup olmadıklarını biliyor muyuz? Bu veriler mevcut mu?

Bu veri yok. Parça parça yapılmış çalışmalar var. Bu çalışmalar daha çok İstanbul gibi büyükşehirlerde yoğunlaşmış durumda. Deprem riski yüksek başka illerde böyle bir çalışma yok. İstanbul için yapılan çalışma da yeterli seviyede değil. İstanbul’da milyonu bulan bir yapı stoku var. Bunun tamamını bir anda inceleyebilmek mümkün değil. Deprem risk haritası tek başına riski belirlemek için yeterli değil. Bize ön bilgi sağlıyor. Bizim nerelere odaklanmamız gerektiğini söylüyor. Evet, biz oralara öncelikle odaklanacağız. Ama hatırlar mısınız, Konya’da herhangi bir deprem olmadan da konut binası çökmüştü.

İstanbul Kartal’da da olmuştu…

Evet, deprem olmasa da çökebiliyor. Deprem risk haritasının yanında bizim yapı stokumuzun durumunu da belirlememiz gerekiyor. Yapı stoku ile kangren haline gelmiş problemlerimiz var. Adım adım problem sahalarını bir hatırlayarak gitmek lazım. Ondan sonra bu yapı stokuna karşı nasıl hareket etmemiz gerektiği belli.

‘BU KADAR ÇOK BÖLÜM VE AZ AKADEMİSYEN İLE EĞİTİMİN NİTELİĞİNİ SAĞLAYAMAZSINIZ’

Nedir bu sorunlar?

Bizim en temel problemlerimizden bir tanesi mühendislik eğitimi. Ben ODTÜ İnşaat Mühendisliği’ne girdiğim yıl inşaat mühendisi mezun eden 18 üniversite vardı. Mezun olurken sayı 40’ları bulmuştu. Şu an yanılmıyorsam her ilde üniversite ve her üniversitede bir inşaat mühendisliği bölümü var. Ama bizim bu kadar akademik kadromuz yok. Bizim bu kadar inşaat mühendisine ihtiyacımız yok. Bizim ara elemana ihtiyacımız var.

Yani eğitimin niteliğinin yetersiz olduğunu mu söylüyorsunuz?

Bu kadar çok bölüm ve az akademisyen ile eğitimin niteliğini sağlamanız çok güç.

İkincisi, mezun olduk inşaat mühendisi olarak. Ben mezun olduğum gün itibariyle gökdelen de yapabiliyorum, baraj da tünel de yapabiliyorum. Böyle bir durum gelişmiş ülkelerin hiçbirinde yok.

Deneyim olmasa da yetki var…

Evet. Hiçbir deneyiminiz yok, bilginiz yok ama her şeyi yapabilirsiniz. Bu fecaat bir durum. Örneğin Amerika’da uzman mühendislik dediğimiz bir kavram vardır. İlk beş yıl hiçbir projeye imza atamazsınız. Sonra çalıştığınız alanda uzmanlaşır, uzmanlık sınavına girer ve 5 yılın sonunda hangi alanda uzmansanız, altyapıda mı, taşıyıcı sistem mi, baraj mı, kıyı liman yapıları mı, ulaştırma yapıları mı, o alanda imza atacak yetkiye sahip olursunuz. Bu yetkinin zaman zaman da kontrolleri vardır. Çünkü bu çok ciddi bir iş. İnsanların can güvenliğinin sorumluluğunu alıyorsunuz.

‘MÜTEAHHİT RİSKE DEĞİL KAZANACAĞI PARAYA BAKAR’

Türkiye’de ise mezun olduğunuz gün her türlü yetki ile donatılıyorsunuz. Fakat para yok. Kiminle çalışacaksınız? Müteahhitle… Ülkemizde müteahhit olmanın hiçbir şartı yok. Her meslek grubundan müteahhidimiz vardır, en az mühendislerden çıkar. Müteahhitler genelde aldığı sorumluluğun farkında değiller. Riske bakmaz, kazanacağı paraya bakar. Bu müteahhit zihniyetiyle bu iş olmaz. İnşaat sektörü, siyasi iktidar kim olursa olsun göreve geldiklerinde istedikleri herkesi zengin edebilecekleri en kolay alandır, üstelik sıfırdan. Bu ülke, dolmuşçuluktan büyük müteahhit olmuş kişiler biliyor.

‘İNŞAAT KALİTESİ 80’LERLE BİRLİKTE DÜŞÜYOR’

Bizim aslında ‘60’larda, ‘70’lerde inşaat kalitemiz çok kötü değil. 80’lerle birlikte kalite çok düşüyor. Bakış açısı tamamen para kazanmaya odaklanıyor. Evet, çok şey yapılmış o yıllarda ama kalite çok ciddi şekilde düşmüş. 80’li, 90’lı yıllar kayıp yıllar. Sonra ‘99 depremi var, malum. Bundan sonra ciddi bir iyileşme var, bir bilinç artışı var. Fakat biz çok hızlı rehavete kapılıyoruz. Ve çok hızlı bir şekilde kontrolü unutuyoruz.

‘EN DÜŞÜK BETON DAYANIMI KAMU BİNALARINDA’

Yaklaşık 700 binayı incelediğiniz bir tez çalışmanız var. Sonuçlarını paylaşır mısınız?

Binalarla ilgili önbilgilere sahip olmamız lazım. Beton dayanımı çok önemli bir faktör. 700’e yakın binada 5 binden fazla karot alarak bir deney çalışması yaptık. Binaları da gruplandırdık. Kamu binaları, askeri binalar ve konut binaları olmak üzere üçe ayırdık. En düşük beton dayanımı kamu binalarında çıktı, yaklaşık 6 megapaskal. Konut binaları yaklaşık 9 megapasgal. Askeri binalar yaklaşık 15 megapaskal. Genel toplam anlamında ortalama 10 megapaskal çıktı.

‘YAPI STOKU RİSK HARİTASI OLUŞTURULMALI’

Binaların depreme dayanıklı olup olmadıklarını belirleme, riskli binaların yıkılma ya da güçlendirme çalışmaları nasıl işlemeli, neler yapmalı?

Bu konuda kentsel dönüşüm yeni başladığı zaman,dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı’na bir bilgi notu sunmuştum. Bu defalarca yapılmıştır, dünya bunu biliyor. Biz de akademik seviye olarak çok iyi durumdayız, deprem mühendisliği anlamında. Çok nitelikli teknik deneyim, tecrübe birikimi de var. Burada yapılması gereken; mesela bir ilçeyi inceleyeceksiniz. 10 bin bina var. 10 bin binaya detaylı inceleme yapamazsınız. Dünyanın bir deprem tecrübesi var, çok sayıda deprem olmuş,depremlerden sonra hasarlar gözlemlenmiş. Hasara neden olan faktörleri biliyoruz. Zemin katta mağazalar var, orada daha geniş açıklıklar var, kolon kesme olayları var, bu işte yumuşak kat ya da zayıf kata neden olur. Bu bir risktir. Bunun gibi risk faktörleri sıralanır. Binanın genel genel görünümü, kat sayısı, eğimli bir arazide bulunup bulunmaması, zeminin durumu faktördür. Hangi riskin ne ölçüde hasara neden olacağı biliniyor. Dünya da böyle yapılıyor, ben tezimde de böyle yaptım.

Öncelikle bir sokak taraması yaparsınız. Bu işin uzmanları tarafından on dakikayı geçmeyecek şekilde dışından bakarsınız. Zemin kat daha mı yüksek, genel görünüm kalitesi nedir, eğimli bir arazide mi, kısa kolon var mı? Bunların hepsini dışarıdan anlayabilirsiniz. Bunlara göre binalara risk puanı verirsiniz. Binlerce binayı bu şekilde puanlayabilirsiniz. Bir sonraki aşamada incelemeniz gereken binaları belirlersiniz. Böyle olunca rasyonel bir şekilde hangi binalara yoğunlaşmanız gerektiğini görürsünüz. Sonra ön değerlendirme. Artık riskli gördüğünüz bina sayısı 10 binden bine, iki bine düşmüştür. Artık küçük hesaplar yaparsınız. Bazı taşıyıcı eleman ölçütlerini alırısınız; mesela beton dayanımına bakarsınız. Bunlar bir iki saatte bitecek hesaplar. Böylece bin bina 200’e iner. Bunlarda da detaylı analiz yaparsınız. Detaylı analiz sonrasında maliyet etkin ise takviye edersiniz, maliyet etkin değilse yıkar yeniden yaparsınız. Maliyet etkinliği ile ilgili Dünya Bankası’nın kriteri yüzde 40’tır. Yani der ki, takviye maliyeti yeni yapım maliyetinin yüzde 40’ını geçiyorsa yıkıp yeniden yapın. Fakat bu bir ekonomik karardır. Ülkenin bütçesiyle ilgili verilmesi gereken bir karardır. Biz bir dönem yüzde 70 uyguladık. Bu ülkenin ekonomisiyle alakalı bir karardı. 99 depreminden sonra yüzde 40’lara geldik.

‘ÖNCELİKLER SİYASİ DÜŞÜNCEYE GÖRE DEĞİL, BİLİMSEL OLARAK BELİRLENMELİ’

Sadece deprem risk haritası yeterli değil. Biz risk puanı esasıyla gittiğimiz zaman yapı stokunun da riskini belirlemiş olduk. Deprem risk haritasına göre riskin yüksek olduğu yerlere öncelikle yoğunlaşacağız.Şu an en riskli yer İstanbul. İstanbul’da öncelikle bu çalışmayı yapacağız. Rasyonel olarak, bilimsel olarak hangisine öncelik vermemiz gerektiği belli. Siyasi bir düşünce ile bana oy veren şu mahallenin kentsel dönüşümüne öncelik vereyim, neredeyse parsel bazına indirip kentsel dönüşüm kanununu bahane ederek 3 katlı binayı yıkıp 30 katlı bina dikeyim gibi düşüncelere kapıları kapatmış oluyoruz.

‘RİSK PUANLARI HERKESE AÇIK OLACAK, VATANDAŞ HESABINI SORABİLECEK’

Bu risk puanları da herkese açık olacak, vatandaş hesabını sorabilecek. Benim risk puanım 100 üzerinden 90 çıktı, neden benimki değil de 70 puan olan yere öncelik verildi. Toplumda da böyle bir bilinç olması lazım.

Dediğim gibi, bu biraz da ekonomik bir karar. Buraya ne kadar bütçe ayırdığınızla ilgili bir karar. Kamu gücü devreye girmek zorundadır. İnsanların yaşam hakkıyla ile alakalı bir konudur. Önemli olan vatandaşın mağdur edilmemesidir. Devlet çık diyorsa aradaki kira farkını ödeyecek, kendi dairesine benzer bir daireyi size sağlayacak. Bunun için kaynak ayıracak.

Vatandaşın da şunu soracak bilinçte olması lazım: Deprem için ayrılması gereken kaynak ile neden köprü yaptık? Biz ölüyoruz, ölmeye devam ediyoruz.

‘6.6 İLE BİNA YIKILMAZ, BU KADAR ÖLÜM OLMAZ’

Dünyada 6.6 ile bina yıkılmaz. Gelişmiş bir ülkede bu kadar ölüm olmaz. Bu kadar sene boyunca bu işler yapılmadıysa kayıptır. 99 depreminden sonra bizim bu işleri hızla yapmamız lazımdı. Çalışmalar hızlı başladı fakat sonra aynı hızla devam etmedi.

Siz devlete düşen sorumluluklardan bahsediyorsunuz ama İzmir depreminden sonra hem Devlet Bahçeli’nin hem de Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın vatandaşlara “riskli binalarda oturmayın” çağrıları oldu…

Ben buna diyecek bir şey bulamıyorum. İnsanlar keyfi olarak o binalarda oturuyor değil. İnsanların gelir seviyesi belli. Bu işi devlet yapmak durumundadır. Biz vergi ödüyorsak, bu vergiler doğru yerlerde kullanılmak zorundadır.

99 öncesi mevzuat, 99 sonrası mevzuat diye bir kavram var. 99 sonrası yapılan binaların durumu nedir? Onların sağlam olduklarından emin miyiz?

2000 sonrasında da çok kötü binalar. Ben gösterebilirim, Kızılay’da rezalet bir bina var. Kim nasıl izin verdi, nasıl böyle bir proje çıktı, anlamlandırmakta güçlük çekiyorum. Önünden her geçtiğimde tüylerim diken diken oluyor. 2000’den sonraki kötü binalarımız oransal olarak çok düşük. 2000’den sonra hazır beton çok yaygınlaştı. Beton kalitemiz arttı. Bağımsız olmasa da denetim mekanizmaları kısmen arttı. 2000’den sonra iyileşme oldu.

1975 YÖNETMELİĞİNE UYGUN OLSAYDI AZ HASARLA ATLATILIRDI’

2000’den önceki binaların tamamını yıkalım yeniden yapalım diyemeyiz. Ne bütçemiz yeter ne de bu ekonomiktir. 2000’den önce de sağlam binalarımız var. Şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum,1975yönetmeliğimiz dünya standartlarında bir yönetmeliktir. İzmir’deki yapılar ‘75 yönetmeliğine uygun olsa idi hasarsız demiyorum ama az hasarla ve can kaybı olmadan atlatılırdı. O binalar kontrol edildiğinde ‘75 yönetmeliğinin yükümlülüklerini de sağlamadığı görülecektir. Zaten bir takım tecrübelerle bu yönetmelikler yenilenir. 1997 yılındaki yönetmeliği, 2007 yılında mevcut iktidar güncelledi. 2007 yılında daha kapsamlı, zamanın ihtiyaçlarını karşılayacak teknik gelişmeleri içerecek şekilde yeni bir yönetmelik yayımlandı. Bu da 2018 yılında yenilendi. Şu an çok daha farklı bir yönetmeliğimiz var. 2018 yönetmeliği öncesi bütün yapılarımız zayıf değil. 2018 öncesi yapılarımızın hangisini incelersek inceleyelim 2018 yönetmeliğine göre zayıf çıkacaktır. Ama temel kıstaslar aynıdır.

‘ÖNÜNE GELEN MÜTEAAHHİT OLAMAYACAK’

Binada zemin katta market yapıyorum diye kolon kesmişseniz, bu bir cinayettir. İhmal falan değil cinayettir. 1975 yönetmeliğinde minimum beton dayanımı var. O beton dayanımı değil de 7-8 paskal, yani yarısı kadar dayanımlı bir bina yaptıysanız bu bir cinayettir. Eğer bu sorumluluğu almıyorsanız bu işe girmeyeceksiniz. Bizim bu bilinci oturtmamız lazım. Her önüne gelen müteahhit olamayacak. Siyaseten her zengin etmek istediğiniz müteahhit olmayacak.

97 yönetmeliğine göre minimum beton dayanımımız 20 megapaskaldır. Bu yeni yönetmelikle 25’e çıktı. Ama bizim binaların genel ortalaması 10 megapaskal. Biz buna nasıl izin verdik? Biz mühendis olarak bütün hesaplarımızı 20’ye göre yapıyoruz ama yerinde 10 var. Bizim hesabımızdaki dayanımı göstermesi mümkün değil. İzmir’deki deprem beklenen büyüklükte bir deprem değildi. İzmir’de daha büyük depremler bekleniyor. Bu İzmir için ve İstanbul için de bir uyarı oldu.

6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Kanun yürürlüğe girdiği 2012 yılından bu yana nasıl uygulandı?

Kentsel dönüşüm kanunu bu. 2012’den sonra 2013’te çok başarılı bir yönetmelik yayımlandı, riskli bina tespit yönetmeliği. 2019’da güncellendi. Bu yönetmelik biraz önce anlattığım gibi riskli olan ve riskli olmayan şeklinde binaları ikiye ayırın diyor. Bu bir öngörü getirdi, fayda sağladı. Fakat bunun uygulanmasıyla ilgili problemler var. Bizim önce bütün yapı stokunu inceleyerek resmi görmemiz lazım. İstanbul’un en riskli semtleri belli. Harita zaten AFAD’ın sitesinde var. O semtlere yoğunlaşacağız. O semtlerdeki yapı stoku risk puanını çıkaracağız. Ona göre bu işlemi yapacağız. Siz kentsel dönüşümü tutar da parsel bazında, bina bazında, 3 katlı binayı yıkıp 30 katlı bina yapabilmek için kullanırsanız, kanunu dolanıp bunu bir ranta çevirirseniz, problem burada.

Benzer şekilde kamu binaları için, siz okul ya da hastane binasına öncelik vermek yerine herhangi başka bir idari binaya öncelik veriyorsanız ve bunu teknik olarak risk esasına göre açıklayamıyorsanız, burada sadece imaj, süs düşünüyorsanız, büyük bir fecaattir.

‘İSTANBUL’DAKİ 321 OKUL BİNASININ YÜZDE 80’İ DEPREM YÖNETMELİĞİNDEKİ KOŞULLARI SAĞLAMIYOR’

Ben doktora tezimde okul binaları çalıştım. İstanbul’da 321 okul binasını inceledik. 321 okul binasının yüzde 80’inin deprem yönetmeliğinde istenen koşulları sağlamadığını gördük.

Okul binalarının çok ciddi bir önemi vardır. Okul binaları toplumun dirençliliğini arttıran bir faktördür. Ne olursa olsun savaş koşullarında dahi eğitimin devam etmesi lazım. Bunun toplumda ciddi psikolojik etkisi vardır. Okul binaları açısından birincisi eğitimin devamlılığı fonksiyonu vardır, ikincisi okul binaları her türlü acil durumda toplumun güvenliği için sığınak görevi görür. İnsanlar okul binalarında toplanır.

Bu 321 okul bir depremde yıkılabilir mi?

Yıkılabilir diyemeyiz, kendisinden beklenen performansı sağlamıyor. Biz okul binasından konut binasına göre daha yüksek performans bekleriz. Performans seviyeleri şöyle ayrılır: Birisi, hemen kullanım. Deprem oldu, akabinde hemen kullanılabilmesi. Sonra can güvenliği. Bir takım hasarlar oluşur ama can kaybı yaşanmaz. Bir sonraki aşama göçmenin önlenmesi. Göçme sınırında ama göçmemiş. Bunun gibi birden fazla seviyelerde incelenir. Biz konut binasından can güvenliği seviyesi beklerken okul binasından hemen kullanım bekleriz. Ama bir bölümü de göçme seviyesinde mi? Evet, göçme seviyesinde. Demek ki bizim okul binalarıyla ilgili acil tedbir almamız lazım. Okul ve hastane binalarına öncelik vermemiz lazım. Benzer şekilde hastanelerden de hemen kullanım bekleriz. Düşünün ki, bir deprem oldu ve hastaneye giremiyorsunuz. Binayı, beklediğimiz performansa göre ekonomiyi düşünmeksizin inşa etmemiz lazım.

İstanbul’da bununla ilgili çok güzel bir birim kuruldu. İstanbul Proje Koordinasyon Birimi. Birçok binayı inceledi fakat yeterli değil. Kaybedecek vaktimiz yok. Orada bir fay var ve bu fayda enerji birikiyor. 2002 yılında Japonların yaptığı bir araştırmaya göre, İstanbul’da 30 yıl içinde 7’nin üzerinde deprem olma ihtimali yüzde 70’in üzerinde. Bir 20 yıl geçti. Zaman daralıyor. Bizim İstanbul depremi için hazırlık yapmamız lazım. Ve bu çalışmayı risk esasında yapacağız ve bütçemizi doğru bir şekilde kullanacağız. Yoksa olası depremde can kaybını ve maddi zararı arttırmış oluruz.

‘İMAR AFLARI SİSTEMİ PERİŞAN ETTİ’

İmar Afları ne tür sonuçlara yol açtı?

99’dan sonra iyileşme olmuştu fakat imar afları sistemi perişan etti. Hiçbir kontrolü olmayan, tamamen denetimsiz, sayısını bilmeyeceğimiz miktarda yapı artık legal hale geldi. Devlet bazen af çıkarıyor, mesela infaz düzenlemesi yapıyor, biz orada neyi tartışıyorduk, sen devlet olarak affedeceksen devlete karşı suçları affet. Yani siyasi dediğimiz suçları affet. Vatandaşa karşı işlenmiş suçlardan uzak dur. İmar affı yapacaksan da mesela belediyenin aldığı harç vardır, bir sürü kalem para ödüyorsunuz devlete, onları affet. Teknik gereklilikleri neden benim adıma affediyorsun. Binanın zemin etüdü yoksa, zeminiyle alakalı problem varsa, üst yapısı depreme dayanıklı değilse neden benim adıma affederek benim de hayatımı tehlikeye atıyorsun. Yapacaksan da deprem güvenliği standartlarını sağlayan bir incelemeden sonra bana göster, ben ondan sonra affedeyim. En azından bunu yap. Bu da yok. Gittiler, ben imar affından yararlanmak istiyorum dediler, devlete bir miktar para yatırdılar ve binaları tamamen legal hale geldi.

Bu binalar devletin kusursuz sorumluluğu kapsamındadır artık. İmar aflarından kaçınılması gerekir. Teknik bir personel olarak bende, bir şekilde hazineye para kazandırmak amacı olduğu algısı oluşuyor. Çünkü deprem güvenliği ile ilgili herhangi bir kriter aranmıyor.

‘MESLEK ODALARININ İŞİN İÇİNE GİRMESİ GEREKİR’

AKP iktidarı bazı alanlarda yerel yönetimlerin yetkilerini kısıtlama yoluna gidiyor. Deprem güvenliği konusunda yerel yönetim ile merkezi idarenin yetkileri nasıl düzenlenmeli?

Merkezi idare düzenleyici ve denetleyicidir ama asıl işi yapacak olan yerel idaredir. Mevzuatın da buna göre olması gerekir. Kentsel dönüşümde yetki bakanlıkta. Neden? Yerel idareyi resmin dışına iterek biz bu işi çözemeyiz. Yerel idarenin mutlaka bu işin içerisine girmesi gerekir. Sadece yerel idare değil, meslek odalarının, sivil toplum örgütlerinin bu işin içine girmesi gerekir. İzmir İnşaat Mühendisleri Odası bir açıklama yaptı. Bu alanda deneyimli olan üyelerinin listesini Çevre Bakanlığı’na bildirdiklerini ama cevap dahi verilmediğini duyurdular. Bizim nitelikli insan kaynağımız varsa bunu neden kullanmıyorsunuz?  Her şeyi merkez olarak yaparsak belediyeleri suçlama hakkımız da yoktur.

15. Dünya Deprem Konferansı’nda bir bilim insanı bir tebliğ yayımlıyor ve diyor ki,‘Türkiye’de şantiye teftişi yok. Mühendislik ücreti mal sahipleri ya da müteahhit tarafından ödeniyor. Dolayısıyla burada bir kontrol mekanizması olduğu söylenemez ve bağımsız denetim yok.’ İlginç bir şekilde son söylediği şey ise şu: Hiçbir sorumluluk, yükümlülük yok.

‘BİR OKULDA 85 CAN YİTİRDİK, HİÇBİR DEVLET KONTROLÜ YOK MUYDU?’

Benim çok içimi acıtan bir konu var. 2003’te Bingöl’de bir deprem oldu. Ben bu deprem sonrasında okul binalarıyla ilgili çalışma kararı aldım zaten. 6.4 büyük bir deprem değil ama bir okul binası yıkıldı, 84 evladımız ve bir öğretmenimiz kaldı. 85 can yitirdik biz orada. Müteahhide 3,5 yıl, sorumlu mühendise 2,5 yıl ceza verildi. Çok kısa bir tutukluluk oldu. Konu unutulunca serbest bırakıldılar. 85 canın karşılığı 3,5 yıl mıdır? Bu işi bilmiyorsanız yapmayacaksınız. Yapılıyorsa bunun bir karşılığı olmalı. İşin daha da kötü boyutu o müteahhit, o mühendis kendi başlarına mı yaptılar? Hiçbir devlet kontrolü yok muydu? Neden bir kişi dahi ceza almadı?

Böyle bir cezasızlık durumu devam ederse insanlar küçük hesapların peşine düşerler. Orada üç kuruş fazla kazanabilmek için donatıyı eksik koyabilir, projelendirmeyi eksik yapabilir, projede olan bir şeyi yapmayabilir, beton dayanımını düşük kullanabilir, düşük nitelikli malzemeler kullanabilir. Bunun bir yaptırımı olmalı.

‘BANK ASYA’YA PARA YATIRANA 6 YIL CEZA VEREN YARGI, 85 CANIN KARŞILIĞINDA 2,5 YIL VERİYOR’

TCK 85 ile biz bu işi çözemeyiz. Alt sınırı 2 yıldan başlayan ‘taksirle adam öldürmek’ değil bu. Bingöl’de de TCK 85’den yürüdü. Ortada bir yönetmelik var. Bu yönetmeliğe uyulması gerekir. Nasıl olur da taksirle adam öldürme olur? Bu, ‘ihmali davranışla kasten adam öldürmedir.’ Dolasıya TCK 83’tür. Alt sınırı her koşulda 10 yıldan başlayan, 20-25 yıl gibi caydırıcı cezalar vereceğiniz bir madde. Ben şunu anlamakta güçlük çekiyorum. Bank Asya’ya para yatıran birine 6 yıl 3 ay ceza verebilen bir hukuk sistemimiz var bizim. Ben bunun doğru olduğunu söylemiyorum ama bunu yapan yargımız 85kişinin öldüğü, bana göre katledildiği bir durumda 2,5 yıl, 3,5 yıl ceza verecek şekilde yorumluyor. Çünkü bu işin üstüne biraz daha gidildiğinde o mühendis, müteahhit diyor ki,‘bir de bu işi kontrol eden var.’ O tarafa hiçbir şekilde dokunulmaması amacıyla mı bu yapılıyor?

Ayrıca zaman aşımı tartışması… Ben de böyle bir hataya düştüm. Bir Borçlar Kanunu açısından zaman aşımı konusu vardır, bir de ceza yargılaması açısından. Borçlar Kanunu açısından 5 yıl ve 15 yılı bulan birtakım sorumluluklar vardır. Ama bu bir Borçlar Kanunu konusu değil. Burada bir ceza davası var. Yargıtay burada son noktayı koymuş. Benim de gözümden kaçmış, tekrar baktığımda Hukuk Genel Kurulu 2003/594 sayılı kararında, ‘deprem tarihi zararın tazmini için zaman aşımı süresinin başlangıcıdır’ demiş. Ha keza 2011 yılında Yargıtay 9. Ceza Dairesi, ‘suç tarihi binanın yıkıldığı tarihtir’ diyerek son noktayı koymuş. Artık zaman aşımı tartışmasının kesinlikle gündemden çıkması gerekiyor. Bizim tartışmamız gereken şey, bu insanlara verilmesi gereken ceza olmalı. Alt sınırı 2 yıl olan bir ceza kanunu maddesi ile biz bu işi çözemeyiz. İkincisi, hükümetin risk esaslı olarak ne yaptığıyla ilgili bir hesap vermesi gerekir. Çünkü benim vergilerimi kullanıyor. Vergilerimi doğru yere kanalize ettiler mi, benim için önemli olan budur. Toplumun bunun hesabını sorması lazım.

İzmir depremi iktidar partisi ile muhalefet partileri arasında tartışmalara neden oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan 1939’dan örnek vererek CHP’ye yüklendi. Bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

1939’da bizim bir afet kanunumuz dahi yoktu. Erzincan depreminden sonra yapıldı. Biz 1939 Türkiyesi’nde değiliz. Ha keza 2018’de deprem yönetmeliğini yenileyen, eskisine göre iki katından fazla hacme sahip olan bir yönetmelik çıkaran da bu iktidardır. 2007 yönetmeliğini çıkaran da bu iktidardır. 2018’i 2007 ile dahi kıyaslayamazken, tutup da 1939 ile hiç kıyaslayamayız. Bu tekniğe de hukuka da uygun değil. Doğru bir tartışma değil. Biz 2020 yılındayız. Herhangi bir şeyle kıyaslayacaksak bize benzer faylara sahip olan, bize benzer riskleri olan, depremler yaşayan dünyanın gelişmiş ülkeleri ve güncel durumları ile kıyaslamamız gerekir. Bu kıyaslamayı yaptığımızda resmi olarak 6.6 olarak açıklanan deprem sonrasında can kaybı yaşamamış olmamız gerekir.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir