İşler Nasıl?: ‘Öğretmenliğin itibarsızlaşması için sistematik bir uygulama var’

İŞLER NASIL?
SÖYLEŞİLERİ

CANKIZ ÇEVİK


Eğitim alanı, 1990’lı yıllardan bu yana hızlanan özelleştirmelerin ve piyasalaştırmanın saldırısı altında. Eğitim emekçileri, neoliberalizmin getirdiği performans, kalite gibi piyasa için oluşturulmuş kriterlerin yanında, kayırmacılık ve İslamcılaşma ile sınanıyor. Devlet okullarında öğretmenler ‘kadrolu’, ‘sözleşmeli’, ‘ücretli’ gibi statülerle ayrıştırılırken özel okullardaki çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor. 

AKP’nin şubat ayında öğretmenlerin ve meslek örgütlerinin talepleri dikkate alınmadan hazırladığı öğretmenlik meslek kanunu ve buna dayanarak 12 Mayıs 2022’de resmi gazetede yayınlanan Aday Öğretmenlik ve Öğretmenlik Kariyer Basamakları yönetmeliği de mevcut duruma ilişkin kabulleri ve öğretmenler arasındaki ayrımları güçlendirmenin ötesinde hiçbir şey sunmuyor.

‘İşler Nasıl?’ söyleşi dizisi ile farklı çalışma alanlarındaki meslek gruplarının koşullarına, sorunlarına, taleplerine ve mücadelelerine odaklanacağız. İlk röportajımızda eğitim alanına ilişkin sorunların bir kısmını öğretmen Şuayip Vayiç anlattı. 1996 yılında Yalova’da başlayıp Ankara’da devam eden özel eğitim öğretmenliği mesleğine İzmir, Bornova Şehit Erkan Er Ortaokulunda devam eden Eğitim Sen İzmir 4 No’lu Şube Başkanı Şuayip Vayiç ile mesleğe başlamasından bugüne eğitim alanının dönüşümüne ve mesleğe karşı girişilen saldırılara ilişkin deneyimini konuştuk.

 

Öğretmenlik mesleğine ne zaman, ne şekilde başladınız?

Ben özel eğitim öğretmenliği mezunuyum. 1996 yılının haziran ayında mezun olup eylül ayında direkt öğretmenlik yapmaya başladım. O dönem rahatça atanılıyordu ki özel eğitim öğretmenliğinden mezun olanlar ihtiyaca binaen zaten hemen atanıyordu. O zaman Yalova’daydım. Henüz stajyerlik dönemimizde bir grup arkadaşla Eğitim-Sen’e gidip gelmeye başlamıştık. Stajyerlik kalkar kalkmaz da hemen sendikaya üye olduk. 1998 kasımında genç bir grup olarak sendika yönetimine geldik, ben de ilk şube başkanlığımı Yalova’da yaptım.

Başta Yalova henüz yeni şube olmuştu ve çok az üye sayısına sahipti. Önceden İstanbul 5 no’luya bağlı bir temsilcilikti. Genç bir kadro olarak yönetime geldiğimiz için ciddi bir sinerji ve hareketlilik sağladık ve ardından çok kısa bir sürede üye sayımızı neredeyse dört katına çıkardık.  Ancak yönetime gelen iki erkek arkadaş henüz askerliğimizi yapmamıştık o dönem ve birkaç kez bakaya kalmıştık. Neticede de zorunlu olarak askere alındık. Askere alınınca yönetim kurulundaki görevlerimiz mecburen düştü. Sonra olağanüstü genel kurula gidildi ve yönetime başka arkadaşlar geldi. O yılın 17 Ağustos`unda da deprem oldu zaten.

Şuayip Vayiç

1999 depreminde Yalova’da mıydınız?

Yalova’da dört yıl görev yaptım. O sırada sendika yönetiminde olmasak da önceki yönetimde olmanın verdiği görev ve sorumlulukla deprem bölgesindeki arkadaşlarımızı derleyen, toparlayan; depremden dolayı Yalova’dan ayrılmayan birkaç öğretmenden biriydim. Öğretmenlerin durumunu; ölen, yaralanan, evleri yıkılan… hep takip ettik.

17 Ağustos’ta deprem olduktan sonra devlet bütün memurları 25 ağustosta göreve başlamaya çağırdı. Yani biz 1 eylülden önce göreve başladık. Hatırladığım kadarıyla öğrenciler için de okullar Türkiye’deki okulların geneline göre 2 haftalık bir gecikmeyle açıldı. Hatta, hiç unutmam, öğrencilerin okula başladığı ilk gün artçı bir deprem oldu ve okullar bir hafta daha tatil edildi. O koşullarda orada görev yapmaya çalıştık… 7 ay kadar sonra da Ankara’ya geldim.

Ankara’da hangi okullarda çalıştınız? Ne zamandan bu yana İzmir’desiniz?

Ankara’da önce Batıkent’te bir özel eğitim okulunda, ardından da Yenimahalle’de bir ilköğretim okulunun özel eğitim sınıfında görev yaptım. Sendikal faaliyetlerimi de Ankara 2 no’lu şubeye bağlı şekilde işyeri temsilciliği yaparak sürdürdüm. 16 yıl da Ankara’da çalıştıktan sonra 2016’da İzmir’e geldim. İlk Karabağlar ilçesine atandım, 6 ay sonra da eş durumundan Bornova’ya gelerek şu an çalıştığım ortaokulun özel eğitim sınıfında görev yapmaya başladım. Burada da önce temsilciydim, 2020 şubatından bu yana da Eğitim-Sen 4 no’lu şube başkanlığını yürütüyorum.

Özel eğitim öğretmenliği nedir? Neden özel eğitim öğretmenliğini tercih ettiniz?

Ben aslında üniversite sınavında bir kodlama hatası yaparak özel eğitim bölümüne girdim. Asıl tercihim Kamu Yönetimi idi. İlk 3 yıl hep bırakacağımı düşünerek, yeniden sınavlara hazırlanarak devam ettim ancak biraz daha uygulama ağırlıklı dersler başlayıp çocuklarla çalışmaya başlayınca özel eğitim öğretmenliğini yapabileceğime karar verdim ve vazgeçmedim.

Özel eğitim, yetersizlikten etkilenmiş öğrenciler ile üstün zekâlı öğrencileri de içine alan bir bölüm ve o bölümden mezun olduğunuzda bu öğrencilerin öğretmeni oluyorsunuz. Ben de o dönem özel eğitim okullarına gitmeye başlayınca bu mesleğe ısınmaya başladım ve vazgeçme fikrinden vazgeçtim denilebilir.

Şu anda bir ortaokulda, özel eğitim sınıfı öğretmenliği yapıyorum, 10 öğrencim var; ki zaten maksimum 10 öğrenciniz olabiliyor. Her okulda olmuyor bu sınıflardan ancak bu özel eğitim sınıflarının okullardan ayrıştırılmamasının nedeni zaten bir nevi bizim çocukların diğer normal gelişim gösteren çocuklarla bir arada olması, ders dışı zamanlarını birlikte geçirmelerinin sağlanması ve dolayısıyla akranlarıyla birlikte eğitimlerini devam ettirmeleri. Bazen çok özel davranış problemleri olan öğrenciler olabiliyor ama alan öğretmeni bunu ödünleyecek faaliyetler yürüterek bu problemleri ortadan kaldırmak için var zaten.

Özel eğitim öğretmenliği yaparken, yaşama bakış açınız, insana bakışınız tamamen belirleyici oluyor. Örneğin benim özel bir okulda ya da özel bir rehabilitasyon merkezlerinde çalışmam, devlete göre ekonomik açıdan katbekat daha iyi olurdu ancak bilinçli olarak milli eğitimde öğretmenlik yapmayı tercih ettim.

Şu an öğretmenlik yapmanın koşullarından biraz bahseder misiniz?

Milli Eğitim Bakanlığı’nın üç tür öğretmen çalıştırma modeli var: Kadrolu, sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik. 657 sayılı devlet memurluğu kanununa tabi olan kadrolu öğretmenliktir. Sözleşmeli öğretmenlik ise, adı üzerinde, devletin atama yaparken öğretmenleri sözleşmeli olarak istihdam etmesidir; dolayısıyla atandığın yerde belli bir yıl kalma, belli bir yıl süresince çalışma gibi koşulları vardır. Dört yıl sonra da kadrolu öğretmenliğe geçilebilir ya da biraz idari yapıya bağlı olarak dördüncü yıldan önce mesela idareciler, “Ben seninle sözleşme yenilemiyorum” deme hakkına sahip oluyor. Ancak devletteki sözleşmeli öğretmenlik uygulaması tam olarak özel sektördeki gibi değil, yani devlette dört yılın sonunda çoğunlukla kadroya geçilebiliyor. Ama eğitim emekçileri açısından en büyük handikap aslında ücretli öğretmenlik uygulamasıdır. Şu anda ücretli öğretmen olarak çalıştırılan meslektaşlarımız tek kelimeyle “köle” muamelesi görüyorlar. Asgari ücretten az bir ücretle çalıştırılıyorlar ve ek ders ücreti dediğimiz, fiili olarak derse girdikleri ders saatine göre hesaplandırılarak verilen bir ücretlendirme sistemine tabiler. Yani kadrolu öğretmenlerin aldığının yarı ücretinden bile az bir ücrete çalıştırıldıklarını düşünebilirsiniz. Atanamayan öğretmenler bu şekilde çalışıyor, eğer atanırlarsa da genellikle sözleşmeli öğretmenlikle devam ediyorlar. Şu anda Türkiye çapında 90 binin üzerinde ücretli öğretmen olarak çalıştırılan meslektaşımız var.

Bu sistem ne kadar zamandır uygulanıyor?

Epey uzun yıllardır var ancak hiçbir zaman şimdiki kadar yoğunluklu değildi. Şimdi bir istihdam tercihi durumuna dönüştü yani. Öğretmen ihtiyacı var ancak Milli Eğitim kadrolu öğretmen ataması yapmıyor ve ucuz işgücü olarak maalesef meslektaşlarımızı ücretli öğretmen olarak çalıştırıyor. Dolayısıyla bu şekilde çalışan arkadaşlar gerçekten ekonomik ve psikolojik olarak çok mağdur durumdalar. Haftada en fazla 30 saat derse girebiliyorlar zaten; bugün bir saatlik ders ücreti diyelim ki 27 lira, o zaman haftalık alabileceği miktar 810 lira oluyor o da her hafta bu ders saatini doldurabiliyorsa… Yani mesleklerini yapabilmek için aldıkları ücret bugünün ekonomik koşullarında artık günlük yol ve yemek masraflarına bile yetmiyordur.

Çalıştığınız okulda da ücretli öğretmenler var mı?

Biz merkezi bir okulda görev yapıyoruz. Bizim okuldaki öğretmenlerin geneli kadroludur; sözleşmeli öğretmen bile yok. Ücretli olarak çalıştırılan bir öğretmen arkadaşımız var. Bizim okul muhit açısından biraz daha merkezi, sosyoekonomik durumu daha iyi olan bir bölgede bulunuyor. Ücretli öğretmenlik sistemi biraz daha sosyoekonomik düzeyi düşük ailelerin bulunduğu mahallelerdeki öğretmen açığını kapatmak için kullanılan bir sistem. Oralarda öğretmenler genellikle zorunlu olarak bulunmaları gereken zamanı tamamladıktan sonra tayin istiyorlar ve sürekli bir öğretmen sirkülasyonu oluyor. Böylelikle doğan ihtiyacı hep ücretli öğretmenlerle karşılıyorlar.

Ücretli öğretmenler özelinde bir örgütlenme faaliyeti var mı?

Tabii, ataması yapılmayan öğretmenlerin kendi örgütlenme faaliyetleri var, özel sektörde çalışanların var. Biz de Eğitim-Sen olarak bu meseleye zaten sistemsel bir mesele olarak baktığımız için ücretli öğretmenlik uygulaması bizim de kesinlikle kaldırılmasını savunduğumuz bir istihdam biçimi. Dolayısıyla ücretli öğretmen olarak çalıştırılan meslektaşlarımızın talepleri de bizim de talebimizdir. Ancak 90 bin gibi ciddi bir sayıdan da anlaşılacağı üzere bu sorun hâlâ aşılmış değil. Pandemi koşullarında, yani uzaktan eğitim sürecinde bile 60-70 bin ücretli öğretmen olarak çalıştırılan arkadaşımız vardı. Dolayısıyla eğitim sisteminde en acil çözülmesi gereken sorun belki de bu ücretli öğretmenlik meselesidir. Düşünün ki bu öğretmenler, benimle aynı işi yapıyorlar, benimle aynı saat kadar derse giriyorlar ama benim aldığım ücretin yarısından bile daha az alıyorlar.

Bu durum çalışma ilişkilerini nasıl etkiliyor?

Bir kadrolu öğretmendeki rahatlık elbette ücretli olarak çalıştırılan öğretmenlerde olmuyor. Ücretli çalıştırılan öğretmenler, kadrolu öğretmenlerle çok sosyal ilişkilere girmemeye çalışıyor, psikolojik olarak ister istemez kendilerini sınırlandırmaya çalışan bir tutumları oluyor. Kadrolu öğretmenler daha fazla sohbet edip, sosyalleşirken ücretli öğretmenler daha ziyade bir köşede teneffüsü geçirmeye çalışan bir pozisyonda olabiliyor. Hepsi için söyleyemem elbette bunu ama genel olarak böyle bir şey var; yani öğretmenler odasına girdiğinizde neredeyse anlıyorsunuz kimin kadrolu kimin ücretli çalıştırılan öğretmen olduğunu.

Şubat ayında çıkarılan Öğretmenlik Meslek Kanununun meslek üzerinde nasıl bir etki yaratacağını düşünüyorsunuz?

Bu kanun kamuoyunda çokça tartışıldı, epey bir mücadele verdik ancak bize rağmen meclisten geçmiş oldu. Bu aslında bir kanun değil. Şöyle düşünün; bir kanun, bir ülkede mevzuat haline geliyorsa ilgili olduğu alanda, memleketteki herkesi kapsamalıdır. Oysaki adına öğretmenlik meslek kanunu dedikleri bu kanun yalnızca devlette çalışan öğretmenleri kapsıyor; özel sektörde çalışan ya da atanamayan öğretmenleri kapsamadığı gibi hatta kadrolu öğretmenlerin de birçok hakkını kapsamıyor. Yani sadece mesleğe başlangıç noktasında mülakat sistemi getiren bir hükmü var; izinlerle, raporlarla, alınacak ücretle, emeklilikle ilgili ise hiçbir şey söylemiyor. Bu kanunla esas getirmek istedikleri şey öğretmenler arası hiyerarşik bir yapı kurmak. Dolayısıyla uzman öğretmenlik – öğretmenlik – başöğretmenlik gibi bir uygulamayı getirmeye çalışıyorlar. Bizlerin bu kanunu kabul etmemiz mümkün değil. Zaten öğretmenlere sorulmadı, eğitim sendikalarına danışılmadı, tepeden inme, “biz yaptık, oldu” mantığıyla hazırlanmış ve meclisten de sayısal çoğunlukla geçirilmiş bir kanun.

Eğitim sisteminde kurulmak istenen bu hiyerarşik yapıdan beklenti nedir?

Bazı ülkelerden örnekler almışlar ve sağlık alanı gibi diğer meslek alanlarına benzetmeye çalışıyorlar. Örneğin doktorlar uzmanlık alıyorlar, önce doktor oluyorlar sonra doçent sonra profesör vesaire oluyorlar. Öğretmenlikte de böyle bir hiyerarşik yapı sağlamaya çalışıyorlar ancak öğretmenlikte siz zaten lisans düzeyinde mezun olduğunuz anda bu alanın uzmanı olmuş sayılıyorsunuz. Aynı işyerinde, aynı işi yapan, aynı saat çalışan öğretmenler arasında bir hiyerarşi oluşturmaya ve bunu da kısmi olarak verecekleri ekonomik katkılarla sağlamaya çalışıyorlar. Sağlayacakları bu ekonomik farklılıklarla aslında insanların buna itiraz etmesini engellemeye çalışıyorlar ama bu tamamen iktidarın 20 yıldır yapmaya çalıştığı dönüşümün, eğitimin piyasalaştırılmasının bir parçası. Sözleşmelilik modeli ile kadroluluğu tamamen kaldırmaya yönelik çalışmalar yapıyorlar ya, anayasal olarak kazanılmış haklar varken, eşit işe eşit ücret meselesi varken, aynı bölümden mezun olmuş öğretmenlerin eşit bir uzmanlık yapısı varken bir “uzman” ya da “başöğretmen” sıfatı ekleyerek velilere “Çocuğunuzu okula kaydettirirken hangi öğretmeni seçeceksiniz?” sorusunu yöneltecekler. O zaman da okul idaresi diyecek ki “uzman öğretmeni seçecekseniz şu kadar ya da başöğretmeni seçecekseniz bu kadar daha fazla bağış yapın.” Dolayısıyla öğretmenler arasındaki var olan dayanışmayı da öldürüp rekabetçi hale getirecek olan bu sistem aslında bütün bir eğitim alanını keşmekeşliğe itecek ve tamamen ticarileşmesine yol açacak.

Gerçekten iyi niyetli bir kanun yapılacaksa öğretmenlerin, sendikaların fikirleri alınarak bir kanun oluşturulabilir. Çünkü bir öğretmenlik meslek kanununa ihtiyaç var ancak bu şekilde değil. Oysaki bu kanunda 13 madde var ve 7’si doğrudan kanunla ilgisi olan hükümler bile değil. Öğretmenleri ilgilendiren toplamda 4 madde var, bir de kamuda çalışanlara iktidarın son üç seçim dönemidir vaat ettiği ancak yerine getirmediği bir söz doğrultusunda 3600 ek göstergesini eklediler oraya. Biliyorsunuz devlet memurlarında derece, kademe uygulaması vardır. 2023 yılından itibaren geçerli olacak şekilde bir de onu eklediler ama onun zaten öğretmenlik meslek kanunu ile doğrudan ilgisi yok, o bütün kamu çalışanlarını ilgilendiren bir mesele. Onu sırf manipülatif bir madde olarak oraya sıkıştırdılar.

Tüm bu çalıştırılma koşulları ve yapılan yasal değişiklikler karşısında eğitim emekçilerinin örgütlenme süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin sizin okulunuzdaki durum nasıl?

Aslında ben eğitim emekçilerinin hangi sendikaya neden üye olup olmadığıyla çok ilgilenmiyorum. Kendi adıma, Eğitim-Sen’in işyeri temsilcisi olarak, hiçbir sendikaya üye olmayan arkadaşlar da dahil olmak üzere, sendikal çalışmayı her zaman genele yaymayı tercih etmişimdir. Çalıştığım okulda da bu alanda örgütlenme faaliyeti yürüten neredeyse bütün büyük sendikalardan öğretmenler var ama en çok üyeye sahip olan yetkili sendika biziz. Kaldı ki üye sayımız yetkili sendika olmaya yeterli değilken bile, işyerinde etkili olan tek sendika olduğumuzu söyleyebilirim.

Ancak Eğitim-Sen’li olmanın getirdiği birtakım baskı ve tehditler de mevcut, bu durum öğretmenlerin sendikal mücadeleye bakışını etkiliyor mu?

Eğitim-Sen’li iseniz birçok şeyi baştan göze almışsınız ya da alacak durumdasınız demektir. Soruşturmaları, kovuşturmaları, eylemliliklerinizden dolayı Emniyet ile yaşanacak durumları, gözaltıları ve en sonunda memuriyetten atılmak da dahil olmak üzere tüm bunları göze alacaksınız. Neden? Çünkü iktidarda kim olursa olsun Eğitim-Sen üyelerinin özlük haklarını, demokratik, ekonomik ve sosyal haklarını savunan ve bunları geliştirmeye çalışan, bunun mücadelesini yürüten bir sendikadır. Bu mücadele, iktidarda kim varsa rahatsız etmiştir ve bunu da bizlere karşı baskı ve sindirme politikalarıyla gösterirler.

Mesela sendikanız iş bırakma kararı alıyor ve siz de 1 gün, 2 gün, belirlenen süre boyunca işe gitmiyorsunuz. Dolayısıyla Milli Eğitim Bakanlığı “Neden işe gelmedin? Savunmanı ver” diyor. Sendika da zaten bu konuda hazırlıklı olduğu için savunma metinlerini hukuk komisyonu hazırlamış oluyor, siz de o metinlere istinaden savunmanızı veriyorsunuz. 26 yıllık meslek hayatımda çok fazla böyle soruşturma geçirmişimdir. İşte insanları da en fazla Eğitim-Sen üyesi olmaktan alıkoyan şey bu soruşturmalar, baskılar oluyor. Bir de elbette 2016’daki darbe girişiminden sonraki KHK’lar, meslekten atılmalar en büyük korkuyu yarattı. Yoksa insanlar mücadeleci bir sendika olarak Eğitim-Sen’i görüyorlar, hak veriyorlar, hatta bu işin yürütücüsü olan arkadaşlara imrendiklerini bile söylüyorlar, yani gönülleri bizden yana ancak fiili olarak bizimle olmaktan çekiniyorlar. Bu çok insani bir şey, yani bunu anlamamak mümkün değil ama Eğitim-Sen soruşturma geçiren, ceza alan, KHK ile ihraç olan hiçbir üyesini ne hukuken ne madden yalnız bırakmamış, her zaman dayanışma içerisinde olmuş bir örgüttür. Dolayısıyla böyle durumlarda bile sendikamızın varlığı aslında bizler için bir cesaret kaynağı. Çekinen arkadaşlara da bunu anlatmaya çalışıyoruz ki o cesareti toplayanlar da üye oluyor. Ne var ki KHK’lardan beri o korku duvarı biraz yıkıldı. İnsanların şu anki yaşam koşulları da ortada zaten, yani o cesaret geldi biraz.

Tüm bu konuştuklarımızı düşündüğünüzde, mesleğe başladığınız günden bu yana öğretmenlik mesleğine olan bakışın değiştiğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle düşünüyorum. Son 20 yıldır öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılmasına yönelik sistematik bir uygulama var. Bu da toplumda, velide, öğrencide karşılık buluyor ve velilerin öğretmenlere karşı davranışlarında da farklılıklara yol açıyor. Özellikle iktidar tarafından, Bakanlar, Milli Eğitim Bakanlığı bürokratları tarafından öğretmenler hakkında söylenen sözler ve yapılan uygulamalar aslında bu tutumlara ivme kazandırıyor. Veliler artık öğretmenleri, uzmanlık alanını icra eden bir eğitimci gözüyle değil parasını verdiği ve ne söylerse yapmak zorunda olan bir personel gibi görüyor. Aynı şey öğrencide de oluyor. Öğrenci, öğretmenine saygı duymaktan vazgeçiyor, onu otorite olarak görmüyor.

Öğretmenlik mesleğinin toplum nezdinde yüksek saygınlığa sahip olan birkaç meslekten biri olması, Cumhuriyetin kuruluşundan beri var olan bir meseledir. Geldiğimiz noktada en ufak bir saygınlıktan bahsedemeyiz ve hem önceki iktidarların ama özellikle de bu iktidarın icraatlarıyla bu itibarsızlaştırma süreci tavan yapmış durumda. Evde konuşulanlar üzerinden velinin mantığı öğrenciye de yansıyor ve öğrenci okula geldiğinde öğretmeni parasını kendi anne babasının verdiği, istediği şeyi yapabileceği ve öğretmenin ona asla müdahale edemeyeceği bir figür olarak görüyor. Bahsedilen parayı da özel okullarda doğrudan ceplerinden, devlette dolaylı olarak vergilerle veriyorlar ama iktidarın topluma yansıttığı mantalite bu şekilde karşılık buluyor. İktidarın en yüksek kademeleri bile öğretmenlere yönelik tatilleri üzerinden, “yan gelip yatıyorlar” gibi ifadelerle sanki iş yapmadan para kazanılıyormuş gibi bir algı yaratıyor. Bunun sıkıntısını da maalesef bütün eğitim camiası yaşıyor.

Geçtiğimiz aylarda bazı okul müdürlerinin öğretmenlere yolladığı kız ve erkek öğrencilerin ayrı oturtulmasına yönelik yazılarla gündeme gelen müdahaleler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Milli Eğitim Bakanlığının dini cemaat ve tarikatlarla yaptığı ve bizim hukuksal olarak müdahale ettiğimiz, bazılarını iptal ettirebildiğimiz bazılarını ettiremediğimiz onlarca protokol, proje mevcut. Dolayısıyla bu yalnızca bir okuldaki müdürün talebi meselesi değil; tamamen eğitimin dinselleştirilmesi ve laik eğitimden uzaklaştırılması çabasının bir parçası. Bu kesimlerin laik sistemden uzaklaşma çabasını zaten biliyoruz, bunun uygulayıcı ayağı da iktidar ve bu işin en can alıcı dönüşümü yaratacak tarafı da milli eğitim alanı, yani çocuklar. Dolayısıyla iktidarın kendi ağzıyla söylediği “dindar ve kindar nesiller” yetiştirme projesinin bir parçası olarak bunu cemaatlerle yaptıkları protokollerle hayata geçirmeye çalışıyorlar. Her şeye rağmen Eğitim-Sen olarak Türkiye’de örgütlü olmadığımız okul neredeyse yok. Bir üyemizin dahi olduğu bir okulda böyle bir uygulama olduğunda onun bilgisini alıyoruz veya doğrudan Milli Eğitim Bakanlığına müdahale ediyoruz ya da o protokolün iptali için hukuki yollara başvuruyoruz. Ama bu müdahaleler elbette gücümüz yettiğince oluyor.

O süreçte de öğretmenlerin bu protokollere uyması mı gerekiyor?

Hayır, o uygulamalarda zorunluluk yoktur. Bazen kraldan çok kralcı idareciler ve bu işleri öğretmenlere görevlendirme ile sunmak gibi uygulamaları söz konusu olabiliyor. Öyle durumlarda bizler hemen müdahil olup öğretmenleri yapmak zorunda olmadıklarına ilişkin bilgilendirip destek sunuyoruz. Bu konuda kendi üyelerimize ilişkin aldığımız merkezi kararlar da var ki aslında bizi koruyan hukuki dayanaklarımız da o kararlardır.

Yani Eğitim-Sen’li öğretmenler o tarz faaliyetlere asla girmezler. Ama bu gibi uygulamaları destekleyecek okullar da, yandaş sendika diye ifade ettiğimiz bunları uygulamaya hevesli sendikalara üye öğretmenler de ne yazık ki çokça mevcut.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Eğitim alanına ilişkin farklı çalışma ve mücadele deneyimlerini dinlemek üzere söyleşilerimizi sürdüreceğiz.

Ben teşekkür ederim, hepimize kolaylıklar.

Cankız Çevik: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Japon Dili ve Edebiyatı bölümünden lisans, İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden yüksek lisans eğitimini aldı. 2012’den bu yana insan hakları alanında çalışmalarını sürdürüyor.

Kaynak: Mavi Defter

İlginizi çekebilir