İnsan, gezegeni ve sanatı şekillendirdi – Ahmet Tulgar

Ayşegül Sönmez gazeteciliğe başladığından beri sanatla ilgili yazdı. Ancak onun sanatta bulmaya çalıştığı isyan, başkaldırı, eleştirellik ve ileriye doğru ataklardı. Radikal ve Milliyet’te çalıştığı yıllarda onu bazen bir sergi açılış kokteylinde, bazen de Avrupa’nın bir kentinde küreselleşme karşıtı protestolarının içinde görürdünüz. Türkiye’nin en önemli sanat eleştirmenlerinden olan ama kendi deyimiyle “para ve güçle işbirliği içindeki” sanatın değil Gezi’deki, Zehra Doğan’ın hücresinde ürettiği resimlerdeki, Selahattin Demirtaş’ın öykü ve şarkılarındaki devrimci sanatın peşinde olan Ayşegül Sönmez’le konuştuk.

Plastik sanatlar hep devrimsel değişim ve toplumsal kalkışmaların yeniden üretildiği bir sanat dalı. Bugün ne oluyor? Plastik sanatlar bugün neye işaret ediyor?

Bugün epey bir şey olduğu, ama devrimci olmadığı aşikâr. Yine de tek bir plastik sanatlar dünyası aslında yok. Hiç olmadı. Bu da antroposentrikliği insanın. Son dönem bunun üzerine düşünüyorum. Evet, insan, eliyle bu gezegeni şekillendirdi. Sanatı da şekillendirdi. Onu da kendini merkeze alarak yaptı. Estetik diye bir araziyi hususi olarak ayırdı kendine. Sonra bu araziyi çeşitli dönemlerle, sokaklarla, binalarla, okullarla doldurdu. Buna sanat tarihi dedik. Nihayetinde bir tane değil bu dünyalar… Ama görünen en büyük yüzü, bana kalırsa devrimci değil. Olmadığı gibi, en güçlülerle fena halde işbirliği içinde. Hatta bir tür Harvey Keitel. Tarantino’nın pek çok filminde işlev yüklediği temizlikçi. Pardesüsüyle gelir, cesetleri yok eder. Cinayet hiç olmamış gibidir artık. Bakın, şu sıra Netflik’te bir film oynuyor: ‘BuzzSaw’. Müzelerin nasıl kamuyla bir âlâkası olmadığını. Galericilerin ne kadar yozlaşabileceğini, ihtiras sahibi olduğunu, sanatçıların nasıl ilhamdan uzaklaşabildiğini, “bağımsız sanatçı diye kimlik var mı” soruyor, anlatıyor.

Türkiye’de plastik sanatlar toplumsal meselelere, yaşanan sarsıntılara işaret edecek bir dil buldu mu?

Zaman zaman buldu. Zaman zaman da bulacak. Çok fazla travmaya maruz kalıyoruz. Çok sık şiddetli sarsıntılara… Hiç de benzetme değil bu. Gerçek patlamalar yaşanıyor şehrin içinde. Bu maruz kalınan şiddetin etkisinin nereye gittiği, nerede saklandığı meçhul. O halde nasıl çıkacak, bir dil olacak ve sanatçı öyle konuşacak? Yazarlar, müzisyenler, ressamlar, filmcilerin bu şehirde ve o şehirlerde şiddete maruz kalan herkesin içinde bastırdığı bu kütlenin bir dil olması zaman ister. Nasıl bastırıyoruz, bu önemli. O yüzden hiç olmadığı kadar minimum zihin açıklığıyla birlikte bilinçaltıyla da şekillenen bir dil olmalı bu. Hem kavramsal hem jeste dayalı bir dil. Toplu bir dil olması imkânsız bu anlamda da…

Baskı dönemlerinde sanatın sesi daha mı çok duyulur, sanat bir çığlık mı olur yoksa şifreli bir dil mi böylesi dönemlerde? Türkiye’de sanat çığlık mı atıyor, fısıldıyor mu?

Gezi deneyimini yaşadık hep birlikte… Gezi’deki dilin muhalifliği, mizahı ne kadar biricikti, ne kadar kendiliğindendi, ne kadar devrimciydi. Ama sanattan çıkmadı bakınız bu dil. Geçtiğimiz günlerde Hollanda, Eindhoven’dan tekno ve eko feminist küratör İne Gevers’i ağırladık Sanatatak olarak. Onunla 1985 tarihli Donna Haraway’in feminist manifestosunun bugünü üzerine konuştuk. Gevers’in sergisinden önce yine çok ses getirmiş bir başka sergisi var: ‘Hayatı Hacklemek’. Bu başlık altında sanatçılardan bahsederken, müzeye elini kolunu sallayarak giren vatandaşın duvarda asılı olan resmi çalmasını örnek gösterdi. “Bu da hayatı hackelemektir” dedi. Ben de ona ünlü sokak sanatçısı, grafitici Banksy’nin de bir hacker olup olmadığını sorduğumda, “hayır”, dedi, “sanattan gelmez o, hayattan gelmeli!”

Bu önemli bir nokta. ‘Hacklemek’ sisteme karşı, kolonileştirenlere, hegemonyaya karşı bir atak aslında. Hayatı hacklemek bu yüzden önemli. Gezi’de buradan bakacak olursak hayat hacklendi. O yüzden de sanat niyetine yapılmamış işler çıktı. Bir dil çıktı. Pembe dozer anıttır bu anlamda.

Selahattin Demirtaş’ın cezaevindeki edebi, müzikal ve görsel üretimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yandan siyasetçi olarak kendi abidesini inşa ederken, bir yandan da birkaç dalda birden sanat üretmesi topluma ne söylüyor, ne öğretiyor?

Aklıma Ai Weiwei’in babasını getiriyor. Ünlü Çinli aktivist sanatçının babası da büyük bir sanatçıydı. Baba Ai, aslında Paris’te resim okumuş. Çin’e döndüğünde ressam olacağını düşünüyordu. Mao’nun çağdaşı bir muhalif olduğu için tutuklandı. Ve hapiste yağlıboya da yoktu. Tuval de. Ai, şiir yazmaya başladı. Onu ziyarete gelen eş dostla bu şiirler yayıldı. Ai hapisten çıktığında ünlü bir şairdi. Evet, galiba coğrafya bir kader. Ortak kaderler var. Ortak coğrafyalar var.

Zehra Doğan bir ressam olarak cezaevinde. Boyasını kendi üretiyor, resmini yapıyor. Ve bir direniş anlamı da taşıyan bu eserleriyle dünya çapında tanınır oldu. Zehra Doğan’ın sanat üretimini nasıl tarif edersiniz?

Çok etkileyici, çok trajik, çok feminist. Kendi kanıyla resim yapması, lüks, para ve güçle, bir bakıma şeytanla işbirliği yapan sanatın maskesini düşürür kuvvette. Hapishaneyi bir sanatçı stüdyosu kılması, bu yaşama ve üretme güdüsü karşısında etkilenmemek imkânsız. “Bir sanatçı atölyesi olarak hapishane” dedirtmesi bile çok devrimci değil mi?

Bir dönem Kürt gençleri radikal işlerle modern sanatı sarsıyordu. 2000’lerin başında modern sanatta handiyse bir Diyarbakır ya da Kürt ekolü oluşuyordu. Halil Altındere’nin işlerini hatırlıyorum mesela. Şimdi durum nedir?

Bu Diyarbakır ekolü aslında benim ortaya attığım bir tabirdi. Bu ister istemez dağıldı. Bu sanatçıların bazıları merkezi galerilerle çalışıyor. Bazılarının kendi galerisi var. Bazıları ülkeden gitmek zorunda kaldı. Bence toplu bir grup dilinden artık bahsedemeyiz. Bireysel tavırlar, pozisyonlardan bahsedebiliriz. Ama bunda da Diyarbakır izleri her zaman olacaktır. Olur.

Bir internet sitesi olarak kurduğunuz Sanatatak artık bir okul, etkili bir kurum oldu. Sanatatak ne yapar?

Her an her şeyi. Mühim olan atak olması… En önemli haber şu ki, bu çalışmalar incelendi, AB ülkeleri kültür merkezleri arasına katıldık. “Sanatatak kültür merkezi” olarak anılıyoruz o ağda. Bu çok heyecan verici bir gelişme. Pek çok işbirliğini getirecek şüphesiz. Bazı müzik organizasyonlarına soyunduk. Bazı müzisyenleri destekliyoruz. Müzikle ilgili etkinlikler hayal ediyoruz. Dijital gazete altı yaşında oldu. 4 kitabımız var. Bunlardan biri Vivet Kanetti Uluç’un son kitabı ‘Yonca Lana Feride’.

Bir Neşet Ertaş konseri yaptınız. Modern sanat ve plastik sanatlarla Neşet Ertaş’ın geleneksel müziğini nasıl bir araya getiriyorsunuz?

Kadıköy’deki mekânımızda bir Neşet Ertaş arşiv sergisi yaptık. Mahalleli o kadar çok sevdi ki anlatamam… Onun dışında nasıl bir araya getirdik? Aslında şöyle… Hem sergisini hem konserini yaparak…. Bir Neşet Ertaş anma konseri yapmayarak…. Onun üretimi, ‘abdal’ denilen geleneği üzerine düşünerek… Bu uğurda pek çok farklı müzikal deneyimi bir araya getirerek. Şimdi bienalde bir konser yapmaya hazırlanıyoruz. Heyecan dorukta…

Yakın arkadaşınız Döne Otyam’ın öncülük ettiği Mardin Bienali’nin kentin toplumsal yaşamına etkisini nasıl anlatırsınız?

Mardin Bienali, beşincisine hazırlanılıyor. Danışma kurulundayım. Döne Otyam’ın tutkusu, sevgisi, çalışkanlığı, Mardinlilerin bu işe inancıyla bugünlere gelindi. Bakın, Nezaket Ekici’nin Mardin Bienali’ndeki işi aklıma geldi. ‘Çeşme’ adlı bu işi ilk kez Berlin’de gerçekleştirmişti. Elbisesinde yer alan su keseciklerindeki suyu, farklı pozisyonlar alarak kovaya boşalttığında, sanat tarihinin erkek himayesindeki ‘çeşme’ olma görevini kadın bedenine yüklemişti. Ekici, bu performansı Mardin Bienali için tekrarlayınca performans yeni anlamlar kazandı, yeni anlamlara gebe oldu. İzleyicinin tepkisinin bunda büyük rolü vardı. Ve sonra medyanın… Vali ya da belediye yetkilileri gibi kentin yerli siyasileri, performansı baştan sona tepki vermeden izleseler de, yerel gazeteler yüzlerindeki belki biraz şaşkın ifadeyi kaydedip sansasyonel bir başlıkla duyurmakta gecikmeyecekti. Ardından medreseye böyle bir performansı yakıştırmayanlar, güncel sanatın dini değerleri aşağıladığını yazacaktı. Belki de “bir bienal kente ne katar” sorusunun yanıtı bu performans öncesi, sırası ve sonrasında yaşananlarda saklıydı.

Siyasi ve toplumsal parametreler değiştikçe performansın mahiyeti değiştiği gibi, kent tepki verdikçe ya da kentin halkına tepki yakıştırıldıkça kent de dönüşüyordu. O halde Ekici ve partnerleri, Çeşme’den her su fışkırttığında tam olarak neyi döküyorlardı medresenin havuzuna? İzleyicinin geleneksel olarak erkek olan sömürgeleştirici bakışını mı? Bu bakışı ele geçirmek o kadar kolay mıydı? Kadın bedeninden beklenen konvansiyonel jestlerle, erkeğe ait olduğu konusunda şüphe götürmeyen fışkırtma eylemini yan yana getiren performans, kışkırtmak istiyordu, evet. Ama kışkırtmak kolay mıydı, fena halde zevk almaya alışmış / alıştırılmış bu bakışı? Her türlü manipülatif beden imgesine alışkın İstanbul’da o bakış bir türlü ele gelmezdi. Ama Mardin gibi kendine, tarihine kapanmış, “güzel” bir kentte, bu bakışı kışkırtmaktan ziyade harekete geçirmek daha imkân dahilindeydi.

Kaynak: YENİ YAŞAM

İlginizi çekebilir