inanmak yeter mi? – ayşe düzkan

bir örgütü, örgütleri çeşitli biçimlerde, örneğin inançla da ayakta tutmak mümkün. ama işe yaramak için inandırıcı olmak, ikna etmek ve harekete geçirebilmek de gerekiyor.

güncel durumla, çeşitli gelişmelerle ilgili sol partilerin, sendikaların, konfederasyonların açıklamalarını siz de okuyorsunuzdur. bunların önemli bir kısmı hukuksuzlukları teşhir ediyor ve bugün gerçekleşen haksızlıkların hesabının sorulacağı vaadiyle bitiyor.

aslında bugün türkiye’de yaşayan herkes hukuksuzluğun farkında ve insanlar, bunu dert etmeyenler ve buna karşı nasıl mücadele edileceğini bilemeyenler olarak ikiye ayrılıyor bile diyebiliriz. yukarıda bahsettiğim metinlerde, neredeyse her zaman bunun örgütlü mücadeleyle mümkün olduğu söyleniyor. doğru ama tam olarak nasıl? sonra, o örgütün, herhangi bir örgütün mensubu olmak bunun için yeterli mi?

bugün rejime karşı en ufak bir direnç noktası bile çok değerli, mücadelenin yükselmiş olduğu yakın geçmişle, halkın kendi elleriyle ve kendisi için şekillendireceği bir geleceğin bağı o noktalarla kurulacak.

ama şunu da akılda tutmakta fayda var, bence. haksızlıkların hesabının bir gün sorulacağı fikri bir teselli ya da umut sunmuyor çünkü daha önce yapılan haksızlıkların çoğunun hesabı sorulmadı. ve sorulacak bile olsa, bu bugünkü hayatımızı değiştirmiyor. “intikam” belki yürekleri soğutur ama insanı mutlu etmez ve adalet bu değil. ayrıca insan, haklı olarak ömrüne sığacak değişimler de bekliyor.

diğer yandan, eğer ülkenin kaderinde bu kadar güçlü bir etkisi olan örgütlenmelerden söz ediyorsak, şimdiki gibi ağır bir yenilginin sorumluluğunu da üstlenmelerini bekleyebiliriz, değil mi? hedefler, ilkeler bir yana, eğer araçlarımız, yöntemlerimiz aynı kalacaksa, geleceğe şekil verebileceğimiz iddiası, resmi söylemin, vazgeçilmesi, sorgulanması kabul edilemez bir diskurun ötesinde ne anlam taşır?

bazı metinleri okuyunca, çoğumuzun içinden, “bu dediklerinize gerçekten inanıyor musunuz?” demek geçiyor. ama insan dediğimiz varlık her şeye inanabiliyor; bugün, bu ülkede bu gerçeği gayet açık biçimde gördüğümüz bir sınavdan geçiyoruz. mesele inanmak değil bence, inandırıcı olmak. aklınız, aklımız türkiye’de öngörülebilir bir geleceğin kendisini sosyalist olarak tanımlayanlar tarafından şekillendirilebileceğini alıyor mu? bu soruya olumlu cevap verebilmek için, en azından bugünün gerçekliği buna dönüşürken geçilecek merhaleleri tanımlamak gerekmez mi?

kulakları sola, emeğin ve ezilenlerin siyasetine, eşitlik ve özgürlük fikrine sağırlaşmış kesimlere sesimizi nasıl duyuracağız? daha önemlisi, bu sese kulak veren ama başarılı olma ihtimalini zayıf bulan, bu fikrini dillendirmekten, umutsuzluk yaymamak adına imtina edenlere, gücümüzün hangi dinamiklerle katlanacağını nasıl açıklayacağız?

biliyorum, bir örgüt sadece kendi dışındaki kesimleri etkilemeyi, onların fikirlerini değiştirmeyi hedeflemez. zaman zaman, esas hedefi mensuplarına bir faaliyet alanı sağlamak olan işler de yapabilir. bu da kimi zaman, başkalarına ulaştırılacak yani sokakta dağıtılacak, sosyal medyada paylaşılacak bir metin ortaya çıkartmak anlamına gelebilir. peki, sadece taraftarlarını heyecanlandırabilecek fakat kendi dışındakileri ikna etme ihtimali neredeyse hiç bulunmayan metinler üretmek ve bu metinlerin giderek sosyalizmi temsil eder hale gelmesi, şu zamanda kaldırılabilir bir lüks mü?

diğer yandan, bilgiyle yüklü makaleler, çok isabetli dünya tahlilleri, derinlikli marksizm okumaları görüyorum. siz de görüyorsunuzdur. ama onları üreten insanların da parçası olduğu ortak akıl/akıllar, zaman zaman, sol fikirlerle yeni tanışmış bir lise öğrencisinin üretebileceği metinlerle çıkıyor karşımıza. teori gündelik siyasete dönüşürken derinlik ve titizlik neden bu kadar seyreliyor? neden o akıl/akıllar, son derece sıradan, zaman zaman fırsatçılıktan öteye geçemeyen taktiklerle çıkıyor karşımıza?

resmi metinlerde gerçekliğin tamamının açıklanamayacağı fikri, esas olarak bazı şeylerin halktan gizlenmesi gerektiği, aksi halde hareketin/örgütün gözden düşeceği düşüncesine dayanıyor. bu bakış açısının herhangi bir demokrasi anlayışıyla alakasının olmadığını söylemeye gerek yok. ayrıca kendini övmeyen, hatalarıyla yüzleşen samimi bir metnin ikna edebileceği ve etkileyebileceği kişi sayısı hem daha fazla hem de bu insanların, heyecanla harekete geçecek olanlardan daha ileri ve kalıcı olacaklarına şüphe yok.

marx, tarihin düz bir çizgi olarak değil, helezon şeklinde ilerlediğini söylerken ne kadar haklıdır. medeniyet çizgisel ve mutlak biçimde ileri gitmez ama güncelin, eşitlik, özgürlük ve adalet açısından geçmişten bugünkü kadar geride olduğu dönemler de çok fazla değil. şunu hatırlamakta yarar var. sol siyaset, egemen sistemin dinamiklerini bu anlamda “ileri” götüren müdahalenin ta kendisi. ve bir bütün olarak bakıldığında, devrimler, zaferler, kazanımlar, başarılar kadar hatta belki bunlardan daha fazla hatalar, yenilgiler içeriyor.

yanılmak veya yetersizlik yanlış ya da ayıp değil bence. ama bununla yüzleşmemek fena çünkü sorgulamayı engelliyor. evet, zor dönemlerde ayakta kalmak çok önemli. ve bir örgütü, örgütleri çeşitli biçimlerde, örneğin inançla da ayakta tutmak mümkün. ama işe yaramak için inandırıcı olmak, ikna etmek ve harekete geçirebilmek de gerekiyor.

ve her şey bu kadar muğlakken habire önümüze çıkan o kendinden emin üslup, olması gerekeni geciktirmekten başka bir işe yaramıyor.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir