“İLKİNDE TRAJEDİ, İKİNCİSİNDE KOMEDİ OLUR…” (I) – Mustafa Durmuş

Sizce yaşamakta olduğumuz ekonomik krizden iktidar bloku ders çıkartmış mıdır? Buna uygun olarak son 15 yıldır izlenmekte olan sermaye/servet birikim modeli ve ekonomi politikalarından vaz geçilir mi? Sanmıyorum.

Öncelikle inkâr politikaları ekonomi alanında da işliyor ve krizin varlığı inkâr ediliyor. İkincisi şu ana kadar izlenen strateji ve politikalar en azından iktidar blokunun siyasal temsilcilerini ve ona destek veren sermaye kesimini öngörülemeyecek ölçüde zenginleştirdi, güçlendirdi, refahlarını ciddi olarak artırdı. Seçmen ise krizin ortaya çıkarttığı fatura ile yeni yeni tanışıyor. “Hanyayı Konya’yı anlaması” için 2019’un gelmesi gerek.

Bu nedenle de, bundan böyle iktidar bloku yoluna mevcut neo-liberal uygulamaları daha da derinleştirerek devam edecektir. Böyle bir gelişme benzer deneyim yaşamış ülkelerde de bu şekilde sonuçlandı.

Alternatifini gündeme getirecek ve dayatacak örgütlü bir sınıf hareketi ve bunun öznesi yaratılamadığı sürece gelişmelere egemen sınıfların ihtiyaçları ve tercihleri damgasını vuracak.

Zayıf bir toplumsal muhalefetin varlığında iktidar blokunun şu anki tercihi şu ana kadar uyguladıkları neo-liberal ve neo-muhafazakâr politikaları daha fazla otoriterleşerek daha da derinleştirmek gibi görünüyor.

Küreselleşme ve finansallaşma

1980 sonrası dönemin ABD gibi merkez ekonomiler açısından en önemli özelliği üretim ve finansın daha da küreselleştirilmesine imkân vermesiydi. Bu yolla üretimini daha ucuz işçiliğin olduğu ülkelere taşıyan uluslararası sermaye grupları kârlılıklarını ve böylece kârlarını yükseltmeyi ve sermaye birikimini sürdürmeyi sağlayabildiler.

Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse (1), Disney Grup “Ariel Bebek” adını verdikleri bir oyuncağı Çin’de işçi başına sadece 1 penny ödeyerek ürettiriyor ve perakende olarak örneğin İngiltere’de 34,99 pounda satabiliyor.

Artan finansallaşma ise sanayideki kârlılığın düşüşünü tersine çeviren çok önemli bir telafi edici mekanizma olarak iş gördü. 1980-82 dünya resesyonunun ardından yaşanan uzun süreli durgunluğa (stagnasyon) finansallaşma yanıt oldu.

Çünkü bankacılık- finans, sigorta ve emlak-gayrimenkul gibi alt parçalardan oluşan finans sektörü sırasıyla; sanayideki azalan kârlılığı restore etti ve reel sektörde elde edilen kârların değerlenebilmesi için ciddi imkânlar yarattı. Hem kendi sektöründe yeni istihdam yarattı, hem de varlık zenginleşmesiyle reel sektör için efektif talep oluşturdu. Menkul kıymetleştirme, CDO, CDS ve diğer türev araçlar gibi cazip finansal araçlar sunarak finansal seçkinlerin daha da zenginleşmesini sağladı (2).

Diğer taraftan finansallaşma 2008 finansal krizini tetiklerken, bu yeni finansal araçlar ABD’de 2000’lerin başlarındaki kredilerde yaşanan spekülatif patlamayı daha da derinleştirip, genişleterek krizin ABD’nin dışına yayılmasına yardımcı oldu (3).

Bir başka anlatımla kârlılık azalması 1980’lerden itibaren merkez ekonomilerde sona erdi, çünkü küreselleşme ve finansallaşma gibi karşılayıcı faktörler devreye girdi.

Özellikle de giderek derinleşen ve yaygınlaşan finansallaşma ile sermaye üretken sektörden (bu sektörde yeterli bir toparlanma olmadı) finansal sektör ve emlak gibi üretken olmayan sektörlere kaydı. Bunun sonucunda finansal kârlar patladı. Nitekim merkez ekonomilerde 1980’in başında yüzde 19’a kadar gerileyen kâr oranları 1997’de yüzde 25’e kadar yükseldi (4).

Türkiye ekonomisinin kriz dinamikleri

Türkiye ekonomisini krize sokan dinamikler merkez ekonomilerdekinden farklılık gösteren, kendi özgünlüğüne sahip dinamikler. Bunun nedeni Türkiye ekonomisinin emperyalist-kapitalist dünya sistemine eklemlenme biçimi.

Öyle ki geç kapitalistleşmiş, özünde yarı sömürge ülke koşullarını tam olarak ortadan kaldıramamış bir ülke olarak Türkiye, küresel sermaye hareketlerindeki büyük çaptaki dalgalanmaların, gidiş gelişlerin sonucunda, belirli aralıklarla krize giriyor. 2001 ve 2018 krizleri bunun somut örnekleri.

Ülke ekonomisini krize sokan dinamikleri anlayabilmek için kapitalizm altındaki “para-sermaye-yatırım-üretim” hareketlerini anlamak, daha doğrusu “sermaye çevrimlerine” bakmak gerekiyor. Bu çevrimler aşağıdaki gibi gerçekleşiyor:

[(M-C ). . …………….. (P) . . ……………… (C′-M′)]

                  ( 1. devre)                    (2. devre)                      (3. devre)

Yani (Para—–Meta)————(Üretim)——————(Daha fazla Meta—–Daha fazla Para).

Böylece para, sermayeye (önemli bir kısmı da sabit sermaye biçiminde yatırımlara) dönüşüyor. Diğer taraftan para, üretim sürecinde kullanılmazsa, yani ücretli emek sömürüsü gerçekleşmezse, sermayeye dönüşmesi mümkün olamıyor.

Eğer bu çevrimin aşamalarından birinde tıkanma oluşursa bu momentte kriz ortaya çıkıyor. Bu bağlamda sermaye çevriminin ilk devresinde, yani meta ve emek gücü satın alacak yeterli paranın-sermayenin bulunma devresinde ortaya çıkan kriz kendini “finans krizi” biçiminde gösteriyor.

Kısaca Türkiye sermaye birikim döngüsünün başında ihtiyaç duyduğu para sermayenin bir kısmını (en az üçte birini) dışarıdan getirmek durumunda. Bu kaynak gelmeyince, tam tersine diğer koşulların tetiklemesiyle para sermaye dışarıya çıkmaya başlayınca, ülke kendini “ödemeler bilançosu krizi”, “döviz krizi” ve sonuçta “finansal krizlerle” karşı karşıya buluyor.

Türkiye ekonomisinde yaşanmış olan kriz dönemlerinin ortak özelliği, krizin öncesinde büyüme hızı ve cari işlemler dengesi açığında önemli yükselişin gözlenmesi. Bu ortamda, sermaye çıkışları başlıyor ve bu çıkış ile tetiklenen döviz kurlarındaki yükseliş, ithalatta düşüşe, enflasyonda ve faiz oranlarında yükselişe yol açıyor. Daha sonra, imalat sanayi üretiminde daralma, ekonomide küçülme ve işsizlik oranında yükselme ortaya çıkıyor. Bu gelişmelerin etkisiyle, kronik olarak açık veren cari işlemler dengesinde önemli bir düzeltme gerçekleşiyor ve cari işlemler dengesi fazla veriyor (5).

Nitekim bu yılın üçüncü çeyreğinde, 5,1 milyar doları sıcak paradan, 12,6 milyar doları ise diğer sermaye kalemlerinden olmak üzere toplam 17,7 milyar dolarlık çıkış yaşandı. Sermaye çıkışlarının finansmanı için rezervlerde 9,1 milyar dolarlık azalış olurken, kaynağı belirsiz “net hata/noksan kaleminden” de 7,3 milyar dolarlık giriş oldu. Bu gelişmeler sonucunda, özellikle Ağustos ve Eylül aylarında döviz kurlarında önemli sıçrama gözlendi ve ortalama dolar kuru ikinci çeyreğe göre yüzde 28,6 oranında arttı. Dış finansman imkânlarındaki bu daralma, döviz kurlarında aşırı yükselişe yol açarken, ithalatta da, bir önceki çeyreğe göre, yüzde 16,2 oranında gerilemeye neden oldu. Bu gelişmeler sonucunda, 2018 yılı üçüncü çeyreğinde cari işlemler dengesi 1,3 milyar dolar fazla verdi (6).

Türkiye ‘Merkez Ekonomiler’in izlediği yolu izleyebilir mi?

Bu sorunun hem “hayır”, hem de “evet” denilebilecek iki parçalı yanıtı var. Hayır, çünkü Türkiye ekonomisinin (örneğin ABD’nin yaptığı gibi) sermayesinin bir kısmını Çin, Brezilya, Vietnam ve Hindistan gibi ülkelere taşıyarak oradaki ucuz işçilikten faydalanmak gibi kârlılık yükseltici operasyonlar yapabilmesi mümkün değil. Türkiye sermaye fazlası olan bir ülke değil. Yani o daha çok sermaye ithal eden bir biçimde sisteme entegre olmuş durumda.

Finans balonları şişirerek büyümek

Geriye, içerde bir yandan kemer sıkma politikaları uygularken, diğer yandan finansallaşmaya hız vermek kalıyor. Özellikle son iki yıldır emekçiler kemerlerini hem yüksek enflasyon, hem de yüksek vergi ve düşük ücretler biçiminde sıkıyorlar. Bir süredir ülkeyi yönetenlerin aklından geçen diğer çıkış yolu ise finansallaşmaya hız vermek.

Örneğin geçen yılın Mayıs ayında dönemin Başbakan Yardımcısı N. Canikli Bloomberg’e yaptığı açıklamalarda, ‘Banka Senedi’ adını verdiği bir uygulamayla bankalara bilançolarındaki kredi varlıkları üzerinden menkul kıymetleştirme yapılabilme imkânı tanınacağını ve bu menkul değerlerin T. Varlık Fonu ya da Merkez Bankası tarafından satın alınabileceğini söylemişti (7).

Yani bu uygulamayla bir tür “varlığa dayalı menkul kıymet (VDMK)” çıkarma furyası başlatılacak ve milyarlarca liralık menkul kıymet Merkez Bankası’nca (MB) satın alınarak (özellikle de KOİ projeleri) finanse edilmiş olacaktı.

Finansallaşma derinleştirilecek

Bugünlerde bu konu tekrar ısıtılarak gündeme getirildi. Menkul kıymetleştirme operasyonu bir BDDK kararı ile Türkiye Bankalar Birliği ile katılım bankalarına 21 Kasım 2018 tarihinde duyuruldu. İki gün sonra Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) 23 Kasım tarihli bülteniyle önemli bir karar açıkladı.

Buna göre T. Kalkınma ve Yatırım Bankası’nın bünyesindeki Varlık Finansman Fonu’na (VFK) 3 milyar 250 milyon lira tutarında “varlığa dayalı menkul kıymet (VDMK)” ihraç yetkisi verildi. Ticari bankalar (özellikle de kamu bankaları), başta konut kredisi olarak verdikleri krediler olmak üzere, piyasaya verdikleri kredileri esas alarak çıkardıkları ipotek teminatlı menkul kıymetleri bu VDMK ile değiştirebilecekler.

Bu VDMK’lerin sermaye yeterlik oranı hesabındaki risk oranı (BDDK’nın aynı kararıyla) sıfıra indirildiğinden, tıpkı Hazine bonosu ve tahvilleri (DİBS) gibi bu kâğıtlar Merkez Bankası tarafından teminat olarak kabul edilecekler. Bu imkan özellikle de kamu bankalarının elini rahatlatacak zira Merkez Bankası’nda teminat olarak tuttukları Hazine kâğıtları ile bu VDMK’leri değiştirecekler ve böylece Hazine kâğıtlarını ya Hazineye geri satarak ya da BİST’te satarak nakde çevirebilecekler. Yani daha fazla kredi verme imkânına kavuşacaklar (8).

Nesnel koşulların zorlayıcılığı

Kapitalizmin işleyişine hâkim olan ekonomi politik yasalar nesneldir, yani bu yasalar sosyal sınıfların ya da bireylerin iradelerine rağmen işlerler. Bu nedenle de böyle bir birikim modeli sürdüren iktidarların sözde faiz ya da spekülatif finans sermayesi karşıtlıkları sadece seçmenin gönlünü almaya dönük söylemlerle sınırlı kalır. Günün sonunda iktidarlar finansallaşma gibi çözümlere yönelmek zorunda kalırlar. İktidarın karşı karşıya bulunduğu durum tam da budur.

Türkiye’deki iktidar blokunu da bu yola iten asıl neden (özellikle de 2016 yılından bu yana) ekonominin kendi iç dinamikleriyle değil, yabancı kaynaklarla ve içerde Kredi Garanti Fonu’nca desteklenen iç kredi genişlemesiyle büyütülmesine dayalı stratejisinin artık işlemekte zorlanması.

Çünkü bu stratejideki değirmenin suyu olan uluslararası sermaye hareketleri bu yılın başlarından itibaren tersine dönmeye başladı. “Yükselen ekonomilere” doğru olan sermaye akımları azaldı, hatta başta Türkiye gibi ülkeler olmak üzere bu ülkelerden sermaye çıkışları arttı.

Böylece bu yılın ikinci yarısından itibaren başlayan ekonomik küçülme 2019 yılının tamamında devam edecek gibi görünüyor. Uluslararası kuruluşların gelecek yıla ilişkin en iyimser büyüme tahmini binde 5 ile yüzde 1 arasında değişiyor ki daha içerden tahminler en az bu yılın net küçülmeyle (eksi büyüme) sonuçlanacağı yönünde.

Böyle derin bir ekonomik krizin sadece ekonomik ve sosyal değil, siyasal sonuçlarının olacağını ülkeyi yönetenler de tahmin edebiliyorlar. “Denize düşenin yılana sarılması” gibi ekonomiyi balonlarla büyüterek, ekonomik canlılık yaratma politikalarına yönelmeleri de bu öngörünün bir sonucu.

09 Aralık 2018

Mustafa Durmuş

devam edecek (yarın: Kredi kurumasına karşı menkul kıymetleştirme çözüm olacak mı?)…

 

(1) Gethin Chamberlain, “Revealed: Disney’s £35 Ariel doll earns a Chinese worker 1p”, https://www.theguardian.com/global-development (6 December 2018).

(2) Harry Magdoff, “Monopoly Capital” (review), Economic Development and Cultural Change, Vol.16, Nr.1 (October), s. 148.

(3) Tony Norfield, “Derivatives and Capitalist Markets: The Speculative Heart of Capital”, World in Crisis, 2018.

(4) Michael Roberts, “The US rate of profit in 2017”, https://thenextrecession.wordpress.com/2018/11/02/the-us-rate-of-profit-in-2017.

(5) Zafer Yükseler, “Türkiye’de cari işlemler dengesi fazlası ve olası etkiler (Kriz dönemleri ile karşılaştırma)”, (Aralık 2018), s. 2.

(6) Agm.,s. 12.

(7) Mustafa Durmuş, “Finans kapital ve büyük inşaat şirketleri teşvike doymuyor”, Kriz Darbe Savaş Kıskacında Türkiye Ekonomisi, İmge Kitabevi Yayıncılık, Ocak 2018, s. 201-218.

(8) https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/cgdem-toker/ekonomye-buyuk-operasyon-2763801 (28 Kasım 2018).

İlginizi çekebilir