‘İlk 500 tutkusu’ (3): Başka dünyaların akademileri…

Bu hafta çok hoş gelişmeler yaşandı akademik dünyada. Bir rektör ipin ucunu birazcık kaçırıp devlet başkanına itaatin farz olduğunu söyleyiverdi. Harika. Çok sayıda imzacı akademisyeni atan bir diğer üniversitenin doçenti ise rüyasında sık sık Allah’ı ve Hz. Peygamber’i gördüğünü iddia etti TRT’de. Şahane. Türkiye’de bilimin ve üniversitelerin geleceği açısından umut verici gelişmeler bunlar. Zevkle, severek, takdir ederek izliyorum, izliyoruz.

Hadi şimdi sanki başka evrende yaşıyormuşuz gibi, yine ‘ilk 500 ve akademi’ hakkındaki sohbete devam edelim! Bu kez yazıya hemen yukarıdaki cümlede geçen “Sanki başka evrende yaşıyormuş gibi” ifadesiyle başlamak istiyorum.

Türkiye’de ‘seçkin’ akademideki bir kesimin anormalliklerinden biri de, üniversite ve genel olarak akademi hakkında konuşurken, sanki yaşadıkları yer Türkiye değilmiş gibi davranmaktaki ısrarları. Türkiye’nin hâlinden bağımsız üniversite tartışması yapılabilir mi? Yapıyorlar ama. Yapabiliyorlar. Hiç bir kötülük, hiç bir işkence, hiç bir felaket, hiç bir suç bu insanları ilgilendirmiyor. Varsa yoksa bilim, misyon, vizyon!

Bugünün üniversite/akademi anlayışı, yıllar önce tanık olduğum ve artık yalnızca ‘gülümsemeye’ neden olandan çok farklı. Ne yazık ki gözünü halihazırdaki akademik ilişkiler içinde açan genç meslektaşlar, üniversiteyi böyle bir yer zannediyor. Oysa değil. Ya da, olmak zorunda değil.

Şu anda üniversitede çalışan tanıdıklarımın neredeyse tümü yaptığı işten nefret eder halde. Geçenlerde bir anayasacı arkadaşım, “Biraz kaynağım olsaydı bir saat dahi durmazdım”dedi. Bu sözlerin sahibi yıllar önce akademiye aşkla başlamış yetenekli biri. Demek ki derin bir mutsuzluk söz konusu. Mutsuzluğun muhtelif nedenleri var kuşkusuz.

İlk iki yazıda altını çizmeye çalıştığım yayın baskısı ve endekslere bağlı makale saplantısı illallah dedirtmiş durumda. Üniversiteler‘yazı’ değil ‘skor’ peşinde. Oysa çok yazıp/konuşup hiç bir şey söylememek mümkündür (hatta akademide bu işin profesyonelleri vardır!). Az yazıp çok şey söylemek de. Israrla: Önemli olan hangi konuda ve nitelikte yazdığınızdır, hangi sayıda ve dilde yazdığınız değil. Ancak yeni üniversite mantığı skor zenginliğine dayanıyor. Bundan elli yıl önce hocalık yapmış ve kendi alanının kurucusu sayılan çok değerli isimler bugünün üniversitelerinde iş bulamayabilirdi.

Her akademisyen (bırakın içeriği bir yana) çok yazmak zorunda değil. Daha doğrusu, akademinin ayırt edici özelliği bu olamaz. Olmamalı. Çok az yazan, şahane hocalar vardır. Kimi insanlar varlıklarıyla değerlidir. Tecrübeleriyle. Kimileri yazılarıyla değil, entelektüel birikimleriyle yararlı olur kuruma ve öğrenciye. Üniversiteden söz ediyorum, bir kurumdan. Kurumları ‘kurum’yapan insanlar var. Tabii eğer söz konusu niteliklerin hiç biri yoksa, ezcümle ‘yaralı parmağa işemiyorsa’ o akademisyenin kurumda bulunması kamu kaynaklarının israfı anlamına gelir.

Ayrıca, derse girenlerin kürsüde nasıl ‘durduğu’ önemli. Hocaların kaç saat ve kaç öğrenciye ders verdiğinden çok, o dersi nasıl anlattığıdır kritik olan. Üniversite kurumu ‘hocalık’vasfından ayrı düşünülemez. Yüzlerce, binlerce genç insanla karşı karşıyasınız. Meslek açısından çok kritik bir nitelik bu. Örneğin beni (bizi) birinci sınıfta Mümtaz Soysal’ın dersinde çarpan şey Soysal’ın hocalığıydı. Anlatılır gibi değildi. Mümtaz Hoca’nın yazdıklarını daha sonra okuyup akademik değerini anladım.

Bazı hocalardan ise nefret ederdim. Hocalık yapamadıkları gibi, bana kalırsa düşünemiyorlardı da. Örneğin yine birinci sınıfta ‘Hukuka Giriş’ dersi aldığım hocanın aptal olduğundan emindim. Hâlâ aynı kanıdayım! Bize haftalarca ‘hukuk’ kavramları anlattı, ancak neden anlattığını anlatmadı! Muhtemelen o da bilmiyordu! Hukuk kavramları ve tartışmasının önemini/değerini, mezun olduktan sonra fark ettim. O hocanın kaç yayın yaptığının ne önemi var?!

Kürsü, duruş, anlatılanın içeriği, öğrenciye yönelik tavır vs. yaşamsaldır. Bunları herhangi bir endeks ölçemez! Akademi söz konusu niteliklerin tümüdür.

Yayın baskısı altındaki akademisyenler -elbette heveslilerinden söz ediyorum- istedikleri değil, mecbur kaldıkları konuları çalışmak zorundalar. Sürekli bir şeyler yayınlamak gerekliliğini düşünürseniz, istediğiniz ve belki de çok zaman alacak çalışmaları yapmak zorlaşır, imkânsızlaşır. Bir de buna akademisyenlere monte edilen ve yaptıkları iş oranında gelir elde etmelerini sağlayan sayaçları eklersek… Tabii ben ‘sayaç’(‘yayınmetre’ de olabilir!) diyorum, resmi olarak ‘performans’adı veriliyor!

Yayınlar ‘perakende’ yapılmıyor her zaman. Artık bir ‘projenin’parçası olmak çok muteber. Projeler puan ve prestij sağlıyor. Biraz da para. Bazen çok para. Kimi zaman daha da çok para. Proje konusu yeni akademinin en netameli konularından. Bundan çeyrek yüzyıl önce benim çalıştığım kurumda ‘proje’ sözcüğü küfür gibi bir şeydi. Biraz abartılı bir durum olduğunu kabul edebilirim ancak bunun az çok mantığı da vardı:

Bir çalışma için diğerlerinden farklı finansmana gereksinim olabilir. Örneğin bilmem kaç şehri gezeceksiniz ve görüşme yapacaksınız vs. Bunu cüzdanınızla karşılamak çok güç. Burada iki temel soru yöneltilebilir: İhtiyaç duyulan kaynağı kim karşılayacak ve kaynak ile çalışmanız arasında nasıl ilişki olacak? Türkçesi: Bilimsel çalışma yapılacaksa, finansman kaynağı o çalışmanın ‘bilimsel niteliğine’ halel getirecek mi? Meşhur‘üniversite-sanayi işbirliği konusu da’ bu bağlamda düşünülmeli. Düşünülüyor da zaten! Projelerin ulusal mı, kurumsal mı, uluslararası mı olup olmadığı belirleyici.

Dolayısıyla, sanırım eleştirilmesi gereken bazı akademik çalışmalar için ‘gerekli olan’ kaynak arayışı değil de, projenin kendisini hedef haline getirmek. Türkiye’de ‘yaygınlaşan’ durum bu ne yazık ki: Amaç ve kazanç kapısı olarak projecilik. Ayrıca artık pek sorgulanan değil, aksine teşvik edilen bir ‘ilkeye’dönüşmüş durumda.

Hadi biraz daha Türkçe yazayım değerli okur, ne siz yorulun şu cümlelerle daha fazla, ne ben helâk olayım: Popülerleşen ve doğrusu ‘bilim’ ile ilişkisi pek zayıf olan ‘projecilik’işinde ‘güzel’ para var! Bir yerde güzel para varsa orada şebekeler vardır. Haliyle öyle herkese ballı börek yedirmezler. Şebeke üyeleri birbirini sever, sayar, kollar.

Bak böyle yazınca rahatladım vallahi. Ne öyle, lafı evir çevir…

Konu çok uzun, günlerce konuşsak bitmez! Bir sonraki yazı kısa ve son olsun artık.

İlk paragrafta hatırlattığım malum rektör “Biat etmek farzdır” deyip istifaya zorlanınca ‘YÖK’ün yayınladığı’ gerek dil gerekse içerik açısından çok hoş ve eğlenceli bir ‘fıkra’ ile (olabildiğince anlaşılır hâle getirerek) bitirmek isterim yazıyı:

“…Bu vesileyle (‘nedenle/bahaneyle/olanakla’) akademi camiamızdaki (‘topluluk’) bütün değerli hocalarımızın ve bilhassa (‘özellikle’) karar alma mevkilerinde (‘yer/konum’) bulunan sayın idarecilerimizin söz ve fiillerinin ölçülü, makul, ilmi (‘bilimsel’) çerçevede ve toplumun hassasiyetlerini (‘duyarlılık’) gözetir şekilde olmasına azami (‘en yüksek’) dikkat göstermelerinin ehemmiyeti (‘önem’) bir kez daha ortaya çıkmıştır…”

Muhterem (‘sayın’!) okur, akademide ve akademinin idaresinde ilmi çerçeve, bilhassa ehemmiyetli…

 

 

Kaynak :Diken

İlginizi çekebilir