Freud’un dediği gibi her inkâr, bastırılan şeyin varlığını açığa çıkarır, kabul edilmesini değil. İnkârla birlikte düşünce kendisini sorumluluktan azade ederek tahkim etmeye kalkışır.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı (Arşiv)

6 Kasım’da Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde başlayan Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 27. Taraflar Konferansı (COP27) sona erdi.

Her uluslararası etkinliğin hazırlığından alışık olduğumuz üzere mega projelerin, aylar öncesinden şehirde yaşanan inşaat, hafriyat, yıkım ve restorasyon hareketliliğin gölgesinde başlayan Konferans, Mısır devletinin giderek artan şiddet kullanımı, engelleyici ve baskıcı uygulamaları, türlü hak ihlallerinin gölgesinde başladı ve bitti.

Dahası, iklim aktivistlerinin taraf ülkelerinin emisyon azaltma hedeflerinin gezegendeki ekolojik yıkımı durdurmaktan hayli uzak olması, ülkelerin ulusal niyet katkı beyanlarında “artıştan azaltım” perspektifinden vazgeçmemesi, fosil yakıt endüstrisinin COP27’e bir önceki seneye kıyasla yüzde 25 daha fazla temsilciyle boy göstermiş olması, Konferansın dönüştürücü potansiyeline dair umutların hızla yerle bir olmasına neden oldu.[1]

Doymak için inkâr etmek zorunda mıyız?

Ancak COP27’yi siyaset ve ekonominin cılız bir kenar süsüne dönüştüren, maalesef yalnızca fosil yakıt endüstrisinin iklim müzakerelerinde artan ağırlığı, görünürlüğü ve çıkarları değil. Gıda üretiminin iklim krizindeki payı da, tedarik zincirlerinin neden olduğu sera gazı emisyonları da  COP27’de tüm Taraf ülkelerin sessizce yok saydığı, inkâr etmeyi sürdürdürdüğü konuların başında geliyor.

İnkâr diyoruz ama inkârın da farklı biçimleri, elli tane olmasa da siyasete ve pratiklerimize damgasını vuran birkaç farklı tonu var. Freud’un tanımına göre, inkâr da yansıtma (projection) ve bastırma (repression) gibi bir savunma mekanizması. Rahatsız edici olgulara ilişkin farkındalığı ve farkındalıktan doğabilecek sorumluluğu ve suçluluğu reddetmeyi hedefleyen bir süreç.

Doğrudan inkâr, tespit etmesi, etik-politik oryantasyonunu, çıkarlar ve eğilimler spektrumunda pozisyonunu tayin etmesi en kolay inkâr türü. İklim krizinin, Covid-19 pandemisinin, hatta savaşların komplo teorisinden ibaret olduğunu, gerçekte olmadığını ya da bazı güç odaklarının çıkarları uğruna abartıldığını düşünenler hâlâ var.

Yarasa değil pırasa ye’ler, yargılanacaksın Bill Gates’ler, dünyayı yedi aile yönetiyor’lar, büyük resmin kodlarını çözen yerli ve milli hakikat simsarları, dünyanın dört bir yanında varlar, var olmayı, etki yaratmayı, sinik kayıtsızlıklarıyla çıkarlarını korumayı ısrarla sürdürecekler.

Tespit etmesi, anlaması ve konumlandırması biraz daha güç olan, üstü kapalı, örtük inkâr. Doğrudan inkârın mümkün (ya da cool) olmadığı durumlarda, sorumluluk topunu taca atarak, hedef saptırıp, konuyu çarpıtıp, lafı dolandırıp mevzuyu sulandırıp, önemsizleştirip itibarsızlaştırarak şöyle bir değinivermek.

Freud’un dediği gibi her inkâr, bastırılan şeyin varlığını açığa çıkarır, kabul edilmesini değil. İnkârla birlikte düşünce kendisini sorumluluktan azade ederek tahkim etmeye kalkışır.

Tam olarak neyin inkârına tanık oluyoruz?

Et endüstrisinin iklim krizindeki payını reddedip inkâr etmek faydasız. Artık iklim afetleriyle kavrulan dünyada, yemek için hayvan öldürmenin başta acı içinde yaşayıp öldürülen hayvanlara, sonra da tüm doğaya ve canlıları zincirleme tepkilerle büyük hasarlar verdiğini biliyoruz.

İklim krizini inkâr, “iklim krizi yoktur” diyerek olmak zorunda değil. İklim krizine neden olan özgün süreçlerin, üretim modellerinin, tetikleyicilerin ve etkenleri yok saymak, inkârların en kuvvetlis.

İşlerin “aynı tas aynı hamam” devam etmesini sağlayan en önemli meşrulaştırma araçlarından biri. Bir sorunun varlığını değillemek yerine, basitçe gözünü kapatmak. Görmemek, görmek istememek.

Ne yediğimiz, yediğimizi nasıl ürettiğimiz önemli

Oysa iklim krizine neden olan sera gazı emisyonlarının en büyük bölümünü enerji üretimi oluştururken, ikinci sırada (8 milyar metrik ton CO2 eşdeğeri ile) tarımdan kaynaklanan emisyonlar geliyor.

Enerji üretiminin neden olduğu sera gazı emisyonları, toplam emisyonların yüzde 25’ini oluşturuyor. Tarımdan kaynaklanan emisyonların toplam sera gazı emisyonlarına oranı ise, yüzde 24.

Bir başka deyişle, iklim kriziyle mücadelede ve iklim adaleti siyaseti için, enerjiyi nasıl ürettiğimiz kadar önemli bir diğer dinamik de, ne yediğimiz ve yediklerimizi nasıl, nerede, hangi emek koşulları içinden, ve çevresel maliyetlerle ürettiğimiz.

Fosil yakıtlar, özellikle kömür, iklim krizine karşı siyasetin temelini oluştururken, tarımdan kaynaklı emisyonları ne kadar az duyuyoruz değil mi? Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayanacak alternatif enerji üretimine, adil geçişe ilişkin arayışlar iklim krizine karşı geliştirilen ekoloji siyasetine damgasını vuruyor.

Oysa tarımsal üretimden kaynaklanan sera gazı emisyonlarını ise, enerji üretiminden kaynaklanan emisyonlara neredeyse denk olmalarına rağmen, ne kadar az duyuyoruz, değil mi?

Görsel: Dünyada primatların yoğun olarak yaşadığı Sumatra’da tarım arazisine dönüştürülen ormanlar. (Foto: W.F. Laurence, Kaynak: www.independent.co.uk)

Tarımsal üretimden kaynaklanan emisyonların bu denli fazla olmasının iki nedeni var. Ve bu iki neden de birbirine bağlı: Birincisi, giderek artan bir hızda ormanların yok edilip tarım arazilerine dönüşmesi. İkincisi, tarımsal üretimin endüstriyel hayvancılıkla entegre biçimde örgütlenmesi.

Bu ikili yapının, iklim bilimindeki, iklim müzakerelerinde, siyasetin dilindeki karşılığı ise “arazi kullanım ilişkileri”. Bu berbat hüsnütabir, yeryüzüyle ilişkimizi şekillendiren üç temel faaliyeti kapsıyor: Tarımsal üretim, ormancılık faaliyetleri ve arazi kullanımına ilişkin diğer faaliyetler.

Et endüstrisi, fabrika çiftçiliği ya da endüstriyel tarım

“Diğer faaliyetler” gibi muğlak bir ifadenin arkasında gizlenen bir endüstri. Hem de, milyarlarca hayvanın acı içinde yaşamasına ve ölmesine neden olan, kelimenin tam anlamıyla hayvanların kanıyla, canıyla büyüyen, onların sefaletiyle sermayesini artıran, emsalsiz su tüketimiyle kuraklık tehlikesindeki gezegenin son kalan su rezervlerini yok eden, rakipsiz karbon ayakiziyle iklim krizindeki, ekolojik yıkım ve toprak, hava, su kirliliğindeki rolüne rağmen büyümeyi ve kâr marjını artırmayı sürdüren bir endüstri: Et endüstrisi.Sektörel karşılıklarıyla söyleyecek olursak, fabrika çiftçiliği (factory farming) ya da endüstriyel tarım.

Yemek için hayvan öldürmenin endüstriyelleşmiş halinden söz ediyoruz. Tarımsal üretimi de hem niteliksel hem de niceliksel olarak dönüştüren bu endüstri, sera gazı emisyonlarında fosil yakıt kullanımından hemen sonra geliyor.

Yalnızca hayvanların değil, tüm türlerin, yeryüzünü paylaştığımız canlı ve cansız tüm bileşenlerin yaşamına kastediyor. Et sermayesi, küresel ölçekte faaliyet gösteren et üretim ve dağıtım şirketleri, her yıl on milyarlarca (evet, yanlış okumadınız, on milyarlarca) hayvanın sefaletiyle kârını artırırken, ormanlar küçülüyor. Eti için öldürülecek hayvan sayısı her yıl arttıkça, artan yem ihtiyacını karşılamak için ormanları yem ekilecek tarım alanlarına dönüştürülüyor.

Görsel kaynak: https://www.nathanwatkinsdesign.com/  (Türkçeleştirip uyarlayan: Mine Yıldırım)

Tüm dünyadaki ekilebilir arazilerin yüzde 30’u bugün yem üretimine ayrılmış durumda. İnsanların tüketebileceği tarım ürünlerinin ekilebileceği araziler ise, toplam ekilebilir arazilerin yalnızca yüzde 10’una karşılık geliyor.

Evet, yanlış okumuyorsunuz, insan nüfusunun artması ve artan nüfusa gıda tedarik etme gerekçesiyle büyüyen et endüstrisi için, tarımsal üretimi artırıyoruz.

Ekilebilir arazilerin giderek daha büyük bir kısmını yem endüstrisinin devlerine, ulusötesi gıda kartellerine tahsis ediyoruz. Oysa, o arazilere ektiğimiz bitkilerle doğrudan insan nüfusunu besleyebiliriz.

Peki ama neden olamıyor bu? Neden önce hayvanları fabrikalaşmış çiftliklere kapatıyoruz, kapattığımız hayvanları beslemek için yem endüstrisini teşviklerle büyütüyoruz? Sonra da, tarım arazilerini ve ormanları yem endüstrisine feda ediyoruz. Sonuçta da ürettiğimiz yemle beslenen hayvanları kesip yiyoruz. Bunu da artan gıda ihtiyacıyla açıklıyoruz.

Her inkâr duygusal, sembolik, maddi bir ekonomiyi, mümkünse tümünü birden besler. Hangi tekil ve toplumsal arzularımız, arayışlarımız, hüsranlarımız besleniyor? Yoksa beslenen biz değiliz de, doğayı yok ederken büyüyen gıda sermayesi, özellikle de et endüstrisi mi?

Yalnızca hayvan hakları savunucularına ya da iklim krizine karşı mücadele edenlere değil, tüm insanlığa, hepimize biraz güç gerekiyor. Gıda tekellerinin, et sermayesinin beslediği böylesi bir inkârı reddetme gücü. Bu denli irrasyonel ve israf dolu bir sektörü beslemeyi bırakacağımız gün, doymak için hayvan öldürmek zorunda olmadığımızı da anlayacağız.

Yarın: Tarıma yer açmak için ormanları yok etmek


[1] COP27 Üst Düzey Liderler Zirvesi’nde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un açıkladığı güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanına ilişkin İstanbul Politikalar Merkezi İklim Direktörü Ümit Şahin’in yorumları için bkz. https://yesilgazete.org/cop27-umit-sahin-turkiyenin-acikladigi-azaltim-degil-artis-hedefi/

Mine Yıldırım

Kadir Has Üniversitesi, Misafir Öğretim Üyesi. Hayvan hakları araştırmacısı. İklim adaleti, ekoloji ve hayvan özgürlüğü savunucusu. Doktorasını The New School for Social Research’te (New York, ABD) “İhtimam ile Şiddet Arasında: İstanbul’un Sokak Köpekleri” başlıklı doktora teziyle siyaset bilimi alanında aldı.Şu anda Kadir Has Üniversitesinde iklim krizi, iklim adaleti, hayvan hakları, yaban hayatı, kentsel dayanıklılık, politik ekoloji, türlerarası ilişkiler ve etnografik yöntem üzerine dersler veriyor, araştırmalar yürütüyor. Araştırma odaklı hayvan hakları savunuculuğu yürüten Dört Ayaklı Şehir topluluğunun koordinatörü. Kuzey Ormanları Savunması aktivisti, Kuzey Ormanları Araştırma Derneği ve Hayvanlara Adalet Derneğinin de kurucu ve aktif üyesi.

Kaynak: Bianet

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…